Posts Tagged ‘Adanmışlar’

NEFSİN OYUNLARI VE KALB SELAMETİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

İnsandaki bozulma da düzelme de kalbde başlar. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şunu iyi biliniz ki cesette bir et parçası vardır, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur; o bozulunca beden de bozulur. İşte o kalbdir!” (Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107) hadisleriyle kalbin önemine dikkat çeker. Nasıl ki maddî kalbin ritmi, ahengi ve sıhhati bütün bedeni etkiliyorsa, manevî kalb de bunun gibidir. O, temiz ve sıhhatli olursa manevî ve ruhî hayatımız sağlam, Allah’la münasebetimiz de güçlü olur. Aynı şekilde kalbde başlayan bir bozulma ve deformasyon, manevî ve ahlakî hayatımızı da bozar.

Kalb kadar hızlı değişen ve başkalaşan başka bir organ yoktur. Kalbe “kalb” denmesinin sebebi de budur. Zira Arapça’da kalb kelimesinin kökü olan “ka-le-be” fiili, bir şeyi değiştirmek, döndürmek, çevirmek, ters yüz etmek gibi anlamlara gelir. Kalbin, iyiliklere yönelmesi de, kötülüklere yönelmesi de çok kolaydır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok yaptığı dualardan biri şudur: يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, kader 7; İbn Mâce, duâ 2) Keza Kur’ân-ı Kerim’de de bize şu dua talim edilir: رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً “Ey Kerim Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8)

Bu kadar dönme ve başkalaşma potansiyeline sahip olan kalbin, din ve imanda, hak ve hakikatte sabit kadem olmasını, ibadet ü taate yönelmesini istemek gerçekten çok önemlidir.

Farsça’da “dil” kelimesinin bir manası da kalbdir. Edebiyatımızda bu anlamda çok kullanılır. Mesela, “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan” derken kalb kastedilir. Esasen insanın konuşmasına akseden sözler, kalbde gizli olan manaların yansımalarıdır. Dilin vazifesi, kalbe tercüman olmaktır. Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir sahibi olabilirsiniz. Üslûbun nezaheti kalbin temizliğini gösterdiği gibi, kabalık ve huşuneti de kalbin fesadına delalet eder. Dahası, kalbde başlayan bozulmanın zihne de etki edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür. Kalbleri kararan veya ölen insanlar, düşünce planında da iflas eder, mantık ve muhakeme felci yaşarlar.

Cenab-ı Hakk’ın bizimle olan münasebeti de kalbin O’nunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır. Bu sebeple, şayet bir kısım felâketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa kontrol etmemiz gereken ilk şey, Allah’la münasebetimiz olmalıdır. Acaba ortaya çıkan güzellikleri nefsimize mi mâl ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlâs ve samimiyetimizi koruyamadık mı? Acaba Rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte kusur mu ettik? Acaba bir beyt-i Hudâ olan kalbimizi dünyevî alâkalar mı kapladı?

Allah bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde aşkın lütuflarda bulundu. Şayet bunların devam ve temadi etmesini istiyorsak Allah’la kalbî alâkamızı güçlü tutmalıyız.

Siz kendinizden emin misiniz?

Şundan emin olmalıyız ki Allah, kendi dost dairesi içinde bulunanları hiçbir zaman zayi etmemiştir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekkeli müşriklerin kendisine verdikleri eza ve cefa karşısında ağlayan kızı Hz. Fatıma’ya şöyle mukabelede bulunmuştur: “Ağlama, Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 3/169) Çünkü O, kendinden, kendi vefa ve sadakatinden emindi. Sağlam bir yerde durduğuna inanıyordu. Ölesiye yaptığı peygamberlik vazifesi karşısında hiçbir bedel beklentisine girmemişti.

