Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

İslam ve Psikoloji İlmi

Herkul | . | KITAP OZETLERI

Kitap Adı : İslam ve Psikoloji İlmi
Özetleyen : Cihan Kaya
Yazarı : Prof. Dr. Nezzar Muhammed Said el-Âni
Dili : Arapca
Yayınevi : El Mahed El Alemi lil Fikril Islami
Sayfa Sayısı : 342
Özeti İndir

İSLAM VE PSİKOLOJİ İLMİ

Kitabın İsmi: الإسلام وعلم النفس: مسرد بيبلوغرافيا لبحوث ودراسات التأصيل الإسلامي لعلم النفس

Müellif: Prof. Dr. Nezzar Muhammed Said el-Âni

Müellif, 1939 senesinde Bağdat’ta dünyaya geldi. 1961 senesinde Bağdat üniversitesinde fizik bölümüne girdi. 1970 senesinde Bağdat üniversitesi psikoloji bölümünde mastır yaptı. 1977 senesinde Amerikada Mişıgın Üniversitesinde psikolojik istatistik ve mukayeseli psikoloji alanında mastır yaptı. 1978 senesinde Mişıgın üniversitede doktora yaptı. Müellif Irak’ta farklı birkaç üniversitede, Birleşik Arap Emirliklerin’de bazı Üniversite ve Akademik enstitülerde, Amerika’da Mişıgın Üniversitesinde, Yemen San’a Üniversitesinde, İran Âli Beyt Üniversitesinde, Uluslararası Malezya İslam Üniversitesinde, Bahreyn Üniversitesinde farklı ad ve ünvanlar altında dersler vermiş olup bir çok üniversitede bölüm başkanlığı yapmıştır. Amerika Uluslararası müslüman psikoloji alimleri cemiyetinde üyelik ve genel sekreterlik yaptı. Müellifin Arapça 103 tane, ingilizce 11 tane makelesi neşr edilmiş olup, kendi alanı ile alakalı 19 projeye öncülük etmiştir. Müellifin 9 tane, arapça olarak kaleme aldığı eseri bulunmaktadır. Bu kitaplarından bazıları ingilizce ve farsçaya tercüme edilmiştir.

* Özetini sunacağımız kitapta 38 tane araştırma ve makale, 12 tane de kitap tahlil edilmektedir. Kitabın sonunda da bu kitapta yer almayan islam psikolojisi ile alakalı yapılan calışmaları, araştırmaları, uluslararası ve bölgesel bazda yapılan sempozyumları ihtiva eden bir indeks yer almaktadır. Ayrıca çalışmamızda mevzuyla alakalı yer yer Ahmet Naim Efendi’nin Mebadi-i Felsefeden İlmunnefs adıyla, psikoloji ilmiyle alakalı fransızcadan yaptığı tercümeden de nakiller yaparak istifade etmeye çalıştık.

Giriş

Müellif kitabının girişinde Avrupa’nın aydınlanma döneminden bahsetmektedir: Aydınlanma döneminde Avrupa’da, din merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini, bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı almıştır. Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ve düşünce ile ictimai hayatın düzenlenebileceğidir. Bir diğer açıdan, bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük etmiş ve yeni bilimsel gelişmelerin kaydedilmesine vesile olmuştur. 15. Yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da “karanlık çağ” olarak isimlendirilen Ortaçağ’ın sonuna gelinmiştir. Bu dönemde ilim bir gaye ve esas olarak kabul edilmiş, his ve müşahedenin kullanılmasıyla tahakkuk eden deney ve tecrübe ise, hakikate ulaşmada bir alet, bir vasıta olarak kabul edilmişdir. Kant mevzuyla alakalı, toplumların aydınlanma dönemlerini, “aklı kullanma cesaretinin bir neticesi” şeklinde bir tabirle ifade etmektedir.

Fizik, kimya, tıp gibi tabii ilimlerin, özellikle son 3 asırda akıllara durgunluk verecek bir şekilde ilerleme ve gelişme kaydetttiğini ifade eden müellif, ilmi gelişmelerin bu dereceye ulaştığı dönemde, sanayi ve teknoloji alanında da inkar edilemeyecek derecede ilerlemelerin müşahede edildiğini, bu ve benzeri gelişmelerin sadece maddi gelişmelere irca edilmesinin doğru olmadığını, bu tür gelişmelerin altında yatan esas sâikin ilmi gelişmeler olduğunu ifade etmektedir.

Tabi ilimlerle insani ilimler arasında sıkı bir irtibat olduğu düşüncesinde olan müellif, mevzuyla alakalı Kantın, tabi ilimlerle insani ilimlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği, bu ikisinin bir vahidin iki farklı yüzü mesabesinde olduğu, biri anlaşılmadan diğerinin de tam olarak anlaşılamayacağı görüşünü nakletmektedir. Tabi ilimlerle insani ilimler arasındaki münasebetten bahseden Kant, insani ilimlerin de belli bir ölçüde felsefeye muhtaç olduğunu söylemektedir.

Müellif, Kantın en meşhur talebelerinden birisi olan Durkeym’in toplumla alakalı ihsasat ve havatırının temelini, tabii ilimlerin oluşturduğunu, tabii ilimlerden hareketle durkeymin fert ve toplumla alakalı bir takım neticelere ulaştığını ifade etmektedir.

Müellif tabi ilimlerle insani ilimler arasında sıkı bir irtibat olmasına rağmen bazı farklar olduğunu söylemektedir:

– Tabi ilimler sebep sonuç ilişkisi içerisinde cereyan ederken, insani ilimler, bazı disiplin ve prensibler dahilinde hareket eder.

– Tabi ilimler pasif bir eğitim metoduyla tedris edilirken, insani ilimler, bizzat hayatın içinden misallerle, aktif bir şekilde tedris edilir.

– Tabi ilimler genellikle tekrarattan ibarettir, insani ilimler ise, yeniliklere açık bir yapıya sahiptir.

– Tabi ilimler tek buudlu, insani ilimler ise, müteaddit ve mütenevvi buudlara sahiptir.

– Tabi ilimlerde sebat ve sükûn hâkimken, insani ilimlerde hareket ve teğayyür hâkimdir.

– Tabi ilimlerde meselelerin zahirinin üzerinde durulurken, insani ilimlerde meseleler zâhir ve bâtını ile birlikte ele alınır.

Müellif ictimâi ve insanî ilimler alanında araştırma yapılırken bazı hatalara düşüldüğünden bahsetmektedir:

– İhsasata fazla itibar ederek marifete ulaşmada tek kaynağın sezgi olduğunu kabul etmek.

