Posts Tagged ‘Bakış Açısı’

Hakikat Aşığı İlim Adamları Yetiştirme

Herkul | | KIRIK TESTI

Zannediyorum Müslümanlar şimdiye kadar hiç bu kadar ufuksuz, mekfûresiz, darmadağınık ve bencil olmamışlardır. Her yerde başıboş bırakılmış yığınlar.. her birisi farklı bir akım ve ideolojiye aborda olmuş. Mehmet Akif bir şiirinde,

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

der. Şimdiye kadar sahip çıkamadık. Çünkü mihmandarların böyle bir dertleri, düşünceleri olmadı, hâlâ da yok. Kendilerinin olmadığı gibi, başkalarının bu istikametteki ceht ve gayretlerini de gereksiz bir macera, bir şov gibi görüyorlar. Milletin himmetine dayalı açılımları, kendi mantıklarının bile kabul etmeyeceği gerekçelere bağlıyor, onlar hakkında hiç olmayacak isnat ve iftiralar uyduruyorlar. Mevcut tabloyu düşününce burkuntu yaşamamak, hafakanlara girmemek mümkün değil. Yaşanan korkunç yıkımı mülahazaya aldığımda kalbimin ritmi bozuluyor.

Başkaları dünyayı değiştirme ve dönüştürme istikametinde yapmadık bir şey bırakmamışlar. Bir taraftan tabiatı didik didik etmiş, ilim ve fenlerde baş döndürücü bir inkişaf ortaya koymuş; diğer yandan da Afrika’dan Uzakdoğu’ya kadar herkesi halayıkları hâline getirmişler. Asimile edebileceklerini asimile etmiş, ezebileceklerini ezmiş, sömürebileceklerini sömürmüş, kapıkulu olarak kullanabileceklerini de kullanmışlar. Biz ise olup biten bunca fezayi ve fecayii görmezden gelmişiz. Sâmit bir infialin (sessiz bir reaksiyon) olduğunu söylemek bile zor. Öyle bir umursamazlık ve aldırmazlığa dalmışız ki yangın kendi evimize girmediği sürece tepkisiz kalmışız. “Ateş düştüğü yeri yakar.” şeklindeki bencilce ifade sanki hayat tarzımız hâline gelmiş.

Bütün bunlar, dar düşünceli insanlara ait nesepsiz düşüncelerdir. Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor, onlara dayanmıyor. Oysa mü’min öyle insandır ki, ateş nereye düşerse düşsün, onu da yakar. Özellikle bir Müslümanın inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa, onun sessiz ve tepkisiz kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)

   Kaht-ı Rical

Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde yaşanan da bu. Ufuklu insanlar çıkmıyor. Kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli az. Çünkü bu tür insanları yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil. Öncelikle buna zemin hazırlamak gerekiyor. Nizamülmülk’ün, Selçuklular döneminde Nizamiye medreselerini açmasının asıl sebebi, kaliteli insan yetiştirmekti. Gerçekten de bu medreselerden çok kaliteli insanlar yetişti. Oldukça bereketli bir dönem yaşandı. Sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvinî ve teşriî emirleri okumaya yönelen insanlar oldu. Fakat bir süre sonra bu durdu. Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler, diğer yandan da içeride yaşanan herc ü merçler yüzünden Müslümanlar bir daha bellerini doğrultamadılar. Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları yetiştirecek ilmî ve fikrî bir ortamın varlığından söz etmek zor.

Yanlış anlaşılmasın. Günümüzde farklı ilim sahalarında ortaya konulan çalışma ve araştırmaları küçümsemiyoruz. Fakat ilim adamlarının kendi alanlarıyla ilgili araştırma yapmaları, eserler ortaya koymaları ayrı bir meseledir; kâinatı doğru okuma, insan-kâinat ve Allah münasebetini doğru kurma ve içinde yaşadığı dönemin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapma ayrı bir meseledir. Bu gibi şeyler ayrı bir donanım, farklı bir ufuk istiyor. Bu tür insanların yetişmesi, yetiştirilmesi kolay değildir. İslâm’ın ilk asırlarında sayıları binlerce olsa da sonraki asırlarda git gide azalmıştır.