İşte önemli olan da budur. Eğer siz de samimiyetinizden, adanmışlığınızdan eminseniz endişe etmenize gerek yoktur. Fakat işin içine kendi arzularınızı, şahsi beklentilerinizi, indî hesaplarınızı, cismanî ve bedenî duygularınızı karıştırıyorsanız; yaptığınız hizmetleri kendinizi anlatma ve öne çıkarma adına bir basamak hâline getiriyorsanız; makam, mansıp, pâye, alkış, takdir, görünme gibi mülâhazalarınız işin içine giriyorsa işte asıl endişe etmeniz gereken durum budur. Şunu unutmamalısınız ki peygamber yolunda yapılan işlerin en küçük bir kirliliğe tahammülü yoktur. Bir damla pis şey onun içine karışacak olsa kirletir.

Adanmışlar, değil kendi ülkelerini, dünyayı kurtarma pahasına bile olsa dünyevî mülâhazalara girmemeli, kalblerini bu gibi şeylerle kirletmemelidirler. En büyük dinamikleri adanmışlık ve beklentisizlik olan insanlar, bu değerlerini dünyaya ait bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. İtibarlarına laf getirecek hiçbir adım atmamalıdırlar. Hizmet için çıktıkları yolda işin içine kendi çıkarlarını karıştırmamalı, yaptıkları güzel işleri çıkar çarkına bağlamamalıdırlar.

İnsanlığa hizmet etme yolunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini bize gösteren kimseler nebilerdir. Nebilerin ve onların sadık temsilcileri olan sıddıkların yol ve yöntemi önümüzdedir. Bunun dışındaki yollara “yolsuzluk” denir. O ana caddenin dışına çıkan insan, hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğun içine girebilir. Ve yolsuzluk insanı bir yerde güldürse bile, onun karşısına çıkaracağı şeylerle bir gün öyle bir ağlatır ki “Bunlarla karşılaşacağıma keşke ölüp gitseydim de toprak olsaydım!” dedirtir. Keşke şu meret dünyayı dünyaya bakan cihetiyle unutabilseydik. Unutmayanlar kendilerine yazık ettiler, milletin canına okudular.

Dünyalık şeyler gelip geçicidir. Kalıcı olan ise imandır, salih amellerdir. Âyetin ifadesiyle, ahirette insana fayda sağlayacak tek şey kalb-i selimdir. İnsan, yaptığı salih amellerin bu dünyada karşılığını görmeyi düşünmemeli. Gördüğü takdirde samimiyet ve ihlasının zedelenmesinden endişe etmeli. O, bütün hesaplarını Allah’a bağlı götürmeli. Âyet, “Allah, kuluna yetmez mi?” buyuruyor (Zümer suresi, 39/36). Evet, Allah bize yeter. Niye gözümüzü başka şeylere dikiyoruz? Bu, dünyaya ait imkanları değerlendirmeme demek değildir. Fakat dünyaya ait her ne ile iştigal edersek edelim, hepsinde mülâhazalarımızı gözden geçirmeli ve hep rıza-i ilahi peşinde olmalıyız. Allah’ın hoşnutluğu bulunmayan işleri yapmaktan Allah’a sığınmalıyız. Şunu unutmamak gerekir ki şayet bir gün dönen çarklarınız zarar görür veya durursa Allah’ın razı olmadığı şeylere vize verdiğinizden durur.

Yaşatma Davası

Bizim davamız, yaşatma uğruna, yaşamayı terk etme davasıdır. Şayet Allah bir topluma yeniden neşvünema gücü verecek, onlara yeni bir diriliş nasip edecekse, varsın bizi de bu yolda gübre olarak kullansın. Başkaları için tastamam var olabilmek, büyük ölçüde kendinden sıyrılmaya bağlıdır. Belli menfaatlere, belli çıkarlara bağlı olarak hizmet eden, dünya peşinde koşan insanların samimi olarak insanlığa hizmet ettikleri katiyen düşünülemez. Adanmışlar hangi işe talip olursa olsunlar, yaptıkları işi dünyevî bir geri dönüşe bağlamamalıdırlar. Onlar iğne gibi olmalı, kendileri üryan kalsa da sürekli başkalarının yırtığını dikmeye çalışmalılar. Veya mum misali, kendileri yanma pahasına başkaları için ışık kaynağı olmalıdırlar.

