Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

İslam Hukuku’nda Sünnetin Yeri

Harun Karipçin | . | KITAP OZETLERI

Kitap Adı : İslam Hukuku’nda Sünnetin Yeri
Özetleyen : Harun Karipçin
Yazarı : Mustafa Sibai
Dili : Türkçe
Yayınevi : Işık Akademi Yayınları
Sayfa Sayısı : 560
Özeti İndir

İSLAM HUKUKUNDA SÜNNETİN YERİ
(es-Sünne ve Mekânetuha fi’t-Teşrîi’l-İslamî)
Prof. Dr. Mustafa Sıbâî

İÇİNDEKİLER

İSLAM HUKUKUNDA SÜNNETİN YERİ 1

ÖZETİN TAKDİMİ 2

GİRİŞ 2

1. Ebu Reyye’nin kitabı hakkında 3
2. Mutezile ve Şiîler Hakkında 4
3. Müsteşrikler hakkında 4

BİRİNCİ BÖLÜM 5

SÜNNETİN ANLAMI, NAKLİ VE TEDVİNİ 5

A- SÜNNETİN ANLAMI VE SAHABE-İ KİRAMIN SÜNNETE HİZMETLERİ 5

1. Rasûlullah (s.a.s) Hayattayken O’na İtaat Etmenin Farz Oluşu 6
2. Vefâtından Sonra O’na İtaat Etmenin Farz Oluşu 7
3. Sahabîler Sünnet’i Nasıl Öğreniyorlardı? 7
4. Sünnet, Rasûlullah (s.a.s) Döneminde Yazılmış mıydı? 7
5. Rasûlullah (s.a.s)’den Sonra Sahabe ve Tâbiîn’in Hadis Karşısındaki Tavırları 9
6. Hz. Ömer ve Çok Hadis Rivayet Eden Sahabe 10
7. Sahabîler Hadisin Kabulü İçin Şart Koşuyorlar mıydı? 11
8. Sahabe ve Tâbiînin Hadis İçin Şehirlere Yolculukları 12

B- HADİS DİYE UYDURULMUŞ SÖZLER 12

1. Siyasi İhtilaflar ve Rafizîler’in Uydurmaları 12
2. Hâricîler Hadis Konusunda Yalan Söylüyorlar mıydı? 13
3. Zındıkların Uydurmaları 13

C- ALİMLERİN HADİS UYDURMAYA KARŞI KOYMADAKİ GAYRETLERİ 13

D- ALİMLERİN HADİS UYDURMAYA KARŞI KOYMADAKİ GAYRETLERİNİN MEYVELERİ 14
1. Hadis Diye Uydurulmuş Sözler ve Hadis Uyduranlarla İlgili Kitaplar 14
2. İnsanlar Arasında Çok Yaygın ve Meşhur Olan Hadislerle İlgili Kitaplar 15

İKİNCİ BÖLÜM 16

TARİH BOYUNCA SÜNNETE YÖNELTİLEN ŞÜPHELERİN İZALESİ 16

1. Şiîler’in Şüphelerine Cevaplar 17
2. Mutezile’nin Şüphelerine Cevaplar 17
3. Geçmişte ve Asrımızda Sünnetin Delil Oluşunu İnkar Edenlere Cevaplar 18
4. Sünnetin Tedviniyle ilgili Şüphelere cevaplar 18
5. Haber-i Âhâd’ın Delil Oluşunu İnkâr Edenlere Cevaplar 19
6. Müsteşriklerin Şüphelerine Cevaplar 19
7. Çağımızdaki Bazı Yazarlara Cevaplar 19