– İctimai ilimlerde haddinden fazla deney ve tecrübeye itibar ederek, ictimai ilimleri tecrübî ilimlere dönüştürmek.

– Tabi ilimleri kendisine basvurulan merci, kaynak kabul ederek, ictimai ilimleri tabi ilimlere dayandırmak.

Babanzade Ahmet Naim Efendi, Mebadi-i Felsefeden İlmunnefs adıyla, psikoloji ilmiyle alakalı fransızcadan yaptığı tercümede, psikoloji ilminin iştikakıyla alakalı şunları söylemektedir: İlmun nefs, aslı fransızca olan psikoloji kelimesinin karşılığıdır. Yunanca’da nefse, ruha dair söz, manasına gelen, psiko ile, logos kelimelerinden oluşmuştur.

Ahmet Naim Efendi, Psikoloji ilminin esası mahiyetinde olan nefis kavramıyla alakalı olarak da şunları ifade eder: Nefis bizatihi, vasıtasız olarak bilinemez. Nefis ancak şuurun şe’nleriyle bilinebilir. Ahmet Naim şe’n kelimesinin Fransızcada bir şeyin zahiri, görünen ciheti anlamlarına gelen, aslında cevherin karşılığı olarak, bir şeyin arazları anlamında kullanılan fenomen manasına geldiğini söylemektedir. Türkçede bu kelime vakıa ve hadise kelimeleriyle tercüme edilmiş olsa da bu uygun değildir. Arapçada fenomenin karşılığı olarak zâhire kelimesi kullanılmaktadır. Şen veya zahire kelimelerinden her ikisinin de kullanılabileceğini ifade eden Ahmet Naim Efendi, tercihinin şen olduğunu söylemektedir. Şen kelimesi Arapçada hal ve durum manasına gelmektedir. Fenomen kelimesi ise aslında bir vakıanın gerçekleşmesini ifade etmez. Tam aksine onun zuhurunu, zahir olan halini ve durumunu ifade eder. Ahmet Naim’e göre, şuûn tabirinin zâhirat tabirine rüchaniyeti vardır. Zira “şuun ğayra meşurin biha” tabiri anlaşılır bir tabirdir. Yani hissedilmeyen şuun manasına gelir. Fakat “zahirat ğayra meşurin biha” tabiri, bir mana ifade etmez. Zira bir şey, hem zâhir yani nefsin malumu, hem gayri meşurun bih yani meçhul olamaz. Dolayısıyla zâhirat tabiri yerine şuûn tabirinin kullanılması evladır.

Ahmet Naim Efendi konunun devamında psikoloji ilminin mevzusu ile alakalı şunları söyler: ilmun nefsin mevzusu, şuurun şe’nlerinin tâbi oldukları kanunları keşfetmekten ibarettir. Buna göre ilmun nefsi şöyle tarif edebiliriz. İlmun nefis, Şuûnu şuur ve bu şuura müteallik kanunların ilmidir. Yani psikoloji ilmi şuura müteallik meselelerle irtibatlı bir ilimdir.

Bu izahattan sonra Ahmet Naim İlmun nefsi genel olarak iki kısma ayırır:

1-ilmun nefsi tecrübi 2- ilmun nefsi nazari veya ilmun nefsi metafizîki

Modern Psikolojinin Neşet Edip Geliştiği Çevre:

Psikoloji ilmi başlangıcı itibariyle 19. yüzyılın son çeyreğine dayanır. Fakat psikolojinin konusu olan insanın ruhsal hayatı ve davranışlarını anlamaya yönelik gayretlerin, insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Ruh, rüya, ölüm, ölüm sonrası hayat, ölmüş kişilerle iletişim, akıl hastalığı, insanın çeşitli korkuları ve ihtirasları hakkında, çok eski zamanlardan beri sorular sorulduğu ve bunlara makul cevaplar verilmeye çalışıldığı bilinmektedir. Bütün bu olaylar, bizlerin göremediğimiz, anlayamadığımiz bir takım metafizik hadiselerin varlığına delalet eder.

Yazara göre modern psikoloji, din ve ilah anlayışı inkar ederek insanlığı ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyen batı zihniyetinin kucağında neşet etmiştir. Bu anlayış, bu zihniyet ilimle dini talakı bâinle birbirinden ayırmış, eşyaya sadece eşya olmaları nazarıyla, sadece maddi cihetleri itibariyle bakmıştır.

Müellif batıyla alakalı görüşünü bu şekilde ifade ettikten sonra, konuyla alakalı olarak Ayetullah Şeriati’nin “el-avde ilezzat”(öze dönüş) adlı eserinden bahsederek, Şeriatinin kitabında üzerinde durduğu öz kavramıyla, “dinî ve yaşayan bir öz”ü kasdettiğini söylemektedir. Şeriati bu kitabında, Batı’nın dayattığı kalıpların dışında durmanın, Batı’nın sömürgeciliğine teslim olmamanın ve donukluktan kurtulmanın ancak bu “öz”le mümkün olacağını ifade ediyor. “Bir hak söz, haksız bir coğrafyada ortaya konulduğunda, kendi kâtili olur” diyen Şeriati “İslam’ın Müslümanlar için vazgeçilmez olduğu”na vurgu yaparak, batılılaşma veya kendi değerlerini inkar ederek gericilik yapmanın hiç bir faydasının olmadığını, başkalarını taklit ederek değil, bilerek, tanıyarak, bularak, seçerek gidilen yolun(devrimci yol tabirini kullanıyor) esas olduğunu söylemektedir.

Müellif, modern psikoloji ilminin problemlerinin, 70’li yıllarda tartışılmaya başlanıldığını ifade eden müslüman alimlerin, bu düşünce akımlarının neresinde yer aldıklarını, nasıl bir ilmun nefs, psikoloji anlayışlarının olduğunu, şu şekilde izah etmektedir:

Öncelikle bizler Kuranı Kerim’in Bakara Sure-i Celilesinden Nas Sûre-i Celilesine kadar anlattığı insan mefhumunu anlama gayreti peşindeyiz. Sâniyen Allah-u Teala’nın insanı, kendisiyle mükerrem ve muazzez kıldığı, yarattığı diğer mahlukata tafdil ettiği akıl mefhumu. Sâlisen insanın iç alemi, derunu, batını. Rabian fert ve toplumun maslahat ve menfaatleri. İşte bu 4 husus psikoloji ilmiyle uğraşan müslüman alimlerin, umumiyetle üzerinde durdukları hususlardır.

