Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Vehimleri İzale

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Ne kadar şeffaf hareket edilirse edilsin, koyu bir önyargı ve şartlanmışlık içinde bulunan kimselerin, gönüllüler hareketi hakkında “gizli ajandaları var” türünden vehimleri izale olmuyor. Bu mevzudaki mütalaalarınızı ve bu konuda adanmış ruhlara düşen sorumlulukları lütfeder misiniz?

Cevap: Umumi mânâda bakıldığında, derecesine göre, hemen bütün yeryüzünde çok ciddi seviyede, kronik çapta bir paranoya yaşandığı ve hemen her şeyden şüphe ve endişe duyulduğu görülmektedir. Hatta bazı yerlerde yaşanan paranoyanın, cinnet seviyesine ulaştığı söylenebilir. Hz. Pir’in yaklaşımıyla imkânât, vukuat yerine konuyor, daha sonra da bu imkânât üzerinden insanlar hakkında hükümler kesilip biçiliyor. Hatırlayacağınız üzere, Üstad Hazretleri, mahkemede karşısına çıkarılan asılsız isnat ve ithamlara mukabil bu hususa dikkat çekiyor; mahkeme hâkimi ve savcısının da bir cinayet işlemelerinin ihtimal dâhilinde olduğunu ve eğer ihtimallere göre insanlar derdest edilip istintaka tabi tutulacaklarsa, onların da mahkemeye çıkarılmaları gerektiğini ifade ediyor.

Evet, ihtimaller üzerine hüküm bina edip insanların geleceklerine dair bir kısım kurgular oluşturmak ve böylece halihazırdaki durumları itibarıyla onları potansiyel suçlu gibi göstermek ancak bir cinnet ifadesi olabilir. Fakat neylersin ki, dünyada işte böyle bir cinnet yaşanıyor. Dolayısıyla böylesine cinnet yaşayan insanlara, kendinizi anlatabilmeniz bir hayli zordur. Bu sebeple, öncelikle bu realiteyi kabul etmek gerekir. Daha sonra da ümitsizliğe kapılmadan, bıkkınlık göstermeden hüsn-ü niyetinizi, ileriye matuf hiçbir hesabınızın ve gizli ajandalarınızın bulunmadığını söz ve beyanlarınızla, tavır ve davranışlarınızla her fırsatta ifade edip ortaya koymalısınız. Evet, bizim ajandalarımızda ne gizli hesaplarımız ne de ileriye matuf herhangi bir planımız yoktur, olamaz. Şuna buna müdahale etme, bir şeyleri değiştirme gibi heva u heves peşinde koşma bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fersah fersah uzaktır. Ben öyle zannediyorum ki, değil hayatını bu işe vakfetmiş, onun göbeğinde bulunan insanların rüyalarına; kenarından köşesinden gönüllüler hareketiyle münasebet tesis etmiş bulunan insanların rüyalarına dahi, böyle bir arzu misafir olmamıştır. Bu sebeple adanmış ruhlara, kendilerine isnat edilen şeyleri söylediğinizde, “Allah Allah! Siz neden bahsediyorsunuz ki!?” deyip, şaşkınlıkla saf saf yüzünüze bakacaklardır. Evet, onların hayal ve rüyalarında dahi, paranoya kaynaklı bu tür kurgular söz konusu değildir.

“Allah’a Karşı Bende Ne Vefasızlık Gördünüz ki”

Hakkın rızasını en büyük hedef bilenler daha başta dünyanın en pahalı şeyine talip olmuşlardır ve bu sebeple onlar bu gaye-i hayali peyleme istikametinde bütün ömürlerini tüketseler yine de bunu az görürler. Bu gaye-i hayale ulaşabilmek için de i’lâ-yı kelimetullah yolunda koşturup durmayı ve nam-ı celîl-i ilâhînin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasını sağlama istikametinde çalışıp çabalamayı en büyük bir vesile bilirler. Bilhassa günümüzde dinin doğru şekilde anlaşılmasını sağlama, yanlış ve çarpık yorumların önüne geçme, onları tashih etme bu mevzuda ayrı bir önem arz etmektedir. Evet, din adına hayırlı bir iş yaptığını zannedip şiddete başvuran, kan döken insanların tavır ve davranışlarının yanlış olduğunu anlatma, silm u selamet kökünden gelen İslam’ın gerçek hüviyetini ortaya koyma Allah rızasını tahsil etmenin en elverişli, en kestirme yollarından biridir. İşte günümüzde inanan gönüller olarak bizler, Rabbimizin rızasına ulaşmak için karınca kararınca böyle bir güzergâhı kullanma niyet ve gayretinde bulunuyoruz. Bu sebeple, doğru olan, doğruluk emriyle gelen ve doğruluğu telkin eden İslamiyet’in doğru anlaşılması istikametinde gayret sarf ediyor; onun evrenselliğini, bütün insanlığı kucaklayıcılığını gönüllere duyurmaya çalışıyoruz. Bu arada, değişik anlayış, dünya görüşü ve hayat felsefesine sahip insanlar arasında bir uzlaşma ortamı oluşturma ve böylece farklı kültür ve anlayıştaki insanlarla da paylaşabileceğimiz müşterek hususların bulunduğunu ortaya koyma gayretindeyiz.