Şunun iyi bilinmesi gerekir ki öbür âlemin zenginliklerine nail olmak, bu âlemde cismanî ve nefsanî olan şeylerin elin tersiyle itilmesine bağlıdır. Bu âlemde kullandığımız nimetler, zevkler, lezzetler bir yönüyle öbür âlemde size verilecek olan nimetlerin tüketilmesi demektir. Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti buna işaret eder: أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safâ sürdünüz.” (Ahkâf sûresi, 46/20)

Allah bazılarının rızkını genişletebilir, onlara farklı imkânlar bahşedebilir. Fakat insan böyle bir durumda bile hayat standartlarını değiştirmemeli, dünyada bir misafir olduğunu unutmamalı, her şeyi burada yiyip bitirmemelidir. Büyükler büyüklükleri ölçüsünde buna dikkat etmiş, çok sade ve müstağni bir hayat yaşamışlardır. İlle de örnek arıyorsanız, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakın. O, ne peygamberlikten önce ne peygamberliğe adım attığı dönemde ne de ganimetlerin ayağının ucuna kadar geldiği dönemde çizgisini hiç değiştirmemiştir. O’nun sadık temsilcilerinin tavrı da aynı olmuştur.

İşte bu istiğna kahramanlarıdır ki çevrelerinde ciddi bir güven atmosferi oluşturmuş ve inandırıcı olmuşlardır. Peygamber yolunu takip etmeyenlerin, sahabe gibi yaşamayanların onların davasını temsil edebilmeleri mümkün değildir. Bunlar dünyada veya ahirette mutlaka tedip göreceklerdir.

Evet, bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir. Örnek alacağımız insanlar da onlar olmalıdır. Başkaları bizi ilgilendirmez. Herkes kendi düşüncelerinin ve yaşantısının hesabını Allah’a kendisi verecektir. Biz kendimize bakmalıyız. Dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği, avcının üç peş dane ile kuşları ağa düşürmesi gibi dünyanın da göz kamaştırıcı güzellikleriyle taliplerini ağa düşürdüğü bir dönemde, Allah davasına omuz vermiş adanmışların kararlı durması ve sabitkadem olması gerekir. Onlar imkânlarının kıt olduğu zamanlarda nasıl yaşamışlarsa, dünyanın kendilerine gülmeye başladığı demlerde de aynı tavırlarını korumak zorundadırlar.

Dilerim bu ruh ve mana, arkadan gelen nesiller tarafından tam temsil edilir. Dünya onların başını döndürmez, bakışlarını bulandırmaz. Mala-mülke esir olmazlar. Kendilerini dünya metaına ipotek etmezler. Arkadan gelecek nesiller tarafından tel’ine sebep olabilecek şekilde davranmazlar. Bilakis ortaya koydukları müstakim hayatları ve hayırlı hizmetleri sayesinde arkadan gelenlere bir yâd-ı cemil bırakırlar. İnsanlığa hizmete kendini adamış insanların arkada kalıcı eserler bırakabilmelerinin yolu, peygamber yolundan ayrılmamalarıdır. Yoksa Harun olarak yola çıkıp daha sonra Karunlaşan kimseler bir gün hazineleriyle birlikte yerin dibine batırılır ve lanet ile anılırlar.

Bir Kalbde İki Muhabbet Olmaz!

Kaymaların çok yaşandığı bir yerde, yere dikkatli basmadıkları takdirde, hiç kaymayacak kimseler bile, kaymaya maruz kalabilirler. Dolayısıyla herkesin dünya peşinde koştuğu, zevk u safa sürmek için yaşadığı, elde ettiği imkânları kendi çıkarları adına kullandığı bir dönemde çok daha hassas ve temkinli yaşamak zorundayız. Herkesin kaydığı, herkesin bir şeyler aparıp kopardığı, herkesin harıl harıl makam ve mansıp peşinde koştuğu bir dünyada dikkatli yaşamazsanız siz de bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesirinde kalabilirsiniz. Daha da kötüsü onların yaşamlarını normal görerek siz de onlar gibi olmayı mahzursuz sayabilirsiniz ki işte bu bizim için büyük bir felaket olur. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, ahirette herkes kendi amel, davranış ve düşünceleriyle baş başa kalacak, buna göre muamele görecektir.