Bize düşen vazife, insanlarda ciddi bir merak ve heyecan oluşturmak, onlara yüce bir mefkûre aşılayabilmek, başarıları ödüllendirmek ve gerekli zemini hazırlamak suretiyle donanımlı ve ufuklu insanların yetişmesini sağlamaktır. İlmî ve fikrî çalışmalarını ibadet neşvesi içinde sürdüren, bunların kendisini Allah rızasına, Efendimiz’in maiyetine ve uhrevî nimetlere ulaştıracağına inanan ve bu hedefe ulaşma adına dünyayı bir Cennet hâline getirmeye azmetmiş insanlar yetiştirmeliyiz.

   Yeni Bir Bakış Açısıyla Varlığı Yeniden Okumak

Öte yandan eğer mesele sadece maddî ve dünyevî cihetiyle ele alınır, ilim ve araştırma aşkı yüce bir gayeye bağlanamazsa, yapılan çalışmalar bir yerde takılır kalır. İnsan, tekvinî emirleri didik didik etse ve tabiat yasalarını çok iyi okur da, natüralizm ve pozitivizm serhaddini aşamaz. Aşamayınca da hakikati arama çabası eksik kalır. Önemli olan, ilim aşkını aşkınlığa ulaştırabilmek, teşriî ve tekvinî emirleri birlikte değerlendirebilmektir. Çünkü Allah’a ulaşma buna bağlıdır. Eğer burada düşünce atlasınızı böyle bir enginliğe taşıyabilirseniz, ötede Cenab-ı Hakk’ın çok farklı lütuf ve ihsanlarına mazhar olursunuz.

Farklı zamanlarda çok defa ifade edildiği üzere Batılılar eşya ve hâdiseleri hallaç etmek suretiyle bilim ve teknolojide önemli mesafeler kat etmişlerdir. Ortaya koydukları çalışmaları takdir etmemek mümkün değildir. Fakat Allah’ı zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla bilemediklerinden ötürü, sebeplere takılıp kalmış ve bir türlü natüralizm sınırını aşamamışlardır. Bazıları da izzet ve azamete perde olması gibi pek çok hikmetlere mebni olarak yaratılan sebepleri -hâşâ ve kellâ- Allah’ın arşına oturtmuşlardır. Oysaki sebepler fail görünebilirler ama hakikatte fail olamazlar. Hakiki fail başkadır. O, yaratan, var eden, var ettiğinin varlığını devam ettiren kudret-i namütenahiye, irade-i namütenahiye ve meşiet-i namütenahiye sahibi Zat-ı Ecell ü A’lâ’dır.

İlmî çalışmalara inançlı insanların eli değmediği müddetçe bilim, natüralizm, pozitivizm ve materyalizmin demir pençesinden kurtulamayacaktır. Müslümanlar da bilimsellik adına kendilerine dayatılan ilim mantığını çaresiz şekilde kabul etmek zorunda kalacaklardır. Kabul etmenin de ötesinde kendi ilim yuvalarında talim ve terbiyelerinden sorumlu oldukları öğrencilere de bunu öğreteceklerdir. Laboratuvarları ve araştırma merkezleri bu mantığa göre çalışacaktır. Dolayısıyla da bir türlü taklitten kurtulamayacak, kendileri olamayacaklardır.

Maalesef beşinci asırdan sonra ilim ve fikir hayatında ciddi bir düşüş başlamış ve bir dönemden sonra Müslümanlar âdeta uyurgezer olmuşlardır. Son asrımızda kısmi bir uyanıştan söz edilebilir. Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmed Naim, Filibeli Ahmed Hilmi, Hazreti Bediüzzaman gibi kimseler önümüze yeni düşünme ufukları açmış, varlığı farklı yorumlama yöntemleri talim etmişlerdir. Bunlardan da yola çıkarak günümüzde sebeplerin mahiyetinin yeniden ortaya konulmasına, Müsebbibü’l-Esbâb’ın layık-ı veçhiyle tanınıp bilinmesine, insanın asıl vazifesinin doğru bir şekilde tarifine, insan-varlık ve Allah arasındaki ilişkinin doğru vaz edilmesine ciddi ihtiyaç vardır.

   Marifet İltifata Tâbidir

Bu da uygun ilmî ortamın oluşturulmasına, insanların ilme yönlendirilmesine, başarıların ödüllendirilmesine bağlıdır. Aslında en büyük mükafat, ilmin marifete, marifetin muhabbete, onun da Allah’ın rızasına vesile olmasıdır. Dolayısıyla insanlara öncelikle bu tür yüce hedefler gösterilmelidir. Fakat bunun yanında maddî primler de ihmal edilmemelidir. Zira yaygın anlayışla ifade edecek olursak, marifet iltifata tâbidir. Siz iltifat ederseniz, onlar da marifet döktürürler.