Şimdi siz ifade etmeye çalıştığımız bu yüce hakikatlere teşneyseniz, hayatınızı buna vakfetmişseniz, bunu bir adanmışlık şeklinde yerine getiriyorsanız, “şuna talipler, buna talipler” diye ileri sürülenler karşısında şaşırır kalır ve onlara talip olmayı tenezzül sayarsınız. Hatta kanaatimce günümüzde, adanmış ruhların samimi gayretlerle ortaya koyduğu bu kıymetli hizmet, (doğrudan doğruya iman hizmeti olması ve gönülleri hedeflemesi itibarıyla) İstanbul’un fethinin dahi on katı üstünde bir vazifedir. Bu sebeple, bana deseler ki: “Sen, bu arkadaşlar içinde, bugünkü hizmet anlayışından, duygu ve düşüncelerinden sıyrılırsan, Kanuni Sultan Süleyman’ın bile gidip geriye döndüğü Viyana’nın anahtarlarını sana vereceğiz.” Ben onlara karşı: “Allah aşkına siz, bende Rabbime karşı ne vefasızlık gördünüz ki, beni böyle bir tenezzüle çağırıyorsunuz” derim. Evet, biz Allah’ın rızasına talip olmuşuz. Bu sebeple biz, bizim için önemli birer sermaye olan aklımızı, fikrimizi, düşüncelerimizi, hissiyatımızı, muhakememizi, mantığımızı Allah’ın bir kere vermiş olduğu hayatı değerlendirme mevzuunda kullanmaya çalışıyoruz. İşte bu düşünceler kanaat-i acizanemce, herkesin vird-i zebanı olmalıdır. Evet, her fırsatta, her yerde kapalı bir yanımızın olmadığını vurgulamalı, anlatmalı, tavır ve davranışlarımızla bunu ortaya koymalı, hareket ve faaliyetlerimizi de şeffafiyet içinde gerçekleştirmeli ve muhataplarımıza şeffafiyet içinde sunmalıyız.

Tanıdıkça Önyargılar Eriyecek

Unutulmaması gerekir ki, insan bilmediğinin düşmanıdır. Hz. Pir kâfirlerin Allah’a karşı düşmanlığını, münkirlerin İki Cihan Serveri’ne karşı olan adavetini onları tanımamaya bağlıyor. Hakeza İslam düşmanlığını, İslam’ın temel esprisini, temel dinamik ve disiplinlerini bilmemeyle irtibatlandırıyor. Bu açıdan adanmış ruhlar, bu konuda âdeta seferber olmalı, yapılan hizmetleri kendi kaynakları ve temel dinamikleriyle muhataplarına anlatmaya çalışmalıdır. Bu noktada Türkiye’deki eğitim müesseselerinin gezdirilip gösterilmesinin önemli bir vesile olduğu kanaatindeyim. Hatta götürülen misafirlere denilebilir ki; “Siz burada serbestsiniz; istediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. İsterseniz gidin bizzat kendiniz talebelerin hissiyatlarının içine girin. İmkân ve kabiliyetlerinizi kullanıp onların ruhlarının derinliklerine matkap salın, düşüncelerini deşifre etmeye çalışın. Eğer gizli düşünceleri, -soruda ifade edildiği gibi- gizli ajandaları, ajandalarında gizli bir kısım hesapları varsa onları ortaya çıkarın.” İnanın, bu mevzuda zerre kadar bir endişe ve tereddüt duymuyorum. Zira şimdiye kadar bu okullar binlerce kez teftiş edilmesine rağmen, kanun ve mevzuat açısından sorgulanmaya esas teşkil edebilecek herhangi bir şeyle karşılaşılmadı. Hem sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada; Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm, Konfüçyüzm gibi farklı kültürlerin hâkim olduğu yerlerde de bu şekilde teftiş ve denetimler gerçekleştirildi ama o eğitim kurumlarına gidip de olumsuz kanaatle geriye dönen olmadı. Hâlbuki bu ülkelerden bazıları kuşku ve paranoya sistemi üzerine kurulmuş ülkelerdi. Dolayısıyla farklı anlayış ve kültürlere sahip bu ülkelerde on-on beş seneden beri nabız tutuluyor, kalbin ritimleri kontrol altında bulunduruluyor. Eğitim faaliyetleri bu ülkelerde de gerçekleştirildi. Farklı müesseseler aracılığıyla bu ülkelerin insanlarıyla da diyaloga geçildi. İşte her şeyden kuşku duyulan bu ülkelerde dahi, şimdiye kadar insanlar, eğitim ve diyalog faaliyetleri hakkında olumsuz herhangi bir kanaate varmadılar.