Evet, hemen her gün türlü hile ve hud’alarla karşınıza çıkacak, olmayacak şeyleri size güzel gösterecek, bunlarla sizin başınızı döndürecek ve sizi arkasından sürükleyecek nefsin elinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Her defasında onun manevralarından sıyrılma adına alternatif yollar geliştirmeniz gerekir. Bu yüzden çok büyük veliler dahi sürekli nefs-i emmareden şikayet etmişlerdir. Çünkü o, şeytanın, sürekli insana müdahale etme ve ona vesvese vermekte kullandığı bir mekanizmadır. Şeytan, bu mekanizmayı işletmek suretiyle insan üzerinde tesir icra eder. İşte şeytan ve nefsin ortaklaşa oluşturdukları bu tesiri kırabilme adına insanın her gün mücadele etmesi ve nefsini arındırmaya çalışması gerekir.

Allah için yapılan işlerin içine başka hiçbir şey karıştırmamak lazım. Allah’a karşı ortaya koyduğumuz bütün amellerimizi vicdanın kadirşinas terazilerinde tarttıktan ve çok ciddi bir kalibrasyondan geçirdikten sonra O’na sunmalıyız. İşin içine nefse ait bir kısım şerarelerin girip ubudiyet hayatımızı kirletmesine müsaade etmemeliyiz. Allah’ın rızasına uymayan her ne olursa olsun, onun başına bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmeliyiz. Kur’ân’ın emri gereğince sürekli istikamet peşinde koşmalı, sırat-ı müstakimde kalmaya çalışmalıyız. Yoksa bir kere nefs-i emarenin karanlık patikalarına girecek olursak, o kadar çok trafik kazası yaşarız ki iflahımız kesilir. Sonrasında ne kadar uğraşsak da bir kısım kırık ve çatlakları tamir edemeyebiliriz. İyisi mi en başından bu konuda çok kararlı duralım.

Şayet biz bu konuda ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyduktan sonra elimizde olmadan yine de işin içine bize ait bir kısım şeyler karışırsa Rabbimizin, bunları bizim acz ve zaafımıza binaen af ve mağfiret buyuracağını ümit ederiz. Ne var ki lakayt ve laubali tavırlar takınan ve her şeyin en mükemmelini yapıyormuş havasına giren insanlar için aynı hüsnüzanda bulunmak kolay değildir.

Dünyevilik ile uhreviliğin tamamiyet içinde bir arada bulunması çok zordur. Halk deyimiyle iki karpuz bir koltukta taşınmaz. Bir kalbde iki muhabbet olmaz. Bu konuda insan kendini aldatabilir. Dinime hizmet ediyorum, milletime ve insanlığa yararlı işler yapıyorum düşüncesiyle kendini öne çıkarabilir. Kendi kaprisleri, kendi beklentileri işin içine girebilir. Her beklenti de insanın ruh dünyasına düşmüş bir güve gibidir. Er geç onu yer bitirir. Müslümanın sonunu, düşmanlarının gücü değil, işte bu beklentileri hazırlar. Dünyaya ait her bir beklenti insanın elini kolunu bağlar, Allah’ın hür olarak yarattığı insan, kendi eliyle kendini esir hâline getirmiş olur. Dolayısıyla -Allah muhafaza- kazanma kuşağında kaybedebilir.