Gerçi öteden beri benim bu söze tepkim vardır. Çünkü asıl önemli olan iltifatın marifete tâbi olmasıdır. Yani yapılan çalışmaların, Allah rızası dışında hiçbir maddi beklentiye bağlanmamasıdır. Fakat herkes böyle bir erdeme sahip olmayabilir, böyle bir hedefe kilitlenemeyebilir, bu ölçüde rıza yolcusu olamayabilir. Bu sebeple insanlar, avansla, takdirle, ödülle çalışmaya, araştırmaya, üretmeye teşvik edilmelidir. Çoklarının teyit ve desteğe ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Tabir yerindeyse istidadı olan insanlara, bir dinamo bağlanarak enerji verilmeli, onlar şarj edilmeli ve böylece harekete geçmeleri sağlanmalıdır.

Tekvinî emirlerin doğru okunması, doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması adına verilecek maddî-manevî desteğin yeri çok önemlidir. İdeolojilere, sekülerizme, egoizmaya ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz. Önemli olan, bir taraftan insanlara yüce bir mefkûre verebilmek, diğer yandan da onlara her tür desteği sağlayabilmektir. Şayet siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirirseniz, seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar zuhur eder. Aksi takdirde hakikat aşığı ilim adamları yetiştiremez ve yerimizde saymaya devam ederiz.

***

Not: Bu yazı, 30 Ocak 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kırık Testi: Büyük Davaların Çilesi

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Tarihe baktığımızda, ortaya çıktıkları dönemde büyük davaların kıymetinin herkes tarafından gerektiği ölçüde idrak edilemediğini, bunların mümessillerinin yeterince anlaşılamadıklarını görüyoruz. Bunun sebepleri nelerdir?

   Cevap: Hepsi için bunu söyleyemesek de birçoklarının kaderi böyledir. Onlar, yaşadıkları zaman zarfında tanınamamışlardır. Hatta onlarla aynı ortamda neş’et eden ve aynı sofrayı paylaşan insanlar dahi yakınlığın hâsıl ettiği uzaklığı yaşamışlar, yakını görememe gibi bir hastalığa duçar olmuşlardır. Maalesef çokları da bu hastalıktan yakasını kurtaramamıştır. Gerek peygamberlerin gerekse onların sadık takipçilerinin hayatlarına bakacak olursanız bunun pek çok misalini görebilirsiniz. Elbette bunların hepsi aynı seviyede değildir. Bazılarında bu durum nispeten daha azken bazıları bütünüyle yaşadıkları toplumdan tecrit edilerek yalnızlığa terk edilmiştir.

Mesela nübüvvet zincirinin son halkası İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakacak olursanız, hususiyle risalet yıllarının başlarında onun nasıl bir yalnızlığa terk edildiğini görürsünüz. Mekkeli müşriklerin uzun yıllar boyunca O’na “Ebû Talib’in yetimi” gözüyle bakmaları veya O’nu “beraber aynı sokakları paylaştıkları bir çocuk veya genç” olarak algılamaları, hakikatleri görmelerine mani olmuştur. Yakından bakmalarına rağmen doğru görememişlerdir.

   Akran Arasındaki Rekabet

Öte yandan hadis kritikçilerinin de üzerinde durduğu üzere muasırlar arasında tenafüs (rekabet ve kıskançlık) duygusu vardır. İnsan çok kâmil olmalıdır ki kendi akranlarının faziletlerini kabul edebilsin. Eskiden ulema veya meşayih arasında cereyan eden şöyle bir uygulamadan bahsedilir: Bir hoca talebesine belirli kitapları tedris ettikten, talim ve terbiye adına onu belirli bir noktaya getirdikten sonra şöyle dermiş: “Oğlum, bundan sonra benden alacağın bir şey kalmadı. Falan yerde şöyle bir zat var. Sen bundan sonra onun rahle-i tedrisine katıl.” Tenafüs hissini yıkma, rekabet duygusunun önünü alma veya kıskançlığa meydan vermeme adına böyle bir tavır çok önemlidir. Ayrıca bu, ulema arasında çok önemli bir ahlâk ve âdetin de yerleşmesine vesile olur.