Psikoloji ilmiyle uğraşan müslüman alimlerin, insan mefhumu üzerinde çalışırken batılılara nisbeten, üzerinde sıklıkla durdukları bir diğer mesele de insanın ruhî yönüdür. İnsanın ruhi ve meleki yönünü anlamadan insan mefhumunu anlamak imkansızdır. İnsanı sadece aklı ve cismaniyeti yönüyle değerlendirecek olursak Malik Bedri’nin de ifade ettigi gibi, insani iki parçaya ayırmış ve yarısını görmezden gelmiş oluruz.

Müellife göre, müslüman alimlerin islam psikolojisi alanında yaptıkları çalışmalar, kaleme aldıkları eserler, başlıca 5 kısımda tasnif edilebilir:

1- İslami perspektiften yeni bir psikoloji ilmi oluşturmayı hedefleyen araştırmalar. Bu çeşit araştırmalar islami gelenekten gelen, diğer bir ifadeyle, birinci dereceden Kuran ve Sünneti sahiha ile irtibatlandırılmaya çalışılan araştırmaları kapsar.

2- Müslüman fakîhlerden, felsefecilerden, kelamcılardan hatta müslüman şâir ve ediplerden, insanın genel yapısı ve özellikle de İnsan psikolojisiyle alakalı yapılan tahlillerden günümüze kadar gelen islami birikim.

3- İslami şahsiyetlerin incelenmesini konu alan araştırmalar.

4- İslami perspektiften hareketle ferdin sıhhati nefsini konu alan araştırmalar ve diyaloglar.

5- Son olarak, dini duygu ve hissiyatı ayakta tutup, geliştirecek, islamî ölçü ve değerleri ele alan araştırmalar. Bu alan yeni yeni keşfedilen bir alan olduğundan çalışmaya ve araştırmaya müsaid bir alandır.

Müellif bu şekilde bir girizgahta bulunduktan sonra, kendi kitabının hazırlanış safhasını şu şekilde anlatmaktadır:

1998 senesinde Malezya İslam Üniversitesi tarafından İslam psikolojisi ile alakalı bir araştırma yapması şeklinde bir teklif aldığını, ama bunu bazı sebeplerden dolayı gerçekleştiremediğini ifade etmektedir. Daha sonra 2003 senesinde İran’ın Kum şehrindeki üniversitenin psikoloji bölüm başkanının kendisini arayarak islam psikolojisi alanında gerçekleştirmeyi düşündükleri bir projelerinin olduğunu, bu projeyi gerçekleştirmede müelliften yardım istediklerini ve müellifin de vakti olmamasına rağmen kabul ettiğini ifade ediyor.

Müellif bu projenin hedefinin, islam psikolojisi ile alakalı islam aleminde kaleme alınan makaleleri, yazılan kitapları, tertib edilen sempozyumları derleyip tahlil ederek başta farsça olmak üzere farklı dillere tercüme etmek olduğunu, bunun da aslında çok kapsamlı ve zor bir iş olduğunu söylüyor.

Kitabın metoduna gelince;

Kitapta öncelikle makalenin veya araştırmanın başlığı ve yazarı, tarihi, nerede neşr edildiği, kaç sayfa olduğu, makalenin hangi dilde kaleme alındığı ve makalenin hangi kategoriye dahil olduğu hakkında kısaca bilgi verilmektedir. Daha sonra makale veya araştırma, psikoloji ilmi nazarı itibare alınarak tahlil edilmektedir. Ve son olarak müellif makaleyle alakalı kendi mülahazalarını nakletmektedir.

التاصيل الاسلامي للعلوم الاجتماعية: معالم على الطريق– İbrahim Abdurrahman Recep:

Yazar makalesinde ictimai ilimlerin islami temellerini ortaya çıkarma veya ictimai ilimleri islamîlestirme hareketinden bahsetmektedir. Bu hareketin ictimai ilimlerle meşğul olanlar arasında, ictimai ilimlerle islami ilimleri tamamen birbirinden ayırmak isteyenlere karşı bir tepki hareketi olarak ortaya çıktığını, buna da fikri sömürü, kimlik arayışı, psikolojik problemler gibi bazı âmillerin sebebiyet verdiğini ve netice itibariyle de bilginin islamilestirilmesi(أسلمة المعرفة) isimli bir hareketin ümmet arasında intişar ettiğini söylüyor.

Müellif bu hareketin tarihi oluşumunu ve bilginin islamileştirilmesi adına tertip edilen organizasyonları kronolojik olarak şu şekilde sıralıyor:

Amerika ve Kanada’da 1972 senesinde, müslüman sosyal bilimciler tarafından kurulan جمعية العلماء الاجتماعيين المسلمين teşkilatı, el-Melik Abdul Aziz Üniversitesinde 1974 senesinde tertib edilen islam iktisadıyla alakalı uluslararası ilk sempozyum, 1977 senesinde Mekkeyi Mükerreme’de “İslami Terbiye” adıyla tertib edilen sempozyum, 1977 senesinde İsviçre’de düzenlenen islami düşünce(الفكر الاسلامي) isimli enstitünün kurulması, 1981 senesinde Amerika’da الفكر الاسلامي isimli enstitünün kurulması, 1982 senesinde Pakistan’da bilginin islamilestirilmesi ile alakalı seminer verilmesi, ve bir de müslüman menşeli dergi ve mecmuaların bu konuda neşr ettikleri makaleler. Bunların hepsi bilginin islamileştirilmesi adına yapılan, tertib edilen organizasyonlardır.

Müellif bu şekilde hareketin tarihi hakkında bilgi verdikten sonra, islami mefhum ve ıstılah mevzusuna geçmekte ve islamî terim ve ıstılahın nisbî olarak 3 merhaleden müteşekkil olduğunu ifade etmektedir:

1-Bir mefhum için birden çok siga ve ıstılahâtın kullanıldığı merhale.

2-İctimai ilimlerde kullanılan terim ve ıstılahlara alternatif olarak, islami ıstılahların kullanıldığı merhale.

3-Tekarub ve tebadül merhalesi: Yani farklı dillerde ictimai ilimlerle alakalı kullanılan ıstılahlara müradif, bazı ıstılahların kullanıldığı merhale.

Yazara göre ictimai ilimler mevzuunda genelde takip edilen 2 yöntem(menhec)vardır:

1-Şeri ilimleri esas kabul etmek suretiyle, ictimai ilimlerin kaynağını gösterme yöntemi: Yazara göre, bir araştırmanın selameti, şeri ilimlerle alaka ve irtibatına bağlıdır. Diğer bir ifadeyle doğru neticelere ulaşabilme ve olabildiğince az hataya düşmenin yolu, şeri ilimlere bağlı kalarak, dinin ruhuna aykırı hareket etmemekten geçer.

2-Modern ictimai ilimleri temel kabul edip yapılan araştırmaları buna bina etmek.