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 20

SÜNNETİN TEŞRÎ’DEKİ YERİ VE ÖNEMİ 20

Kur’ân’a Nispetle Sünnetin Yeri ve Fonksiyonu 20

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 21

DÖRT MEZHEP İMAMI VE KÜTÜB-Ü SİTTE MÜELLİFLERİNİN HAYATI 21

EKLER 25

Bu Gediği Ne Zaman Kapatacağız? 25




ÖZETİN TAKDİMİ


“İslam Hukukunda Sünnetin Yeri” ismiyle tercüme edilen bu eser, 1949 yılında Ezher Üniversitesi’nde “Fıkıh Usulü ve İslâm Hukuku Tarihi” bölümlerinde takdim edilen doktora tezidir. Eserin orijinal adı ise “es-Sünne ve Mekânetuha fi’t-Teşrîi’l-İslamî”dir. Işık Akademi Yayınları tarafından yayımlanan kitabı, Türkçe’ye Halil Kendir kazandırmıştır.
Eserin müellifi Prof. Dr. Mustafa Sıbâî, bu çalışmasını başta kitap olarak bastırmayı düşünmemiş ancak Mahmud Ebû Reyye’nin, sünnet ve sünnetin nakli hakkında ilmi olmayan, çarpıtılmış görüşlerle dolu “Muhammedî Sünnet’in Aydınlatılması” adlı kitabının ortaya çıkmasından ve kendisinin dostlarının, çalışmasını kitaplaştırması doğrultusundaki tavsiyelerinden sonra, bu doktora çalışmasını genişleterek kitaplaştırmıştır.
Eserde, sünnetin önemi, sünnetin teşri’de (İslam Hukukunda) delil olmasının yanında, dünden bugüne bir kısım zümrelerin sünnet, sahabe-i kiram, tâbiîn-i izâm ve dolayısıyla İslam etrafında oluşturmaya çalıştıkları şüphe ve vehimlere de cevaplar verilmiş ve bu zümrelerin asıl niyetinin sünnet ve sahabe üzerinden İslam’ı tahrip etme olduğu ortaya konmuştur.
Kitabın özeti yapılmaya çalışılırken, her bir bölümün ve alt başlıkların aynı oranda özetlenmesinden ziyade, günümüzde daha çok ihtiyaç duyulduğu düşünülen kısımlara ağırlık verilmeye çalışılmış, yeri geldikçe Sonsuz Nur’dan da ilgili konularda alıntılar yapılmıştır. Faydalı olması recâsıyla…




GİRİŞ

Müellif, girişe İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve sünnetin, İslam hukukundaki yeri ve önemine vurgu yaparak başlamaktadır. Buna göre, Rasûlullah (s.a.s) döneminden, sahabîler, müçtehid imamlar ve fıkhî mezheplerin ortaya çıkmasına kadar, nebevî sünnetin ve hadislerin İslâm hukukundaki yeri ve İslâm fıkhındaki etkisi açıktır. Bu durum, İslâm fıkhını, geçmişte ve çağımızda, hiçbir toplumun hukuk mirasında benzeri olmayan bir hukuk serveti kılmıştır. Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i sahiha incelendiğinde, İslâm hukuk dairesinin genişlemesinde, büyüklüğünde ve kalıcılığında bu iki temel kaynağın etkisi açıkça görülmektedir. İşte bu muhteşem hukuk serveti, dünyanın her yerinde hukukla ilgilenenleri hayrette bırakmıştır.


Müellife göre bütün bunlar geçmişte ve günümüzdeki İslâm düşmanlarını sünnete saldırmaya, sünnetin delil olması konusunda ve sünneti toplayıp rivâyet eden sahabîler ve tâbiînin önde gelenleri ile onlardan sonrakilerin doğrulukları hakkında şüphe ve kuşku uyandırmaya sevk etmiştir ve bu durum hala devam etmektedir. İslâm Medeniyetinin gelişim çağındaki Fars zındıkları ve diğer İslâm düşmanları ile çağdaş müsteşrikler ve batı medeniyeti içindeki diğer İslâm düşmanları bu maksat üzerinde birleşmişlerdir.


Müellife göre asıl üzücü olan ise, asrımızda müslüman bazı âlim ve yazarların, asıl maksatlarını ve hedeflerini sahte bir bilimsel araştırma görüntüsü altında gizleyen müsteşrikler, tarihçiler ve batılılara aldanarak onların peşlerine takılmalarıdır. Ve sonuçta bunlar, -müslüman oldukları halde- bilerek ya da bilmeyerek, İslâm ve İslâm’ın taşıyıcıları hakkında şüphe yaymak için çalışan yahudiler, hıristiyanlar ve sömürgecilerle aynı maksat için çalışmaktadırlar.
Bu konuda müellifin tespit ettiği önemli hususlardan biri şudur: Müsteşrikler, tarihçiler ve yazarlardan oluşan batılı İslâm düşmanlarına aldanan müslümanların, genellikle dört şeyden birinde onların tuzaklarına düştükleri görülmektedir:


1- Muhteşem bir zenginlik ve açılım gücüne sahip İslâm mirasının gerçeklerinden habersiz olmaları ve İslâm’ı, onun saf ve temiz kaynaklarından öğrenmemeleri.
2- İslâm düşmanlarının “bilimsel metotlar” iddialarına aldanmaları.
3- İddialarına göre, taklit boyunduruğundan kurtularak, fikrî özgürlük görüntüsüne ve şöhrete olan istekleri.
4- Fikrî sapmaların ve arzuların etkisi altında kalmaları. Bu durumda, düşüncelerini İslâm düşmanı müsteşrikler ve yazarların arkasına gizlenerek ifade etmekten başka bir yol da bulamamaları.