Bu itibarladır ki hayatın farklı birimlerinde koşan arkadaşları manevi olarak sürekli beslemek gerekli. Onların kendi değerlerinden, ana mefkurelerinden kopmalarına, zaaflarının esiri haline gelmelerine, kalb ve kafalarını başka şeylere kaptırmalarına meydan verilmemeli. Tevehhüm-ü ebediyetin, tûl-i emellerin, Hücumat-ı Sitte’de zikredilen-zikredilmeyen daha başka arzu ve heveslerin onları esir almasına müsaade edilmemeli. En azından haftanın belirli günleri bir kuyunun başına geçip, bu tatlı su kaynağından kovalarını doldurmaları sağlanmalıdır.

Canlı Yayınlanan Bamteli: Tiranlar ve Adanmışlar

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli (Berâat Kandili-Özel) sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Hizmet Hareketi’nin şiarı, insanlığa hizmet olduğu gibi sünneti ihyaya da hizmettir.

*İnsan bir meselede ısrarlı olur ve gereğini yürekten eda ederse, Allah (celle celaluhu) birini bin etme adına ona “bast-ı zaman”lar da lütfedebilir.

*Hazreti Üstad’ın dediği gibi, dua külliyet kesbettiğinde kabule karîn olur. Izdıraplar da külliyet kesbettiğinde muzdariplerin ızdırapları zâil olur; muztarların ıztırarları son bulur. Şu halde insanlığın, ehl-i imanın ve kardeşlerimizin ızdıraplarını yüreklerimizde duyarak Cenâb-ı Hakk’a hep birden yakarmak lazımdır.

*Teheccüd kılıyorsunuz, zannediyorum. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun size emanet ettiği bir sünnet. Bu namaz, hususiyle toplumumuz içinde öldürülmüştür. Hizmet Hareketi’nin vazifesi, insanlığa hizmet olduğu gibi sünneti ihyaya da hizmettir.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ümmetine emanet ettiği şeyleri ihya etmeye de hizmet.. yeniden sünnet abidesini ikame etmeye de hizmet… Zannediyorum, bu dairede teheccüd namazı kılmayan çok azdır.

*Regâib, Mirac, Berâat, Kadir, Ramazan gibi eşref gün ve gecelerde Cenâb-ı Hak hususi teveccühte bulunur. O hususi teveccühe karşı sizin de hususi teveccühle mukabelede bulunmanız lazım. O teveccühü kendi hesabınıza bir hüsran dakikalarına, hüsran saatlerine çevirmemeniz lazım. Bu, şahsî hayatımız adına çok önemli olduğu gibi aynı zamanda toplum hayatımız adına da çok önemlidir.

 Basiretsizlik ve gaflet değilse, hıyanet-i vataniye, emanete ihanet!..

*Bugün İslam dünyası kan kusuyor. Allah’ın günü yok ki biz birkaç tane şehidin şehadetiyle ürpermiş olmayalım. Televizyonda sadece haberlere bakıyorum, bazı gün de “Artık açmayın!” diyorum; “açmayın, çünkü gönlüm tahammül etmiyor orada ananın ağlamasına, kardeşin ağlamasına.”

*Burada dönüp şunları da diyebilirsiniz: Belli bir dönemde ülkenin dört bir yanının cephanelik haline gelmesine göz yumanların ve şekavet şebekesinin, korkunç bir terör örgütünün, Allah belası bir organizasyonun bu işleri yapmasını görmeyenlerin kör gözlerine sokulsun. Bunu göremedilerse, işin doğrusu bunların en küçük bir dairede bile bir toplumu idare etmeye kabiliyetleri yok, bunlar kabiliyetsiz insanlar demektir. Yok, görerek bunu yaptılarsa, o da ülkeye, vatana hıyanettir; hıyanet-i vataniye sayılır bu.

*Alvarlı Efe Hazretleri şöyle der: “Acib bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.” Dünyayı böyle bilin ve ona o kadar teveccüh edin. Yüzleriniz her zaman ahirete müteveccih olsun. Hani Türkçe bir atasözü var ya; “El işte, göz oynaşta” derler. Eliniz bir yönüyle burada olsun, fakat gözleriniz ötede olsun; Allah Rasûlü’nün izinde olsun; Cenâb-ı Hakk’ın rızasında olsun. Böylesine “el işte göz oynaşta”; dünyaya dünya kadar, ukbâya ukbâ kadar; fânîye fânî kadar, bâkîye de bâkî kadar.