Yazara göre bu 2 yöntemi birlikte kullanmak suretiyle yapılan araştırmalar daha sıhhatli ve selametlidir.

Yazar, makalesinin sonunda islam dünyasında ictimai ilimler sahasında yapılan araştırmaların genelde 3 vechinin olduğunu ifade etmektedir:

1-Fert ve toplumun islami düşünce ve tasavvurunun şeffaflaşmasına müteallik yapılan araştırmalar.

2-İctimai ilimleri Kuran ve Sünnet perspektifinden izah etmeye müteallik yapılan araştırmalar.

3-Şeri ilimlerle ictimai ilimleri cem etme neticesinde ortaya çıkan araştırmalar.

نحو علم الانسان الاسلامي: تعريف و نظريات و اتجاهات– Ekber Ahmet*Makale ingilizce olarak kaleme alınmış. İngilizceden arapçaya tercüme eden Abdul Ğaniy Halefullah

Yazar girişte, ilmul insan diye tesmiye edilen antropoloji ilminin hedefinin, eğitim ve araştırma yoluyla farklı millet ve kavimlerin kültürlerini incelemek suretiyle, bizlere kendimizi anlama, hayatı anlaşılır kılma konusunda rehberlik etmek olduğunu ifade ediyor. Bu açıdan ilmul insan diye isimlendirilen antropoloji ilmi, insanlara hakikat noktai nazarından bir bütünün parçaları mesabesinde bakmaktadır.

Daha sonra müellif antropoloji ilminin, hususiyle tarih ilmiyle, toplumların medeniyet ve kültürlerini inceleyen ilimlerle, kısacası insanlık tarihinin gelişim sürecini konu alan bütün ilimlerle ilgili ve alakalı olduğunu ifade ediyor ve daha sonra mevzuyu antropoloji ilmi ile psikoloji ilminin müşterek noktalarına getiriyor:

Psikoloji genel olarak insanları ve insanların yaşadıkları toplumları konu aldığından, bu noktada antropoloji ile benzerlik göstermektedir. Psikoloji ilmiyle antropoloji ilminin tarihi olarak ortak yönleri ve irtibatları vardır. Müellife göre, psikoloji ilminde çok önemli bir yere sahip olan frued’un, toplumla ilgilenen antropoloji ilmi üzerinde de çok ciddi tesirleri vardır. Dolayısıyla antropoloji ilmiyle alakalı araştırma yapanların belli ölçüde psikoloji ilmini, özellikle de toplum psikolojisini bilmelerinin gerektigini ifade ediyor. Zira toplumu konu alan antropoloji ilmi, toplumu oluşturan cemaat ve grupların ictimai yapısını, birbirleriyle münasebetlerini, siyasi durumlarını, inanç şekillerini ve iktisadi durumlarını mevzu edinir.

Daha sonra müellif çoğu hristiyan olan müsteşriklerden ve onların antropoloji ilmiyle alakalı çalışmalarından misaller vermek suretiyle mevzuyu genişletiyor. Müellif batılı müsteşriklerin hadiselere, metafiziğe kapalı maddi bir perspektiften baktıklarından dolayı, etraflarında cereyan eden hadiseleri anlamada ciddi manada zorluk çektiklerini, bir çoğunun etrafındaki hadiseleri doğru bir şekilde tahlil edemedigini söylüyor. Müsteşriklerin islama ve müslümanlara karşı kin ve nefret beslediklerini, Efendimiz(a.s.m)’a karşı hased duyduklarını, bu yönüyle objektiflikten uzak olduklarını ve ırkçılık psikolojisinden kurtulamadıklarını söylüyor.

Makalenin ikinci kısmında yazar, sosyoloji ve antropolojinin, İbni Haldun’la geliştiğini, İbni Haldun’dan sonra bir durağanlık yaşandığını söylüyor. Daha sonra Bîrunî’den bahsederek Biruni’nin antropoloji ilminin babası mesabesinde olduğunu, Biruni’den sonra gelen İbn-i Battûta ve Mesudî’nin de bu konuda ciddi gayretlerinin olduğunu aktarıyor.

Müellif mevzunun devamında islami antropoloji diye bir tabir kullanıyor. Müellife göre islami antropoloji, mültezim ve mütedeyyin olan müslüman alimler tarafından, islami toplumların araştırılması, bunun, müsteşrikler tarafından değil de, bizzat müslümanlar tarafından organize edilmesidir.

Müellif makalesinde islami toplumları şu şekilde tasnif etmektedir:

1- İslamın kendilerine ulaşmasıyla, müslüman olan ve nesilden nesile bu şekilde devam edegelen kabileler.

2- İslamı dünyanın dört bir tarafına ulaştırmayı kendilerine hedef edinmiş Osmanlı Devleti’nin katkılarıyla, islamın farklı mekanlarda intişarı neticesinde müslüman olan kavimler. Yazar Osmanlıyı tarif ederken الاسلامالثكنة في islamın kışlası, karakolu tabirini kullanıyor. Yazara göre, Osmanlı Devleti, kabîlevi ve bölgesel farklılıklara itibar etmemiş, her hangi bir kabileye veya cemaate aidiyet hissini söküp atmak için uğraşmıştır.

3-Dicle ve Nil nehri gibi büyük nehirlerin etrafında kurulan islami medeniyetler ve toplumlar.

4-Özellikle son iki asırda batıda oluşan islami topluluklar.

5-Son olarak islami cemaatler(Pakistan ve İran’daki islami cemaatleri misal veriyor.)

Yazar islami toplumları bu şekilde tasnif ettikten sonra, asrı saadette teşekkül eden ilk islami toplumu anlatmaya başlıyor. Efendimiz(a.s.m)’ın ilk islami toplumun oluşmasında, temel kaide ve ilkeleri belirleme mevzuunda, çok ciddi gayret sarfettiğini, bununla alakalı olarak toplumun farklı katmanlarına ulaşmada hemen hemen her yolu denediğini ve netice itibariyle de asırlara ışık tutacak bir toplum yetiştirdiğini anlatıyor. Efendimiz bu zor ve meşakkatli süreçte, aile reisi, umumi manada mürebbi, komutan, samimi bir arkadaş….v.s gibi bir çok özellik ve evsafı aynı anda kendinde bulundurarak, ilk islami toplumun teşekkül etme sürecini hızlandırmıştır.

Müellif makalesinin son bölümünde islami antropoloji tesis etmek ve bu alanda çalışmak isteyen müslüman antropologlara şu tavsiyelerde bulununuyor:

– Müslümanlara ve gayri müslimlere hitap edecek tarzda, Efendimiz’in hayatının yeniden gözden geçirilerek, özellikle de Efendimiz’in ictimai yönünü öne çıkaran eserler kaleme almak.