1. Ebu Reyye’nin kitabı hakkında
Müellif Mustafa Sıbâî, Ebû Reyye’nin “Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması” isimli kitabını incelemiş ve onun temel kaynaklarının şunlar olduğunu görmüştür:
1- Kitaplarda Mûtezile imamlarından nakledilen görüşler.
2- Şîa’nın aşırı gidenlerinin kendi eserlerinde dile getirdikleri görüşler.
3- Müsteşriklerin kitaplarında ve hazırladıkları İslâm Ansiklopedisi’nde yaydıkları görüşler.
4- Güvenilirlik ve gerçekleri araştırma noktasında şüphe duyulan bazı edebiyat yazarlarının kitaplarında zikredilen hikâyeler.
5- Yazarın (Ebu Reyye’nin), uzun yıllar içinde yoğrulmuş olan, kendisinden bahsedilmesi için ehl-i sünnet geleneğine muhalefet, meşhur olma gibi arzuları.

Müellif Mustafa Sıbai’nin tespit ettiği bir diğer önemli nokta ise şudur: Ebu Reyye, islamî ilim çevresinde saygı duyulan kaynaklardan yaptığı alıntıları, o kaynaklardaki asıl yerlerinden kopararak, tabir yerindeyse “cımbızlayarak” yapmakta veya alıntılara getirdiği yorumlarla, müelliflerinin kastettiklerden başka şeyleri kast etmektedir. Yaptığı alıntılar, öncesi ve sonrasıyla bağlantısını keserek, sadece işine yarayacak kısmını alarak yapmaktadır.
Ebu Reyye’nin yaptığı bir diğer çarpıtma da, bazı âlimlerin Mûtezile’den naklettiği sözleri sanki o âlimlerin kendi görüşleri imiş gibi sunmasıdır.


Sonuç itibariyle, alıntı yaptığı eserlerin müelliflerinden hiç biri Ebû Reyye ile aynı görüşleri paylaşmamaktadır. O, bir taraftan âlimlere karşı saygılı ve hürmetkâr görünürken, diğer taraftan da onların sünnet hakkındaki araştırmalarda, -kendisinin savunduğu- metottan gafil olduklarını ve araştırmalarını eksik yaptıklarını söylemektedir.
Kendisi gibi düşündükleri iddiasını güçlendirmek için, isimlerinin arkasına en fazla sığındığı ve onlardan nakiller yaptığı görüntüsü verdiği, İbn Teymiyye, Tahir el-Cezâirî, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza gibi âlimlerden hiç biri, Ebû Reyye’nin söylediklerini söylememişlerdir.

2. Mutezile ve Şiîler Hakkında


Ebu Reyye, Hz. Ebû Hüreyre hakkında yakışıksız sözler sarfederken, Mûtezile’yi “sarih aklın erbâbı” olarak isimlendirmektedir. Halbuki Mûtezile, Yunan felsefesi ve mantığının, Hint felsefesinin ve Fars edebiyatının bozduğu, onların ‘fitne’sine kapılan bir topluluktur. Onların tamamı veya çoğunluğu Fars soyuna mensuptur. Kur’ân’ı, Yunan felsefesiyle yorumlamışlar, putperest Yunan aklıyla uyuşmayan hadisleri yalanlamışlar ve Yunan filozoflarını, hata yapmaz aklın peygamberleri olarak kabul etmişlerdir. İşte Müslüman âlimlerin çoğunluğu ( Ehl-i Sünnet) ile fikir savaşına tutuşanlar bunlardır.


