Posts Tagged ‘bid’at’

BİD’AT

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bid’atın mahiyeti ve çerçevesi nedir?

   Cevap: Bid’at, Sahib-i Şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni hükümler icat etme, yeni ilavelerde bulunma veya şer’î delillere muhalif şekilde tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir.

Mesela Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Benim namazıma bakın, siz de namazlarınızı aynen benim kıldığım gibi kılın.” (Buhârî, ezan 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/53) buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir. Artık bundan sonra namaza yapılacak her ilave, her değişiklik “bid’at”tır.

Aynı şekilde, Kur’an ve Sünnet nasıl oruç tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah ettikten sonra kalkıp da bir insanın bunda bir kısım değişikliklere gitmesi, mesela orucun vakitleriyle oynaması veya başka din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutması bid’ate örnek olarak verilebilir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi, Sünnet’e muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır (bid’at). Her bid’at de dalâlettir.” (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7) Görüldüğü üzere bid’at çıkaran bir insan, dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.

   Sahabenin Temkini

Bu tehlikesinden ötürüdür ki sahabe-i kiram efendilerimiz bid’atlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır. Mesela bir seferinde Abdullah b. Ömer (radıyallâhu anhuma) namaz kılmak için mescide girdiğinde, müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırma kastıyla gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere, “Haydin, bu bid’atçının yanından uzaklaşalım.” demiştir. (Tirmizî, salat 31) Esasında böyle bir şeyi mahzurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç de kolay değildir. Fakat onlar dine, dinden olmayan bir şeyin karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır. Çünkü onlar, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah’ın rızasına ulaşılabileceğine, başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı.

Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol, Kur’an’la veya fiilî, kavlî ve takrirî sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak; elden geldiğince onların içine, sünnette varid olmayan ameller sokmamaktır. Bir yerde oturup mesela bin İhlâs suresi okuyabilirsiniz, şu kadar Fatiha’yı okuyabilirsiniz, istediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah’ı tesbih u takdiste bulunabilirsiniz. Kur’ân okuma, dua etme, Allah’ı zikretme gibi ameller ibadet ü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız. Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükuu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız. Onlar için sünnette bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sureler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bid’at çıkarmış olursunuz.

   Ezanın Erkânı

Yapılan ibadet ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı işler yapmamaya kati surette dikkat edilmelidir. Bid’at, sadece dine yeni bir şeyler sokma değildir; var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bid’at sayılır. Mesela âlimler, “Allahu ekber” ile başlayıp “La ilâhe illallah” ile biten ezanın lafızlarının, onun rüknü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ezan, iki farklı sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında ezanın kendilerine talim edilmesi ve Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunu güzel bulup onaylamasıyla (takrir) teşri kılınmıştır. Artık bundan sonra bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz.

Bu demektir ki ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan, ezan olmaktan çıkar. Arapça olan ezan lafızları yerine tercümeleri söylenemez. “Tanrı uludur, Tanrı uludur, bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” diyerek ezan okunamaz. Okunursa bid’at çıkarılmış, dinî bir hüküm değiştirilmiş olur. Bir insan bu lafızları elli defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz. Bir dönem bizde öyle bir şey yapıldı. Bildiğim kadarıyla bizim ülkemiz dışında, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminden günümüze kadar dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkânına dokunulmamıştır.

Bırakın ezanı, bir dönemde namazların bile, tercüme edilmiş Kur’an’la kılınması teklif edilmiş fakat ulemanın karşı çıkmasıyla rafa kaldırılmış, hayata geçirilememiştir. Geçirilseydi, çok daha büyük bir bid’at işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu. Bazıları bu konuda Ebu Hanife’nin fetvasına sarılır. Ne var ki onun fetvası, yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha’nın Farsça veya başka bir dille okunabilmesine münhasırdır. Kaldı ki diğer fukaha-i izam Ebu Hanife’nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir. Hatta onun bu yöndeki fetvası, Hanefi mezhebi içinde bile meşhur olmamıştır. (Serahsî, el-Mebsût, 1/37; Ekmeleddin el-Babertî, el-İnâye şerhu’l-Hidâye, 1/286) Sadece Fatiha suresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek, namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.