Kalb ve ruhun hayat derecesine yükselme yerleri olan tekye ve zaviyelerde de bu tür uygulamalar olmuştur. Diyelim ki bu yola girmiş bir hak yolcusu, bir şeyhin gözetimi altında “seyr ilallah” makamına ulaştı. Şayet şeyh, müridini “seyr fillah”, “seyr maallah” veya “seyr anillah” makamlarına taşıyamıyor, ona bu ufukları gösteremiyor, bu yolda ihtiyaç duyacağı zâd u zahireyi ona temin edemiyorsa çok rahatlıkla şunu demiştir: “Oğlum, bundan öte ben seni taşıyamam. Falan yerde mürşid-i kâmil bir zat var. Onun çilehanesine git ve rahle-i tedrisinin önünde diz çök.”

Bu tür hakperestçe tavırlar yukarıda bahsedilen olumsuz duyguların önünü alacaktır.

   Kendi Dönemlerinde Tanınamayan Büyükler

İnsanların, özellikle farklı meşrep ve mesleklerdeki insanlara karşı hakperest davranabilmeleri daha zordur. Bu tür kişiler arasında kıskançlık hisleri daha fazla görülebilir, kendilerinden büyük olan insanlara karşı rahatsızlık duyabilirler. Tarihte bu tür hadiseler sıklıkla olmuştur.

Mesela İmam Gazzâli Hazretleri kendi yaşadığı dönemde kamet-i kıymetine uygun olarak tanınmamıştır denebilir. Hatta bazıları ona bid’atçı nazarıyla bakmıştır. Pek çok muasırının tenkidine uğramıştır.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda biz İmam Rabbani’ye “müceddid-i elf-i sani” diyoruz. Fakat o da kendi devrinde yeterince bilinememiştir. Öyle ki hapishaneye atılmış, türlü çilelere maruz bırakılmıştır. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin, Mevlana Halid el-Bağdadi’nin ve daha nicelerinin de yaşadıkları dönemde kıymetlerinin bilindiği söylenemez.

Doktor Muhammed İkbal’in Esrâr-ı Hôdî, Rumûz-ı bî-Hôdî, Peyâm-ı Meşrik, Cavidname gibi eserlerini bugün okuyor ve şöyle demekten kendimizi alamıyoruz: “Keşke bu engin fikirler zamanında tanınsaydı. Bunlar Hindistan’da çok önemli bir ses ve soluk olur ve çok farklı şeyler ifade ederdi.” Ne yazık ki toplumlar, kendi içlerinden çıkan peygamberlere karşı da, daha başka büyük zatlara ve fikirlere karşı da yeterince vefalı ve insaflı davranamıyor.

Günümüze doğru geldiğimizde, Hz. Pir’in de muasırlarınca tanındığı söylenemez. Ulema-i benamdan kaç insan ona sahip çıkmıştır? İlahiyat camiasından onu müdafaa edecek üç-beş insan dahi çıkmamıştır. Şayet o günün ulemasını yetiştiren Darülfünûn veya Medresetü’l-vaizin gibi eğitim kurumlarından mezun olanlar o zata sahip çıkmış olsalardı, ortaya koyduğu hizmetlerin tesiri çok daha büyük olurdu. Çünkü bu tür insanlar toplumda kanaat önderi olarak görülür. Millet onların gözünün içine bakar; söylediklerine itibar eder. Şayet onlar Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu cevher hazinesine karşı kamu vicdanını uyarsalardı, büyük inkişaflara vesile olabilirlerdi. Arkadan gelenlerin bu eserlerden hareketle ortaya koydukları hizmetlerden hâsıl olan sevap, onların defter-i hasenatlarına da akardı.

Bunları söylerken, âdeta bir havari gibi o zata ölesiye sahip çıkan, hapishaneleri bir Cennet köşesi gibi kabullenen insanları unutmamak gerek. Onlar, hakikaten yerleri doldurulamayan insanlar. Fakat sayıları çok da fazla olmamıştır. Hepsi bir avuç insandır.

Burada kendimize de şu soruyu sorabiliriz: Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen acaba biz o zatı ve ortaya koyduğu düşünce yapısını hakkıyla tanıyabildik mi? Kim bilir belki de onu layık-ı vechiyle tanıyıp anlamak gelecek nesillere nasip olacak. Onun işaret ettiği yerlere otağlarını kuran ve onun temelini attığı dava yörüngesinde hayatlarını devam ettiren insanlar, ortaya koyduğu hizmetler ve telif ettiği asar-ı bergüzidesiyle o zatı tanıyacaklar. İnşallah o zatın beklediği misyon, arkadan gelen bu aydınlık nesil tarafından yerine getirilir.