Müellife göre, Müslümanlar arasındaki fitne ateşinin tutuşturulmasında ve sonra da, hileler, entrikalar ve Rasûlullah (s.a.s) adına uydurdukları yalanlarla, aralarındaki anlaşmazlıkların büyümesinde, Yahudilerin ve ülkeleri İslâm’ın egemenliğine giren acemlerin (Farsların) büyük bir payı olduğundan kesinlikle şüphe edilmemelidir.
Şiî âlimleri, toplantılarda ve konferanslarda yaldızlı sözlerle sahabeyi yermeye, onlar hakkında kötü düşünmeye-düşündürmeye ve kendilerinden öncekilerin kitaplarında yazılan, sahabîlerle ilgili doğru olmayan rivâyet ve haberlere inanmaya devam etmektedirler. Hatta onların bazıları bir taraftan Ehl-i Sünnet ve Şîa arasındaki yakınlaşma hususunda cesaretli ve teşvik edici sözler söylerlerken, diğer taraftan sahabîlerin tamamı veya bazıları hakkında karalamalarla dolu bir kitap çıkartmaktadırlar.


Dikkate alınması gereken hususlardan biri de, sünnet tarihi ya da islâmî mezhepler konusunda, Şîa’nın bakış açısına uymayan her bilimsel araştırma sahibinin, bazı Şîa âlimleri tarafından ayıplanması ve suçlanmasıdır.
Örnekler “Hz. Ebû Hüreyre” ile sınırlı değildir. İran ve Irak’ta basılan ve içinde mü’minlerin annesi Hz. Âişe (r.a) ve sahabîlerin çoğu için vicdan sahibi hiç bir insanın duymaya tahammül edemeyeceği çirkin iftiralar bulunan, insanlara geçmişteki ihtilaflı mevzuları hatırlatıp tefrika ateşini yeniden alevlendiren çok sayıda kitap vardır. Ebû Reyye’nin kitabı da bu tür kitaplardandır.


Ehl-i sünnet de en az Şiîler kadar Hz. Ali’yi sevmekte, onun İslâm tarihindeki yeri ve önemini, ilmini ve faziletini bilmekte ve soyundan gelen Ehl-i Beyt imamlarına da hürmet göstermekteyken, Şiîler, sahabe-i kiramın çoğuna dil uzatmaktadırlar.

3. Müsteşrikler hakkında


Müellif Mustafa Sıbai’nin müsteşrikler hakkındaki tespitleri ise şu şekildedir:
1. Geneli itibariyle müsteşrikler, ya bir râhip, ya bir sömürgeci, ya da bir Yahudi idiler. Bunun istisnâları azdır.
2. Şarkiyatçılık, İskandinav ülkeleri gibi sömürgeci olmayan devletlerde, sömürgeci ülkelere nispetle daha zayıftır.
3. Sömürgeci olmayan devletlerdeki çağdaş müsteşrikler, çirkin hedeflerinin ortaya çıkmasından sonra Goldziher’i ve görüşlerini terk etmişlerdir.
4. Genel olarak şarkiyatçılık kiliseden çıkmış, sömürgeci ülkelerde kilise ve Dış İşleri Bakanlıkları ile yan yana yürümüş ve onlardan her türlü desteği görmüştür.
5. İngiltere ve Fransa gibi devletler, İslâm’ı yok etmenin ve Müslümanları dinlerinden şüpheye düşürmenin geleneksel aracı olarak hâlen şarkiyatçılığı yönlendirmeye devam konusunda aşırı bir istek duymaktadırlar.
İngiltere’de Oxford, Londra, Cambridge, Eddinburg, Glasgow ve diğer Üniversitelerde şarkiyatçılık saygın bir yere sahiptir ve bu bölümlerin başkanlıklarını da Yahudiler, İngilizler ve misyonerler yürütmektedir. Bu üniversiteler, Goldziher, Margoliouth ve onlardan sonra da Schacht’ın eserlerinin, batılı şarkiyat öğrencileri ve doktoralarını orada yapmak isteyen Arap ve Müslüman öğrenciler için temel kaynaklar olmaya devam etmesini istremektedirler. Bu üniversiteler, tezinde İslâm’ın adâleti ve söz konusu Müsteşriklerin iftiralarını açığa çıkaran konuları ele alan bir doktora tezine ise asla onay vermemektedirler.


Müellif, Müsteşriklerin İslam’a ve Müslümanlara karşı böyle bir metod takip etmelerini, meselenin tarihi arka planıyla da değerlendirmektedir. Buna göre; haçlı savaşlarının, askerî ve siyasî açıdan başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, batılıların İslâm’dan ve Müslümanlardan, diğer yollarla intikam alma düşünceleri devam etmiştir. Bu yollardan birincisi, İslâm’ı araştırıp incelemek ve eleştirmek olmuştur.