Bu noktada durup bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bir dönem bakanlık da yapmış kıymetli bir zat İngiltere’deki bir toplantı sonrası bana telefon açtı ve görüp duydukları karşısındaki hayranlığını dile getirdi. Daha sonra da, “Hocam, galiba bu güzellikleri en son duyacak, anlayacak ve değerlendirecek ülke Türkiye olacak” gibi bir değerlendirmede bulundu. Benim bu telefon görüşmesinden çıkardığım netice; niyet ne kadar halis olursa olsun, yapılanlar ne kadar şeffafiyet içinde yapılırsa yapılsın, meselelerin doğru anlaşılması adına bu durum yeterli olmamaktadır. Evet, sadece şeffafiyet yetmiyor; vehimleri izale edebilmek için aynı zamanda, insanların elinden tutup müesseseleri gezdirmek, yapılan hizmetleri birebir gösterip anlatmak gerekiyor. Siz onları müesseselerinize davet edip yapılan iş ve hizmetleri gösterdikçe, insanlar gizli kapaklı bir şey olmadığını görecek, anlayacak ve neticede şartlanmışlıklarından, önyargılarından kurtulacaklardır. Bu noktada önemli olan, gece gündüz demeden, sesin önünde bir aksiyon anlayışıyla peygamberâne bir azim ve peygamberâne bir cehd ve gayret ortaya koyabilmektir. Bundan dolayı diyorum ki, on sekiz saat mesai yapan bir arkadaş yanıma gelse ve bana bunun yeterli olup olmadığını sorsa ben ona, “neden yirmi saat koşmuyorsun ki!” derim. Zira sen inancında, samimiyetinde, vefanda, sadakatinde ve kıvamında önyargı taşıyanların önünde olmalısın ki, senin sahip olduğun bu evsaf-ı İslamiyeye ilahî teveccüh olsun ve Allah seni muvaffak kılsın. Çünkü Allah insanlara sıfatlarına göre tasarruf ve muamelede bulunur.

Bu açıdan adanmış ruhlar yapılan bu güzel ve hayırlı hizmetleri aslî hüviyetiyle başkalarına tanıtma ve gönüllere duyurma adına, dakika ve saniyelerini dahi boş geçirmeyecek ölçüde gayretli olmalıdırlar. Bu istikamette, müşterek akıl çok iyi değerlendirilmeli, yeni yeni projeler üretilmeli ve bunlar insanlığa sunulmalıdır. Evet, insanlar ne kadar şartlanmışlık içinde bulunursa bulunsun, Allah onları kerim olarak yarattığından, mahiyetlerinde o kerameti gösteren nüveler mutlaka vardır. Dolayısıyla bir gün gelecek ve Allah’ın izn u inayetiyle onlar da yapılan bu güzel işleri takdir edeceklerdir.