– İslami antropoloji alanında yapılan çalışmaları, dünya dillerine çevirme.

– İslam beldelerinde antropoloji ile ilgili yapılan çalışmaların tanıtılarak, daha geniş kitlelere ulaştırılmasını sağlama.

– Değişik islam beldelerinde ikamet eden müslüman antropologları ziyaret ederek tecrübelerinden istifade etme.

– Antropolojinin temelini insan ve ictimai hayat teşkil ettiğinden, toplumun farklı kesimlerine ulaşmak suretiyle, insanları daha yakından tanımak.

– Günümüzde islami bir toplum oluşturabilmek için müşterek plan ve projeler yapmak.

– Müslüman alimlerin insan, toplum, kültür, medeniyet, sosyal çevre…v.s gibi konularda kaleme aldıkları eserleri toplamak, nevinden tavsiyelerde bulunuyor.

Müellif, batılı yazar ve düşünürlerin islam toplumunda meydana gelen hâdiseleri çarpıtarak yorumladıklarını ve çoğu zaman bir islam beldesinde cereyan eden basit bir hadiseyi tamim ederek bununla islama zarar vermek istediklerini ifade ederek makalesini bitiriyor.

الآفاق التي يفتحها القرآن الكريم للبحث النفسي– Tevfik Muhammed İzzuddin

Müellife göre beşeri ilimlerle şeri ilimlerin beraberce ele alınıp mukayese ve müzakere edilmesi, insanları daha geniş ufuklara ulaştırır. Bu hakikati anlayan alimlerin eserlerinin hüsnü kabul gördüğünü ve daha geniş kitlelere hitap ettiğini ifade ettikten sonra bu tür eserlere bazı misaller vermektedir: İmam Gazali’nin ihyası ve cevahirul kuranı, Fahrettin Razi’nin mefatihul ğaybı, Beyzavi’nin envaruttenzili, İmam Zerkeşi’nin Burhanı bunlardan başka Sadık er-rafii, Abdurrezzak Nevfel, Vahiduddin Hâni… gibi isimler zikretmektedir.

Kuranı Kerim genel üslûbu içerisinde tabi hadiselerden bahsettigi gibi beşeri hadiselerden de, gaybi hadiselerden de bahseden ve böylece bütün asırlara hitap eden bir kitaptır. Bu açıdan kurana sadece bir ilim kitabı nazarıyla bakmak büyük bir hatadır. Çünkü kuranın bahsettigi bütün ilimler kuranın daha iyi anlaşılması için kuranın hizmetinde olan ilimlerdir.

Kur’ân-ı Kerim insanın psikolojik varlığından söz ederken en çok “Nefs” kavramını kullanmıştır. Sadece birkaç yerde geçen “ruh” kavramı ise, kullanıldığı yerlerin hiçbirinde insan kişiliğini vasfedici bir manada kullanılmamıştır. Belki de bu yüzden İslam toplumunda psikolojik güçler ve olayların bilgisi için İlmü’n Nefs tabirini kullanmak, günümüze kadar genel kabul gören bir adlandırma olmuştur. Bazen Kitabu’r Ruh ya da Kitabu’r-Ruh ve’n-Nefs veya Ahvâlü’n-Nefs, İlmu Ahvali’r-Ruh gibi kitap başlıkları ya da bölümlerine rastlamak da mümkün olsa da, bu tür kitapların genelde dinî kaynakların yanı sıra daha ziyade felsefî ve tasavvufî anlayışlara yer veren çalışmalar olduğu görülür.

Babanzade Ahmet Naim Efendi de, konuyla alakalı olarak, psikoloji ilminin karşılığı olarak ilmurruh veya ruhiyyat diye adlandırılmasının uygun olmadığını belirtir. Bunun yerine İslam dünyasında kelamcı ve felsefecilerin bu konudan bahseden psikoloji ile ilgili meseleleri nefis başlığı altında incelemiş olmalarına dayandırır ve şöyle der: “Zaruret olmadıkça selefin ıstılahını tebdile mahal yoktur.”

Konuyla alakalı Kuranın Altın ikliminde Kurandan psikolojik tahliller başlığı altında şu ifadelere yer verilmektedir:

“Psikoloji ilmi davranışlarına bakarak insanın iç dünyasını tanıma ve tahlil etme iddiasında olan bir ilim dalıdır. Bu ilme bizim tarihimizde önceleri “İlmu’r-ruh” denirdi ve o zaman bu ilim biraz daha insan ledünniyatını onun iç âlemini melekûtî yönünü incelerdi. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar olan son bir-iki asırlık dönemde “İlmü’n-nefs” son zamanlarda ise “Psikoloji” ve müteakiben “Modern Psikoloji” tabiri kullanılmaya başlandı. Peşinen ifade edelim ki ne bizim kendi ulemâmızın kullandığı İlmü’n-nefs veya İlmü’r-ruh ve ne de batılı ifadesiyle Psikoloji, Kur’ân’da arz edilen insan ledünniyatını onun metafizik anatomisini tam karşılayamamaktadır.
Evet Modern Psikoloji geliştirdiği onca sisteme ve metotlu çalışmalara rağmen Kur’ân’da olduğu ölçüde insanın içine girememiş ve onu tam anlamıyla keşif ve ifade edememiştir. O, bu hususta oldukça yaya kalmakta hatta yavan durmaktadır.”

Yazar bu sekilde bir giriş yaptıktan sonra, nefs kelimesinin Kuranı Kerimde kullanılan müşterek lafızlardan olduğunu, ve siyakına göre farklı bir çok manaya geldiğini söylüyor. Bunlardan bazıları şunlardır:

– Bir seyin zatı ve hakikati

– Hayatın kendisiyle kaim oldugu ruh

– İnsan hayra ve şerre yönlendiren mana

– İnsanin iç hayatı ve derunu

– İnsandaki ihsas ve idraki ayakta tutan güç

– Bazen de muayyen bir şahıs(h.z Adem gibi)

Kuranı Kerim’de farklı manalara gelen nefis kelimesini temel olarak 2 manaya irca etmek mümkündür: Bunlar da insan ve ruh kavramlarıdır.

Müellif nefisle alakalı iki önemli husus üzerinde daha duruyor: Tezkiyetun nefs ve hıfzun nefs. Kuranı Kerim ferdin nefsine, ruhi ve meleki yönüne zarar verecek her şeyden insanı nehy ediyor ve tezkiyeyi nefisde bulunmamasını emrediyor.