 Sürüler, çobanı İbrahim Ethem yapıyor; o zavallı da kendini gerçekten İbrahim Ethem zannediyor.

*İnsanları tiranlaştıran, onları “dediğim dedik” bir diktatör haline getiren, büyüklük, kibir, gurur, servet, sözünü dinletme zehirlenmesiyle zehirleyen şeyler alttaki kimselerin sürü haline gelmesine bağlıdır. Dün başka bir söz, bugün başka bir söz. Bir günde iki beyanlarını yan yana koysanız, iki beyanları içinde sekiz tane tenakuzla karşı karşıya kalırsınız. Dün söver, küfrederler, Nemrud’un yerine, Firavun’un yerine koyarlar; ertesi gün de Hızır derler.

*Sürüler, çobanı İbrahim Ethem yapıyor; o zavallı da kendini gerçekten İbrahim Ethem zannediyor. Sürüler, çobanı Fatih görünce, o zavallı vandal da kendisini gerçekten Fatih zannediyor. Alkışlıyorlar, dahasını istiyor; alkışın, takdirin “Hel min mezid”i (Daha yok mu?) peşinde koşuyor.

*Şeytan bile bazı insanların hile ve desiseleri karşısında hayrette kalmıştır dense sezadır. O hilebazlardan biri de Firavun’dur. Şeytan bir gün Firavun’a “Utanmıyor musun, şu yaşa geldin, bir ayağın çukurda, hâlâ ‘Ben sizin rabbinizim!’ diyorsun?” demiş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız…” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar… Firavun’a, “Bu ne?” diye sorunca, “İşte ben bunlara her hükmümü geçiriyorum ama Musa ve kardeşi Harun’a yıllardır bu türlü hiçbir dediğimi yaptıramadım!” demiş.

*İşte Firavunları tiranlaştıran sebeplerin belki de en müessiri insanlardaki bu ruh sefaletidir. Kur’an ifadesiyle, Firavun, kavmini hafife aldı, “Sadece Ben!” dedi, onlar da itaat ettiler. Egoizmanın üstünde, egosantrizmanın üstünde, tamamen narsist olarak hareket etti.

 Hayatını hep “Lâ”da geçiren kimseler, sonuçta “illallah” diyemeden, meseleyi Allah’a bağlayamadan yuvarlanıp giderler.

*Böyle olanlar mutlak manada zehirlenmişlerdir. Kimsenin gücü yetmediğinden dolayı bunlar tımarhaneye sevk edilemez ama zehirlenmiştir bunlar. Deli değil, bunlar zırdelidirler; hatta halk ifadesiyle zırzır deli, bir delinin ifadesiyle de hınzır delidirler. Fakat tutup bunları bir akıl hastanesine, bir psikiyatriste götüremezsiniz, gücünüz yetmez buna. Götürseniz bunların gerçekten yüzde yüz deli oldukları ortaya çıkacaktır. Firavun Amnofis böyle bir deliydi ve cinnetiyle boğuldu gitti. General Abdülkasım böyle bir deliydi. Cinnetiyle boğuldu gitti. Saddam da böyle bir deliydi.

*Bir gün kader, ipini Saddam’ın boynuna da taktı. O manzarayı görünce, öyle bir zalime karşı bile içime acıma hissi geldi. Pişman olmuş o dakikada, kelime-i tevhidi söyleyecekti. İp birden bire hızlı çekildiğinden dolayı “Lâ” dedi, “Lâ”da kaldı; “illallah”a geçemedi. Hayatını hep “Lâ”da geçiren kimseler, sonuçta böyle “illallah” diyemeden, meseleyi Allah’a bağlayamadan yuvarlanıp gideceklerdir.