Demek ki muasırları tarafından tanınmama, pek çok büyük dava, büyük düşünce ve bunların mümessillerinin kaderi olmuştur. Bunların bazıları hiç tanınmamış, bazıları da tanınması gerektiği ölçüde tanınmamıştır.

Hz. Mesih’in (aleyhisselâm) de kendi döneminde yeterince hüsn-ü kabul gördüğü söylenemez. O kâmet-i bâlâ’nın evi -yüz bin defa haşa ve kellâ- âdeta bir eşkıya evine yapılan baskın gibi basıldığı zaman, kalabalıklar önünde kollarını makas gibi açıp, “Durun, burası çıkmaz sokaktır!” diyecek on tane mert insan çıkmamıştır. Onun aralarından ayrılmasından sonra ancak insanlar onun kıymetini takdir etmeye başlamış, büyük kalabalıklar halinde arkasından koşmuşlardır. Onun dininin, devletler tarafından resmi olarak tanınması için ise birkaç yüz yıl geçmesi gerekmiştir. Fakat bu sefer de getirdiği mesajın renk ve deseni bozulmuş; içinden bazı şeyler çıkarıp atılırken, Roma putperestliğine ait bazı yabancı unsurlar da onun içine sokulmuştur.

Hayaliyle tarihin sayfaları arasında gezinen insan, bu tür vefasızlık örnekleri karşısında farklı sorgulamalara girebilir, “Falanca zat niye kamet-i kıymetine uygun bilinemedi?” veya “Neden falan zatın etrafında yer alan ve saff-ı evveli teşkil eden insanlar kendilerine terettüp eden vazifeleri hakkıyla yerine getiremedi?” diyebilir. Bu tarihî sorumluluğa sahip çıkmak herkese nasip olmamıştır.

   Aklî ve Mantıkî Bağlılık

Bu noktada önemli bir hususun üzerinde durmakta fayda var. Bazı büyük zatların, sayıları binlerle, milyonlarla ifade edilebilecek sayıda sevenleri olmuştur. Elbette böyle bir bağlılık hafife alınamaz. Muhabbetin ve duygusal bağlılığın da bir değeri vardır. Fakat asıl önemli olan, bu bağlılığı sadece duygusal zeminde bırakmayarak aklî ve mantıkî alana da taşıyabilmektir. Farklı bir ifadeyle hissi alaka ve irtibatı, mantıkî alaka ve irtibatla tahkim etmek, sağlamlaştırmak ve altını doldurmak gerekir. Bu yapılabildiği takdirde sevgi ve alaka da devamlı olur.

Başka bir misalle meseleyi anlamaya çalışalım. Mesela biz, Allah’ın (celle celaluhu) sevilmesi gerektiğini söylüyor, pek çok vesileyle de bu sevgiyi ifade ediyoruz. Fakat burada asıl önemli olan, Zat-ı Ulûhiyetin, esmâ-i hüsnâsıyla, sıfât-ı sübhaniyesiyle ve bunların varlık âlemindeki tecellileriyle bilinip tanınmasıdır. Bediüzzaman, İmam Rabbani veya Muhyiddin İbn-i Arabi gibi büyük zatlar kendi ufukları ve duyuşları zaviyesinden bunu yapmaya çalışmışlardır. Çünkü iptidai seviyedeki bilgilere dayalı olan bir alâka ve sevgi, ufkun genişlemeye başladığı daha sonraki dönemlerde yeterli olmayabilir. Bunun altının mutlaka doldurulması gerekir. İşte bu takdirde hissî alâka ve irtibat, mantık ve muhakemeyle güçlendirilmiş olur. Böyle bir insan kimi niçin sevdiğini bilir. “Şunu şundan dolayı seviyorum.” diyebilir. Sevgiyi gerektiren sebepler üzerinde tefekkür ederek her geçen gün bağlılığını, sevgisini daha da pekiştirebilir, güçlendirebilir ve her yerde gürül gürül ifade edebilir.