Kıskançlık ve Hazımsızlık Bu Yolun Cilvesi

Bu mevzuda önemli diğer bir husus da, bazılarının kıskançlık ve hazımsızlığını normal görmektir. Çünkü Cenab-ı Hak değişik şekillerde bu ülke insanına pek çok lütuf ve ihsanda bulundu. Düşünün ki, tarihimizde en güçlü olduğumuz dönem, hususiyle üç asırlık dönem içerisindeki Osmanlı dönemidir. Bu zaman dilimi içinde, Devlet-i Âliye, yeryüzü muvazenesinde tam bir hâkim unsur olmuştur. Hâlbuki şu an, ülkemizin ekonomik imkân ve şartları ortadadır. Fakat Rabbimize hamdolsun ki, o dönemde dahi ulaşılamayan coğrafyalara gidilmiş, Allah’ın izniyle, dünyanın belki yüz farklı yerinde eğitim faaliyetlerinde bulunulmuştur. Böyle bir netice, yüz küsur yerde fahri lobilerin oluşturulması, buralarda Türkiye’nin güzel bir şekilde tanıtılıp anlatılması demektir. Medyaya da yansıdığı üzere bu eğitim müesseselerinden mezun olanlar, bir Türk dostu olarak, üniversite tahsillerini ve daha sonraki kariyerlerini Türkiye’de yapmayı tercih ediyorlar/etmektedirler. Bütün bunlara Allah’ın hususi teveccühü nazarıyla bakmalı, bir kısım hazımsızlıkların olabileceğini tabiî ve normal kabul etmeli ve bu husus asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

Unutulmamalıdır ki, şeytan Hz. Âdem’i kıskandığından dolayı mahvolup gitmiştir. Tabiatına hâkim olan düşmanlıktan ve tabiatı tamamen kıskançlık ve hasede kilitlendiğinden dolayı o, gördüğü güzellikleri artık duyamaz ve değerlendiremez hale gelmiştir. Şeytanın bu hâli, tıpkı kin ve düşmanlığa kilitlenip yumruk yumruğa birbirine girmiş veya bıçaklarını çekip birbirinin üzerlerine yürümüş insanların o kavga ortamındaki hâlet-i ruhiyelerine benzer. Siz kendini kaybetmiş bu insanların yanına varıp “Yahu siz Allah’ın kullarısınız. Birbirinizin kardeşisiniz. Kardeş kardeşe böyle yapar mı?” diye ikazda bulunsanız, dönüp bir bıçak da size saplayabilirler. Dolayısıyla o esnada o insanlara laf anlatabilmeniz mümkün değildir.

İşte her şeye karşı çıkan bazı kesimlerin ruh hali bundan farklı değildir. Bu sebeple olumsuz ve negatif bir hissiyatla böylesine gerilmiş ve vücudunun kimyası bozulmuş insanların sizi hazmedemeyeceğini kabul etmelisiniz. Bu açıdan da, şeffafiyet ve telattuf sırrıyla hareket etmenin yanında, elden geldiğince abartılardan sakınmalı, şov ve şov sayılabilecek görüntülerden kaçınmalı, kitleleri harekete geçirme gibi bir üslup ve tavırdan uzak durulmalıdır. Zaten temelde cüz’i iradeye bakan yönüyle yapılanlar küçücük şeylerdir. Fakat biz o küçücük şeyleri dahi başkalarına mâl etmenin yollarını aramalıyız. Mesela Cenab-ı Hakk’ın sizi muvaffak kıldığı bir hizmet karşısında “bu, demokrasinin bir nimet ve sonucudur” diyerek yapılan o işi, zemin ve şartlara vermelisiniz. Başka bir muvaffakiyet karşısında da: “Cenab-ı Hakk, herkesin gösterdiği faaliyetlere semere ihsan ediyor. Eğer böyle bir hoşgörü ortamı olmasaydı ve umumî atmosfer bu şekilde muhafaza edilmeseydi biz bu faaliyetlerde bulunamazdık.” demelisiniz. Evet, elden geldiğince başkalarını tahrik etmeyecek bir üslup kullanılmalıdır. Onlar yapılan hayırlı işlerin arkasında kimler olduğunu bilseler bile bizim başkalarının damarına dokunacak tavırlardan uzak durmamız ve hissiyatı tahrik etmememiz çok önemlidir.