*Bütün tiranlar halkın değerlerine saygı gösteriyor gibi davranırlar; İbn-i Selûl’ün çocuklarıdır bunlar. Ön safta dururlar, ilk kalkarlar, merdivenden aşağı inerken sağlarına sollarına bakarlar, alkışlanma beklerler. Orada bir sürü beyan, beyan, beyan, beyan… Cemal Abdünnasır da öyle yapardı; camiye öyle gelir, öyle girer, oradan öyle çıkardı.

 Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hadiseler hiç değişmemiş, sadece tiranların isimleri ve bir de sürülerin adları değişmiş; beyaz vadinin koyunları, siyah vadinin koyunları…

*Şimdi meseleyi bir kere daha Amnofis’e götürün, sokaklarda meleyen, böğüren, bağıran insanlarla değerlendirin ve sonra şu bahsettiğim tiranlar zinciri içinde dolaşın, günümüze doğru gelin. Göreceksiniz ki tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hadiseler hiç değişmemiş, sadece tiranların isimleri ve bir de sürülerin adları değişmiş. Beyaz vadinin koyunları, siyah vadinin koyunları, falan yerin dilsiz şeytanları, filan yerin dilsiz şeytanları… Öyle dilsiz şeytanlar ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun nam-ı celilinin bir bayrak şeklinde dalgalanmasını istemeyecek kadar temerrüde kendilerini salmışlar. Bugün, Devlet-i Aliyye döneminde bile yapılamayan bunca şeyi yapan insanları “terör örgütü” olarak gösterme küfranı, dalaleti, sapıklığı ve densizliği icra edilmek suretiyle ayrı bir tiranlık sergilenmektedir.

*Fakat tiranlar tiranlıkta, zalimler zalimlikte ısrar ederlerse, Allah başka şekilde öyle bir tokat aşkeder ki, nereden geldiğini bilemezler. İki kere iki dört eder mi etmez mi, ben hep bu mevzuda şüphe taşımışımdır. Fakat bir zalimin bir gayyaya yuvarlanacağı mevzuunda hiçbir tereddüdüm olmamıştır. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” Bugün olmasa bile yarın zebaniler ellerini onların yakalarına takacaklar; teker teker o yaptıkları üç bin tane yalanın, üç bin tane iftiranın, üç bin tane tezvirin, üç bin tane tenakuzun hesabını bir bir soracaklardır.

*Siz hizmetlerinizi katlayarak, cehdinizi artırarak yolunuza devam edin. Daha güçlü bir formasyonla -Allah’ın izniyle- hizmetinize yoğunlaşın. Nam-ı celil-i Muhammedi’yi, milli değerlerimizi dünyanın dört bir yanına duyurmak için çalışın. Müslümanlığın şu bu olmadığını gösterin. Evet, Müslümanlık Işid değil, Boko Haram değil, el-Kaide değil, en-Nusra değil, eş-Şebab değil, PKK değil… Müslümanlığın bunlar olmadığını göstermek, bugün Müslümanlık adına yapılması gerekli olan en önemli şeydir.

*İster bu terör örgütleri isterse de onlara müsamahayla bakan kimseler, her iki kesim de İslam dünyasının o dırahşan çehresini kirletmiştir. Yapılan davranışlar adeta bir zift gayyasından dışarıya doğru fışkıran, feveran eden ziftler gibi, İslam’ın mübarek çehresini kirletmiştir. Bu kirleri yıkamak Hizmet Hareketi’ne ve Hizmet Hareketi’ne arka çıkan hizmet hareketlerine, adem-i merkeziyet esprisine bağlı, bütün dünyadaki hizmet hareketlerine düşüyor.

 Siz, Allah’ın size verdiği nimetlerle ahiret yurdunu peylemeye bakın. Kendinizi satarak, bir ev, bir villa, bir gemi peylemeye kalkmayın.