Makalesinin devamında islam fıtratı üzere doğan çocukların bu temiz fıtratlarının korunmasının da hıfzun nefse dikkat etmeyle alakalı olduğunu, hıfzun nefse dikkat eden kimsenin bir yönüyle cismini, aklını ve ruhunu muhafaza ettiğini ifade ediyor.

Kalbe gelen ve insanı hayra veya şerre yönlendiren havatırın, insana 3 yolla ulaştığını ifade ediyor: Bunlar ya fıtratın derinliklerinden süzülüp gelir veya şeytan tarafından insana ilka edilir veya başta anne baba olmak üzere ictimai çevre tarafından insana ulaşır.

Yazar daha sonra 4 çeşit nefisten bahsediyor: Emmare, levvame, mütezekkiye, mutmainne veya radiye. Bu nefis mertebelerinin insan için sabit olmadığını şartlara ve durumlara göre değişiklik arz ettiğini söylüyor. Bu mertebelerde mutlak bir istikrar olmadığından müellif bunlara hal diyor.

Son olarak yazar, kuran ayetlerinin insanlara yeni ufuklar kazandırdığını ve kuranın genel üslubu içerisinde, bunu gerçekleştirmek için önce fıtrattan başladığını, daha sonra sırasıyla tefekküre, iradeye, azimete vurgu yaptıgını ve netice itibariyle de meseleyi fiiliyata dökerek, adet haline getirmeyi hedeflediğini söylüyor.

المفاهيم النفسية الأساسية في القرآن الكريم و خطورة الاصطلاح -Hasan Şarkavi

Yazar makalesine ilmi alanlardaki gelişmeleri, batı nazariyelerinin tatbik edilmesine bağlayan, araştırmalarında batı nazariyelerini temel kabul edenleri tenkit ederek başlıyor. Ahlak, terbiye, psikoloji, antropoloji gibi beşeri ilimlerde batı kültürünün, batı felsefesinin temel kabul edilerek, islami nazariyeleri ihmal etmenin, ikinci plana atmanın, kendi sahip olduğumuz kültür zenginligini, kendi değerlerimizi bilmemeden kaynaklandığını ifade ediyor.

Yazar daha sonra Psikoloji ilmine ait mefhumların ancak kurani bir bakış açısıyla bakıldıgında tam olarak anlaşılabileceğini söylüyor.

Müellif psikoloji ilmini 2’ye ayırıyor: İslami temellerden beslenen psikoloji ilmi ve batı düşüncesinin hakim olduğu psikoloji ilmi. İslam psikolojisi kaynağı itibariyle ilahi olup kitap ve sünnete dayanmakta, batı psikolojisi ise tamamen şahsi ve zati düşünce ve safsataya dayanmaktadır. Hal böyle iken, nasıl olur da şahsi fikir ve düşüncelerden ibaret olan bir anlayış, kelamullah ve nübüvvet hakikatinden istifade ederek oluşan bir anlayışa üstün tutulmak istenir.

Yazara göre her bir ilimde merkezi konumu ihraz eden şey, o ilim dalıyla alakalı ıstılah ve terimlerdir. Bazıları kullanılan ıstılahların herhangi bir kıymetinin olmadığını, önemli olanın mana olduğunu söyleseler de, bir ilim dalıyla alakalı ıstılah ve terimlerdeki küçük bir boşluğun veya ihmalin o ilim dalının umumunu etkileyeceği ve mefhumların karışmasına sebebiyet vereceği unutulmamalıdır.

Daha sonra müellif islam psikolojisine ait bazı ıstılahları, batı psikolojisindeki karşılıklarını vermek suretiyle mukayese ediyor:

1-الزاجر: Bu kelime insanları hevalarına uymaktan ve meâsi irtikab etmekten men ederek, doğru yola yönlendirmek manasında kullanılan bir kelimedir. Batıda ise bu manada conscience kelimesinden me`huz الضمير kelimesi kullanılmaktadır. Bu tabir, psikoloji ve terbiye alanında araştırma yapan çoğu araştırmacının yanlış anlayarak hataya düşmelerine sebebiyet veren hatarlı bir tabirdir. Zira bu tabir, vicdan manasına gelen ve yanlız başına insanın doğru yolu bulmasına vesile olabilen şey manasında kullanılır. Bu ise bizim anlayışımıza tersdir. Çünkü insanın doğru yolu bulmasında, vicdan yalnız başına yeterli olsaydı Peygamberlerin gönderilmesine ihtiyaç kalmayacaktı. İşte bu misalde olduğu gibi, basit gibi görünen bir ıstılah akide yönünden bir çok sıkıntıyı beraberinde getirmektedir. Bu hatarlı tabirlerin yerine kullanılan الزاجر tabiri ise kurani bir tabirdir: والزاجرات زجرا ,ولقد جاءهم من الأنباء ما فيه مزدجر ayetlerinde olduğu gibi.

Ahmet Naim Efendi şuur ve vicdan hakkında şöyle bir mülahazasını nakleder: Consience kelimesi vicdan diye tercüme edilmektedir. Ancak vicdan kelimesi hayır ve şerri temyiz maksadıyla insana verilmiş bir hâssedir. İlmunnefs’de bunun yerine şuur kelimesini kullanmak daha uygundur. Ahmet Naim Efendi Felsefeciler ve İslam alimlerinin vicdan kelimesini genel olarak, kuvve-i natıka yada kuvve-i natıkanın bâtını anlamında kullandıklarını ifade etmektedir.

Ahmet Naim’in ifade ettiğine göre şuurun da 4 derecatı vardır:

Ecla, celi, hafi ve ahfa.

2-كظم الغيظ: Bu tabir de kurani bir tabir olup, sinirlendiğinde, öfkelendiğinde öfkesine hakim olmak, böyle zor bir durumda kendisini zaptedebilmek manasına gelmektedir. Böyle latif ve gayet derecede manalı bir tabir yerine modern psikoloji’de كبت ifadesi kullanılmaktadır. Bu kelime ise şuursuz bir şekilde bilinç altına atma, bastırma, sindirme gibi manalara gelmektedir. Müellif böyle kelimelerin uydurma kelimeler olmasına rağmen, bu ilimlerle uğraşanlar arasında hüsnü kabul gördüğünü, sıkça kullanıldığını teessürle ifade ediyor. Sabır veya kezmul ğayz gibi, Cenabı Mevlanın kazasına rıza gösterme, dünyanın darı imtihan olması gibi manalar ifade eden kelimeleri kullanmak varken, ne manaya geldiği belli olmayan kebt kelimesini kullanmak bu konudaki bilinçsizlik ve şuursuzluğu gösterir.