Müsteşrikler, aralıksız devam eden bu araştırmaları, bütün mesailerini bu işe tahsis etmeleri, emperyalist emelleri ve dînî taassupları sebebiyle, bizim kültürümüz hakkında, bizdeki aydınların gözlerini kamaştıran ve akıllarını ambargo altına alan bir metot içinde eserler ortaya koymaya başladılar. Aydınlarımızın, onlara duydukları hayranlık, Müsteşriklerin eserlerindeki sûrî metodları görünce daha da artmış ve Müsteşriklerin kitaplarından, onların ilimlerinin genişliğine ve araştırmalarının derinliğine hayran bir şekilde, alıntılar yapmaya koyulmuşlardır. İşte batılı Müsteşriklerin araştırmalarına güvenmek ve onların görüşlerine itimat etmek buradan başlamıştır.


Diğer taraftan bu aydınlarımızın, Müsteşriklerin ve diğer batılı araştırmacıların yararlandıkları İslâmî kaynaklara ulaşıp onları inceleme fırsatları olmamıştır. Bunun, o kaynaklara ulaşmadaki zorluk veya bilimsel eserlerini bir an önce sonuçlandırma isteği, ya da bizdeki ilmî doğrulara muhalefet ederek şöhret kavuşma zevkine sahip olmak gibi sebepleri vardı. Bir müddet, bizdeki bu kendimizi eksik ve zayıf görmek; batılı araştırmacılar karşısında komplekse girip kendimize güven duymamak; onları gözümüzde yüceltip büyütmek ve onlar hakkında tutarlı ve doğru bir düşünceye sahip olmamak halimiz devam etmiştir.


Müellif, Ebu Reyye’nin zaman zaman M. Abduh ve R. Rıza’dan sünnet hakkında deliller getirmesini ise şöyle değerlendirmektedir:


Ebû Reyye sünnetle ilgili bazı görüşlerinde Muhammed Abduh’un ve öğrencisi Reşit Rıza’nın -Allah onlara rahmet etsin- sözlerine dayanıyorsa da, biz onlar hakkında, kimseyi kabul etmeye zorlamayacağımız ve onların kıymetinden ve gayretlerinden bir şey de eksiltmeyecek, bir görüşe sahibiz: Muhammed Abduh, kıymetli bir alim olmakla birlikte, hadis ilmindeki bilgisi yetersizdi. İslâm’ı savunmada, mantığa ve akılcıların delillerine dayanmayı en uygun silah olarak görüyordu. Bu iki sebepten dolayı O’ndan, sünnet, râviler, hadislerle amel etmek ve onları önemsemek konularında Ebû Reyye gibilerin, Müslümanların kabullerine aykırı olan fikirlerine dayanak olarak kullanacağı görüşler sâdır oldu.
Reşit Rıza’ya gelince, başlangıçta hocası Muhammed Abduh’tan etkilenmiş olduğu görülmektedir. İlk başlarda onun da tıpkı hocası gibi, hadis ve hadis ilimleri konusundaki bilgisi yetersizdi. Ancak hocası Muhammed Abduh’un vefatından sonra fıkıh, hadis ve diğer ilim alanlarına daha aktif olarak girmeye başlamıştı. Bu şekilde hadis ilimlerindeki bilgisi artmış ve sonunda sünnetin savunucusu olmuştur.

Ebu Reyye’nin Kitabına Reddiyeler
Biri, Muhammed Abdurrezzak Hamza’nın “Zulumâtu Ebî Reyye Emâme Advâu’s-Sünneti’l-Muhammediyye.” (Muhammedî Sünnetin Aydınlığı Önünde Ebû Reyye’nin Karanlıkları) isimli eseri.
Diğeri, Abdurrahman İbn-i Yahyâ’nın “el-Envâru’l-Kâşife Limâ Fî Kitabi Advâi’s-Sünneh Min’el-Zelel Ve’t-Tadlîl Ve’l-Mucâzefe” (Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması Kitabındaki Yanlışları, Saptırmaları ve Ölçüsüz Sözleri Açığa Çıkaran Işıklar)
(Aziz Müellifin zikretmediği ve adı geçen kitaba cevap olarak hazırlanan eserlerden birini de Muhammed Ebu Şehbe kaleme almıştır. M. Görmez ve M. Emim Özafşar tarafından Sünnet Müdafaası adıyla tercüme edilmiştir.)



Bütününü okumak için metni indiriniz