*Hızınıza hız katarak yürüyeceksiniz. İçeriye atacaklarmış; dünyanız gitse bile sizin ahiretiniz var, Allah’ın izni ve inayetiyle. Siz, Allah’ın size verdiği nimetlerle ahiret yurdunu peylemeye bakın. Kendinizi satarak, bir ev, bir villa, bir gemi peylemeye kalkmayın. Bu size karşı saygısızlıktır; siz öyle basit alınır, verilir, satılır mahlûk değilsiniz. Cennet bile sizin karşılığınız olamaz. Sizin dilbeste olacağınız bir şey varsa, o da Allah rızasıdır.

*Beklentilere bağlı hizmetler devamlı ve kalıcı olamaz. Beklenti, hizmet adına bünyeye düşmüş bir güve gibidir. Beklenti, biraz evvel anlatılan tiranları kemirip tükettiği gibi, insanı yer bitirir. Onun için, sizin en büyük sermayeniz adanmışlıktır, en kuvvetli yanınız adanmışlıktır, en takdire şayan yanınız yaşatma duygusuyla yaşamanızdır.

*Yaşatma duygusuyla yaşıyorsak, yani başkalarının dünyevî uhrevî mutlu yaşamasına vesile olacaksak, bizim için hayatın bir anlamı vardır. Bize yaşatma imkânı vermiyorlarsa, o zaman öbür taraf bizim için şeb-i arûs olur; kabre gülerek gireriz, mahşerde gülerek yürürüz, sırâtı gülerek geçeriz ve Güller Gülü’nün arkasında kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlar, Cenâb-ı Hakk’ın bize teveccühünü intizara dururuz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

 İaşemi kitaplardan gelen telif ücretiyle karşılıyorum; aleyhime açılan bir dava için avukat ücretini borç alıp ödedim!..

*İaşemi kitaplardan gelen telif ücretiyle karşılıyorum. O konuda da arkadaşlara rica ettim, “Âleme 7-8 veriyorsanız, bana yarısını verin.” dedim. O yarısı da olmazsa, burada sizin de oturup kalktığınız bu yerlerin kirasını veremem, o zaman Allah onun hesabını bana sorar. Yediğim şeylerin parasını veriyorum. Ben bir vaiz emeklisiyim. Bir fakire o emekli parasını verdim, o onunla geçiniyor. Vazife yapmadığımdan dolayı onu almam haramdır diye düşündüm ve öyle yaptım o mevzuda. O açıdan da kitapların telifinden başka bir gelirim yok.

*Bizim işgüzarlarımız bu “tahşiye davası”nı buraya kadar uzatarak, bir yalancı avukat tuttular. Biz de bir avukat tutma mecburiyetinde kaldık. Bankaya daha önceden gönderilen paranın miktarını sordum; dediler ki, “Çok az bir şey kalmış, avukatlar da fazla istiyor.” Arkadaşlarıma rica ettim, burada üniversiteden ve subaylıktan emekli olan bir arkadaş vardı, ondan benim için elli bin dolar borç alarak bankaya yatırdılar, avukatlara verdiler.

 Dünya bir pislik yığınıdır; onun arkasından kavga ederek koşanlar da kilâbdan başkası değildir.

*Evet, size hesap verme adına diyorum bunu ve ben bu halimden şikâyetçi değilim. Rabbimin huzuruna “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü-cihanım kalmadı” diyerek gitme peşindeyim. Dünya adına bir şeyin hesabını veren bir insan olarak değil, dünya adına sırtında bir şey olmayan biri olarak Rabbimin huzuruna gitme azmi ve kararlılığı içindeyim.

*Yalan söyleyen, iftirada bulunan, tezviri şiar edinen insanlar bunu anlamasalar bile bu insanlığın gereğidir. Ben insanların en küçüğü, hatta küçüklerden daha küçük kıtmir olduğum halde böyle yaşıyorum. Sizleri ise çok yukarılarda görüyorum. Dünyaya meyletmeyeceksiniz, tenezzül etmeyeceksiniz. Zira hadis olarak da nakledilir ki: Dünya bir cife, bir pislik yığınıdır. Onun arkasından kavga ederek koşanlar da –bağışlayın metindeki o tabirle diyeceğim- köpeklerden başkası değildir.