3-الفطرة tabirinin yerine kullanılan الحتمية tabiri ki, bu tabir de belirlenmişlik, zorunluluk, cebr, determinizm gibi manalara gelmektedir. Oysa ki bizim akidemize gore hiç kimse Cenabı Hakka cebr ile bir iş işletemez. Dolayısıyla bu mahzurlu tabir yerine fıtrat tabirinin kullanılması daha ihtiyatlıdır.

4-الدفع kelimesinin yerine kulllanilan الصراع kelimesi: def` kelimesi genel muhtevası içerisinde murunet, müsamaha, afvu safh manalarına gelen bir kelimedir.(ادفع بالتي هي أحسن ayetinde olduğu gibi). الصراع kelimesi ise, ferdî ve ictimai planda mücadele etme, birbirini ezme, carpışma manalarına gelir.

5-الرؤيا kelimesinin yerine kullanilan أضغاث أحلام ve حلم kelimeleri: حلم Efendimizin de ifade buyurdukları gibi şeytanidir.(الحلم من الشيطان) modern psikoloji ise, hulm ile rüyayı aynı manada kullanmaktadır. Oysaki biri rahmani digeri ise şeytanidir. Daha sonra yazar, İmam Nablusinin rüyaları, رؤيا البشرى, رؤيا التحذير, رؤيا أماني النفس şeklinde 3 kısma ayırdığını ifade ediyor.

Makalesinin sonunda yazar, modern psikolojide kullanılan bazı terimlerin islami litaratürdeki karşılıklarını vererek bunları kullanmanın daha ihtiyatlı olduğunu ifade ediyor:

1- Objektiflik manasına gelen الموضوعية yerine, islami bir terim olan الاستقامة kelimesini kullanma.

2-فلاسفة kelimesine mukabil الحكماء kelimesini kullanma.

3-الحرية kelimesine mukabil العبودية لله tabirini kullanma.

4-الفكر kelimesine mukabil التفكر

5-التنبؤ ve التحكمkelimelerine mukabil التسخير

6-الحدس(sezgi) kelimesine mukabil البصيرة kelimelerinin kullanılması islami litaratüre riayet adına önemlidir.

نحو علم نفس إسلامي – Hasan Muhammed Şarkavi

Yazar psikoloji ilminin yüzlerce tarifi yapılmasına rağmen net olarak bir tarifinin yapılamadığını, bu yüzden de, kimlik problemi yaşadığını ifade ediyor. İlmun nefs şeklinde tesmiye edilen psikoloji ilmi, nefsin farklı halleriyle, hasaisiyle alakalı bir ilimdir. Bu açıdan psikolojinin tam olarak anlaşılması nefis kavramının anlaşılmasına bağlıdır. Yazar bu şekilde nefis kavramından ve hasaisun nefsden bahsettikten sonra, etvarunnefsi(nefis mertebelerini) 7 kısma ayırmaktadır: Emmare, Levvame, Mülheme, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Kamile.

İnsan zihnine sürekli bir takım havatır ve ihsasat geldiğini, gelen bu havatırın şeytani, meleki veya rabbani olabileceğini ifade ediyor. Bu havatır ve ihsasatın şeytani, meleki veya rabbani olduğunu tefrik ve temyiz etmenin ancak nefsin bu mertebelerini aşarak kalp ve ruhun derecei hayatına yükselen kimselere müyesser olduğu ifade ediliyor.

Daha sonra bu mevzuyla alakalı sufilerin ve özellikle de Abdulkadir Geylani`nin görüşlerini naklediyor. Ve havatırı, melek tarafından insana geliyorsa ilham, şeytan tarafından geliyorsa da vesvese diye 2`ye ayırıyor.

Yazar devamında kalbin hastalıklarından bahsediyor ve bunlardan riya, gadab, gaflet, nisyan, vesvese, yeis, gurur, ucub ve hased hastalıklarını zikrediyor.

Yazar daha sonra hüzünden özellikle de sadıkların hüznünden bahsediyor. Hüznün modern psikolojide üzerinde durulan gam ve kederden farklı olduğunu, hüznün kalpten sadır olan inilti manasına geldiğini ve mümin için zadu zahire mesabesinde olduğunu, hüzünle insanın katı meratibde bulunacağını ifade ediyor.

Yazar makalesinin sonunda nakiller yaparak riyazetten bahsediyor: Riyazet nefsin müsbet bir şekilde terbiye edilmesinde, insandaki hasletlerin gelişiminde önemli bir unsurdur. Fesada meyyal olan nefis ancak riyazetle bu durumdan kurtulur. Abdulkadir Geylani Hz., nefsin 3 yolla fesada meyyal hale geldiğini söylüyor: Tabiattaki hastalıklar sebebiyle, alışılan bazı adetleri terk edememe neticesinde, bir de insana faydası olmayan, insan için malayani sayılacak musahebe, arkadaşlıklar sebebiyle.

Abdulkadir Geylani Hz. riyazetin ancak şu 4 marifete sahip olmakla tamam olabileceğini söylemektedir:

Marifetullah, marifetu aduvvillah, marifetu nefsil emmare bissu, marifetul amel.

İmam Gazzali Hz.’de hakiki riyazete nefsin heva ve heveslerine baş kaldırarak, kalbi ihlas ve sıdk ile işleterek ulaşılabileceği üzerinde duruyor.

Yazar, Abdulkadir Geylani hz. ve İmam Gazali hz.’nin bu hususdaki görüşlerini naklettikten sonra, netice olarak psikolojik rahatsızlıkların çözümünün tevhidden, zikirden ve sabırdan geçtiğini söylemektedir.

نحو نموذج للأمة –Hasan Langgulung *makale, ingilizceden arapçaya tercüme edilmiş.

Makalede islami bir bakış açısıyla insanın yaratılış serüveni, insanın toplumdaki yeri ve konumu, islami bir toplum oluşturmak için fertlerin muttasıf olmaları gereken vasıflardan bahsediliyor. Diğer bir ifadeyle Kuran’ın كنتم خير أمة أخرجت للناس şeklinde ifade buyurduğu, en hayırlı ümmet olmak için toplumun külli manada bir marifete sahip olması gerektiği üzerinde duruluyor. و قل رب زدني علما ayeti kerimesinde serlevha edilen müminlerin talip olmalari gereken marifete iki şekilde ulaşılabileceği ifade ediliyor: Muhtelif ilimlerin taallüm edilerek nefse mal edilmesi neticesinde, bir de doğrudan Cenabı Hakkın ilham etmesiyle. Bu iki yolla ulaşılan marifetle, hedeflenen ümmet olma yolunda ilerleme kaydedilir ve fikri açıdan gelişme ve olgunlaşma sağlanmış olur.