Aynı durumu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında da düşünebiliriz. Yaşadığı dönemde önde gelen sahabe, O’nun getirdiği mesajla, bu mesajın ifade ettiği manayla O’nu tanıdıkları ve sevdikleri için ömürlerini O’nun yoluna vakfetmiş ve bütün zorluklara göğüs germişlerdir. Onlar ayaklarını öyle sağlam bir zemine koymuş, duygu ve düşüncelerini öyle kökleştirmişlerdir ki çok büyük hadiseler karşısında dahi en küçük bir sarsıntı yaşamamışlardır. Fakat O’na duydukları alâkayı sadece hissî seviyede götüren, aslında O’nun mesajını hakkıyla idrak edemeyen kişiler irtidat hadiselerinde devrilip gitmişlerdir.

İşte önemli olan, büyük zatlara karşı duyulan alâka ve irtibatı böyle bir zemine oturtabilmektir. Yoksa altı boş hissi alâkalar uzun soluklu olmayabilir. Söz konusu zatlar fikirleriyle, eserleriyle ve yüksek ufuklarıyla tanınabilirlerse, onlara karşı duyulan irtibat da sürekli hale gelecektir. Bu irtibatın akıl ve mantık yörüngeli götürülmesi sevgiyi azaltmayacak, bilakis artıracaktır.

Görüldüğü üzere gerek peygamberleri gerekse onlardan sonraki büyükleri sevenlerin hepsini aynı seviyede değerlendiremeyiz. Bunlardan bazıları, meseleyi sadece -cı’ya, -cu’ya bağlayabilir; aidiyet mülahazasıyla hareket edebilirler. Kitle psikolojisiyle hareket ederek bir zatın yanında bulunmayı âlemin gittiği yoldan gitmiş olma mülahazasına bağlayabilirler. Fakat bazısı da vardır ki o zatın eserlerini didik didik eder. Ortaya konulan fikirleri derinlemesine bir mantık ve muhakeme ile gözden geçirir. Söylediklerini ve yaptıklarını engin bir kalb ve geniş bir vicdan ile duyar ve hazmeder. Bütün bunlar, onlara duydukları güven ve bağlılığa ayrı birer payanda olur.

   Şeytanın Bir Aldatmacası

Meselenin bir de, başta peygamberler olmak üzere dava sahibi büyük zatlara bakan tarafı vardır. Onların hiçbirisi bu konuda bir beklenti içinde olmamış, hakkıyla tanınıp bilinemediklerinden şahısları adına şikâyette bulunmamış, kıymetlerinin takdir edilemediği gerekçesiyle kimseye küsmemişlerdir. Bunlarla uğraşmak yerine kendi vazife ve misyonlarına yoğunlaşmışlardır. Onların bu tavrı, bizim için de örnek olmalıdır. Eserleriyle, fikirleriyle ve aksiyonlarıyla bulundukları dönemde veya daha sonraki çağlarda derin etkiler bırakan büyük zatlar dahi layık-ı veçhiyle anlaşılamamış ve bilinememişlerse ve buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi yollarına aynı azimle devam etmişlerse, bizim gibi sıradan insanların anlaşılamaması ve tanınamaması evleviyetle mümkündür ve bu bizim takılacağımız bir şey olmamalıdır. Küskünlüğe, dargınlığa düşmemeli, hizmetlerimize hız kesmeden devam etmeliyiz.

Allah yolunda atılan adımların hiçbiri hafife alınamaz. Damla mahiyetindeki küçük işler dahi bir araya gelerek zamanla bir derya meydana getirebilir. Günümüzde Allah ve Resûlü’nü tanıtma adına dünyanın dört bir yanına açılan adanmışların ortaya koydukları ceht ve gayretler takdire şayandır. Aklı başında olan, vicdan ve insafla meseleye bakabilenler de yapılan faaliyetler karşısında takdir hislerini dile getirmekte, hatta bir kısmı itirariyle onlar da bunun bir kenarından tutma isteklerini izhar etmektedirler. İman ve Kur’an hizmeti ağır bir defineyi taşımaya benzediğinden, yardıma koşan eller karşısında bize düşen vazife, minnet ve şükranla karşılık vermektir.

Ne var ki kibir, inat, haset, önyargı gibi manevî hastalıklara müptela olmuş bazı insanların, yapılan güzel işlerin karşısında yer aldığı ve hatta bunları engellemeye çalıştığı da bir vakıadır. Hatta bir kısım şom ağızların, yapılan güzel hizmetleri bilerek çarpıtmaya çalıştığı, meseleyi hiç olmayacak yerlere çektiği de acı bir gerçek. Bütün bunların yanında bilgisizliğin sebep olduğu bir tavır alma da söz konusudur. Çünkü insan, bilmediğinin düşmanıdır.