Meseleyi müşahhas bir misalle arz etmeye çalışayım. Diyelim ki evinizin üst katında sarhoş bir komşunuz var. Siz onun her gece apartmana sarhoş bir şekilde geldiğini biliyorsunuz. Fakat bir zararı dokunmuyorsa, onun bu hali pek dikkatinizi çekmez ve bu durumu önemsemezsiniz. Fakat o, sarhoş haliyle merdivenlerden çıkarken nara atarak çıkıyor, “var mı bana yan bakan” diye bağırıp çağırıyor, apartmanı ayağa kaldırıyor ve insanları rahatsız ediyorsa, sizin ona karşı tepkiniz daha farklı olacaktır. Bu açıdan bildirme, tanıtma başka; tahrik ve şirazeden çıkarma tamamen başka bir meseledir. Bundan dolayı bizim meseleyi hiçbir zaman hazmedilemez bir üslup içerisinde sunmamamız gerekir.

Şirke Girmeme Kararlılığı

Aslında akidemiz açısından da biz, yapılan bunca hayırlı işlerin bir iki şahsa verilmesini veya bir gruba mal edilmesini şirk olarak görüyoruz. Evet, bütün bunlar Allah’ın bir inayetidir. Bu hakikatin böyle bilinip, böyle kabul edilmesi gerekir. Allah (celle celaluhu) insanlar arasındaki vifak ve ittifaka inayet edip bu güzellikleri lütfediyor. Zira vifak ve ittifak Allah’ın tevfikinin, geriye çevrilmeyen en önemli bir vesilesidir.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, bu güzellikleri herkese anlatacağız ve herkes de bu güzellikleri kabul edip takdir edecek gibi bir hayale kapılmamalıyız. Elbette ki hep o yolda olmalı, en mütemerritlerin dahi insan olmaları hasebiyle insanî duygularının bir gün harekete geçebileceğini ümit etmeliyiz. Fakat karşı tarafın bir şey anlamaması durumunda da asla ye’se düşmemeliyiz. Bildiğiniz üzere bir peygamber eşi olmasına rağmen Hz. Nuh’un hanımı, o ülü’l-azm peygamberden istifade edememiştir. Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Nuh’un (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm)  beyanlarına, mücadele sistemi adına ortaya koyduğu ikna edici üsluba bakılacak olursa, hakikaten bir peygamber fetanetiyle karşı karşıya bulunduğunuzu anlarsınız. Başka bir misal olarak Hz. Lut’un (aleyhisselam) hanımı da, Hz. İbrahim’in terbiyesinde yetişmiş bir peygamber olan Yüce Nebi’nin tebliğ ve temsilinden hiçbir şey anlamamıştır. Hakeza o baş döndüren şefkat ve mülayemetine rağmen evvah ve evvab Hz. İbrahim’den (aleyhisselam), babası istifade edememiş ve hüsrana uğrayanlardan olmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), insanların imanını kurtarmaktan, onlara ebedi saadeti kazandırmaktan başka ne yapmıştı ki O’na bu kadar düşmanlıkta bulunmuşlardı. Dolayısıyla yapılan taarruzlar karşısında yer yer dönüp bu yaşananlara bakacak, teselli olacak, ders alacak ve diyeceksiniz ki, imanlarının kurtarılmasından rahatsızlık duyan bir mantığa karşı söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Mantıksızlığın bile, bir yönüyle bir sınırı olur ve siz o sınır içinde bir şey dediğiniz zaman hüsn-ü kabul görebilir. Fakat mantıksızlık sınırsızlaştığı zaman sizin diyebileceğiniz hiçbir şey kalmaz. Böyle birisi kuralsız düşünür, kuralsız konuşur ve kuralsız davranır. Bu açıdan bilmelisiniz ki, günümüzde belli bir beyin yapısına sahip olan insanlara, siz hiçbir zaman bir şey anlatamayacaksınız. Zira onlar dün dediklerini yarın, yarın dediklerini de öbür gün yalanlayabilirler.

Hülasa, bizim bütün gayretimiz, başta da ifade ettiğimiz gibi, Allah’ın rızasını kazanmak ve bu yolda güneşlerden daha parlak, daha aydınlık İslam’ın dırahşan çehresini aslî hüviyetiyle göstermek; gösterip atılan leke ve çamurları silerek onu imrenilen bir tablo halinde insanlara sunmaktan ibarettir. Bundan başka bir mülahaza ve düşüncemiz yoktur. İşte biz, bu düşüncelerle dopdolu olduğumuzdan, bundan öteye veya beriye bir çağrıyı kendi hesabımıza tenezzül sayıyor ve o çağrılara karşı da “hiç boşuna yorulma, kapılar sürmeli” diyoruz.