Daha sonra islamın ilk yıllarından bahseden yazar, sahabe ve tabiinin marifette derinleşmek adına bütün gayretlerini sarfettiklerini, ve onların bu gayretleriyle islami bir litaratürün oluştuğunu, günümüze kadar gelişerek bizlere ulaşan islami ıstılah ve terimlerin onların gayretleriyle bu şekle geldiğini ifade ediyor.

Makalede toplumlar, ilmi seviyelerine göre, ilmi toplum ve cahil toplum diye 2 kısma ayrılmaktadır. İlmi toplumların şeri ilimlerle ilgilendikleri gibi, fizik, kimya, matematik, tıp gibi tabi ilimlerle ve bir de antropoloji, tarih, iktisad, psikoloji, sosyoloji gibi insani ilimlerle ilgilinmeleri gerektiği, ancak bu durumda ilmi bir toplumun oluşabileceği ifade ediliyor.

Müellif bilimsel gelişmeler mevzuunda, tabi ilimler alanında ve bilimde uygulanan yöntemlerin esnekliği ve çağa hitab etmesi mevzuunda kuhn’dan etkilendigini söylüyor. Kuhn’a göre bilimle uğraşanlar, bilimde varılan en son aşamayı daima varılabilecek en son ve en mükemmel aşama olarak gösterme temayülündedirler. Bu ise yanlış bir anlayışın neticesidir. Kuhn’a göre, İnsanlık için neyin doğru, neyin yanlış; neyin ilerleme neyin gerileme olduğunu belirleyen yalnızca bir yöntem değil, içinde bilimle uğraşılan dünyanın, toplumun ve tarihin koşullarıdır.

Daha sonra müslümanlar arasındaki ihtilaflara değinen yazar, bu ihtilafların büyük kısmının furuata dair meselelerden kaynaklandığını, kuran ve sünneti sahihaya müracat edildiğinde, bu gibi basit ihtilafların ortadan kalkacağını, Kuran’da ve sünnette toplumu ilgilendiren her türlü meseleye makul çözüm yolları gösterildiğini söyledikten sonra, hususiyle modern asrın problemlerinin çözümünün ancak bu yolla mümkün olabileceğini ifade ediyor.

Yazar makelesinin sonunda ümmet kavramıyla alakalı mülahazalarını nakletmektedir: Ümmet kavramı, belli bir toplumu veya kabileyi değil, bir çok toplum, grub ve farklı unsuru çatısı altında toplayan bir kavramdır. Bu açıdan bu kelime kullanılırken dikkatli kullanılmalı, ümmet denilince islam çatısı altındaki bütün insanların kastedildiği unutulmamalı, diğer dillere çevirilirken de ümmet şeklinde aslı korunarak çevrilmelidir. Bir diğer açıdan ümmetin, “لتكونوا شهداء على الناس” ayetinde ifade buyurulduğu üzere, insanlara şehadette bulunmak gibi bir vazifesi olduğundan, bu kavram diğer ümmetler ve milletlerle de alakalı bir kavramdır. Bu açıdan ümmet kavramının islami yönü olduğu gibi, ictimai yönü de vardır.

مراحل النمو الإنساني و مطالبها التربوية– Şadiye Ahmet

Makalede insan hayatının farklı dönemlerden oluştuğu ve bu dönemlerin kendi içerisinde bir bütünluk arz ettiği, birbirinden kopuk olmadığı, insan mefhumunun anlaşılabilmesi için bu dönemlere külli olarak bakmak gerektiği ifade ediliyor. Yazar insan hayatını teşkil eden bu merhaleleri haml, tufulet, teeddüb, bülug(teklif), şebabet, kühûlet ve son olarak da şeyhuhet merhalesi olarak tasnif ediyor ve bunları izah ediyor:

1-Haml, yani insanın anne karnındaki dönemi: Bu dönemle alakalı ceninin anne karnında geçirdigi nutfe, alaka, mudga, muhallaka ve gayri muhallaka gibi farklı safhalar anlatılıyor. İslamın insan sağlık ve sıhhatine daha anne karnındayken ihtimam gösterdiği ifade ediliyor.

2-Çocukluk dönemi: Psikoloji ilmi bu merhaleyi 2 kısma ayırıyor:

– Doğumdan 2 yaşınfa kadar devam eden mehd(beşik) dönemi.

– 2 yaşından 6 yaşına kadar devam eden dönem. Bu tasnif modern psikoloji ilminin tasnifidir.

İslama göre ise çocukluk devresi doğumdan 7 yaşa kadar olan dönemi kapsar.

İslam dininde diğer dinlere nazaran çocuğa daha fazla değer atfedildiğinin üzerinde duran yazar, çocuğun kulağına ezan ve kamet okunması, çocuğa tahnik yapılması, akika kurbanı kesilmesi, güzel bir isim konulması, başının traş edilmesi, sünnet edilmesi, emzirilmesi gibi islam dinindeki uygulamaların, çocuğa verilen değerin bir tezahürü olduğunu ifade ediyor.

Çocuğun cisim, his, idrak, lügat ve akıl yönünden gelişiminin tufulet döneminde olduğunu, hususiyle bu dönemin iyi degerlendirilerek, çocuğun hayata hazırlanması gerektiği ifade ediliyor.

3-Teeddüb dönemi: 7 yaşından başlayıp ergenlik dönemine kadar devam eder. Bu dönemde çocuğun soru ve sorunlarının ciddiye alınıp, ona aklen ve mantıken tatmin edici cevaplar verilmesi gerekir.

4-Ergenlik dönemi: Bu dönem çocuğun aldığı islami terbiyenin karakter haline geleceği dönemdir. İslami yükümlülükler ve mesuliyetlerin başladığı, helal ve haramın birbirinden tefrîku temyiz edilmesi gereken dönemdir.

5-Gençlik dönemi: Evlilik gibi insan hayatında çok önemli hadiselerin yaşandığı dönemdir. Bu dönemde gençlere, anne ve babalarına iyilik yapmaları, ihtiramda bulunmaları, sıla-ı rahim, komşu hakları gibi meselelere riayet etmeleri gerektiği anlatılır. Ayrıca islam dini bu dönemde gençleri ilmi meselelerde teemmül ve tefekküre teşvik etmektedir.

Sonuç olarak insan nefis, akıl ve cisimden oluşan bir varlıktır. İslam sağlam bir toplum oluşturabilmek için insanı bu 3 yönü itibariyle düşünerek hayatının her bir döneminde, her bir merhalesinde insana farklı yollara tevessül etmesin diye bir yol haritası çizmiştir.

Bütününü okumak için metni indiriniz