Olan biten bu hâdiseleri görmezden gelmek ve bunlar karşısında üzülmemek elde değil. Fakat burada şeytanın bizi aldatmasına da meydan vermemek gerektir. Bazen şeytan sağdan sokularak kadrimizin bilinmediği noktasında bize telkinde bulunabilir ve karşımızda duran kalabalıkları da farklı bir surette nazarımıza arz edebilir. Dolayısıyla biz de yapılan hizmetler karşısında kendi insanımızdan tam bir teveccüh görememiş olmanın verdiği kırgın hissiyatla onlarla ilgili farklı değerlendirmelere gidebilir, “Bunlar, niye dünya çapında önemli bir projeyi gerçekleştirme peşinde koşan adanmışları görmüyorlar?” diyebilir; muhataplarımızı vefasızlıkla, duyarsızlıkla veya duygusuzlukla suçlayabilir; küskünlük, dargınlık gösterebiliriz.

İşte çoğu zaman elimizde olmadan hayalimize, tasavvurlarımıza ve zihnimize takılan bu tür mülahazaları hemen irademizle baskı altına almasını bilmeli, “Ebu Hanifelerin, Ahmed İbn Hanbellerin, İmam Gazzalilerin, İmam Rabbanilerin kadr u kıymetinin bilinmediği bir yerde biz kim oluyoruz ki!” diyebilmeliyiz. İnsanların bizden yüz çevirmesini, karşımıza geçmesini kendi eksik ve kusurlarımıza, hata ve günahlarımıza bağlayabilmeliyiz. Hatta bizi rahatsız eden bu tür tavır ve davranışları “istihkakımız” olarak görebilmeli, kendimizle yüzleşmeli, kendimizi sorgulayabilmeliyiz.

Ya da şöyle demeliyiz: “İhtimal biz, inandığımız değerleri ve yürüdüğümüz yolu onlara anlatacak doğru üslubu yakalayamadık veya seviyemiz bunları anlatmaya yetmedi. Onlarla daha seviyeli şekilde muhatap olunması gerekiyordu.” Biz peygamber değiliz ki Cenab-ı Hakk’ın emrettiği meseleleri sulandırmadan, başkalaştırmadan ve renk attırmadan kendi orijinallikleri içerisinde sunabilelim. En bariz ve açık hakikatler bile bizim kalbimize ve dilimize uğrama talihsizliğine maruz kalınca renk atabilir, matlaşabilir. Bu sebeple başarısızlıkları ve olumsuzlukları yıkacak birilerini arama yerine bunlarda kendi rolümüzü araştırmalıyız.

Kısaca, maruz kaldığımız vefasızlıklara makul birer mahmil bulmalı, onların iç dünyamızı kirletmelerine izin vermemeliyiz. Şeytanın veya nefsimizin bu tür kirli düşünceleri zihin dünyamızda köpürtmesine ve bizi yanlış vadilerde dolaştırmasına müsaade etmemeliyiz. Aklımıza gelen bu tür düşüncelerden hızlı bir şekilde sıyrılmalı, onların ruhumuza yerleşmesine ve sonrasında da çevremizdeki insanlara karşı içimizde kırgınlık ve küskünlüklerin oluşmasına meydan vermemeliyiz. Biz, yaptığımız hizmetleri birilerinin bilmesi, görmesi ve takdir etmesi için yapmıyoruz; sadece Allah rızası için yapıyoruz/yapmalıyız. O bildikten ve razı olduktan sonra başkaları bilse ne olur, bilmese ne olur!

Bize düşen vazife, şu muvakkat dünya hayatında üzerimize terettüp eden vazife ve sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirebilmek, bunların mükafatını da sadece Allah’tan beklemektir. Kadrimizin bilinip bilinmemesinin hiçbir önemi yoktur. Biz işimizi Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun yaptıktan sonra bütün dünya karşımızda olsa dahi Allah mükafatımızı verecektir. Eğer yapılan hizmetler insanların teveccühüne mazhar olursa, bu durumda da bunu Allah’tan gelmiş büyük bir lütuf ve nimet olarak kabul eder, öper başımıza koyar, Rabb-i Rahîmimiz’e hamd ü sena ederiz.

***

Not: Bu yazı 28 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.