Bediüzzaman Hazretleri, “Ehl-i keşiften rivayeten Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağı haber verildiği halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?” şeklinde bir soruya şöyle cevap verir: “Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’atlar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 130) Hz. Pir, bid’atin ne olduğunu tasrih etmiyor. Çünkü o gün itibarıyla bunu söylemek suçtur. Fakat onun kastettiği bid’at, camilere Türkçe ezan ve kametin girmesidir. Bundan dolayı ilâhî teveccüh kesintiye uğramıştır. Bediüzzaman’ın bu tespiti bizlere Sahib-i Şeriat’ın vaz ettiği disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr sûresi, 15/9) Kur’ân’ın ve dolayısıyla İslâm’ın korunmuşluğunun insanlara bakan en önemli bir yönü, bid’atlardan uzak durulmasıdır. Çünkü her bir bid’atle birlikte dinin özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş olur. Aslında önceki semavî dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bid’atlerle başlamıştır. Kelimelerle oynanmış, lafızlar aslî manalarından uzaklaştırılarak onlara farklı manalar verilmiş, tahrifleri tahrifler, tağyirleri tağyirler takip etmiş ve derken ortaya, dinin aslından çok uzak bir şey çıkmıştır. Çünkü ilâhî kelamın kelime ve lafızlarıyla veya onların manalarıyla oynanmaya başlandığı anda, onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.

Tarih boyunca Kur’an için de hep aynı oyunlar planlanmış fakat her defasında Allah’ın izni ve inayetiyle ulema tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü yukarıdaki ayette de ifade edildiği üzere bu konuda Allah’ın va’di söz konusudur. Allah, nazil olduğu günden itibaren ilahî kelamını her tür tahriften muhafaza buyurmuştur. Onun tek bir harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.

   Temel Disiplinlere Uygunluk

Öte yandan, dinin hüviyet-i asliyesini bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa, dinin öz ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bid’at demek de yine dine zarar verecektir. Mesela dua etmek dinde çok önemli ibadetlerden biridir. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun “ibadetin özü” olduğunu beyan buyurmuştur. (Tirmizî, daavât 1) Dua, sebepler üstü Cenab-ı Hakk’a teveccühün bir ünvanı olması itibarıyla halis bir ibadettir. Fakat onun hangi dilde, ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağıyla ilgili kesin hükümler yoktur. İnsan, istediği dilde, istediği şekilde, istediği zaman, istediği kadar dua edebilir. Bunların hiçbiri bid’at olarak görülemez. Önemli olan insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel disiplinlere aykırı sözler söylememesidir.

Yapılan duaların illaki âyetlerden alınması veya me’surattan olması da şart değildir. Fakat bir insanın Kur’ân âyetlerinde bize talim buyrulan veya Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı dualarla Allah’a yalvarması, onları kendi yapacağı dualara tercih etmesi elbette daha güzeldir. Çünkü kâmil bir kul olması itibarıyla Efendimiz, istek ve taleplerini Allah’a nasıl bir üslupla, nasıl bir tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir. İnsanlar eskiden, resmi bir makama dilekçe yazmak istediklerinde arzuhalcilere giderlerdi. Bilirlerdi ki onlar işin usul ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini bilirler. İşte Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dualarına da böyle bakılabilir.

Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir. Böyle bir şey hem teklif-i mâ lâ yutak (insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek)tir hem de ibadetin alanını daraltmak. Kimsenin buna hakkı yoktur. İnsanlar nasıl dua etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler. Bu konuda sınırlama getiremeyiz. İnsanlar hangi dilde maksat ve meramlarını rahat ifade edebiliyorlarsa onunla Allah’a dua edebilirler.

Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki onlar ne Efendimiz ne sahabe ne selef-i salihin, ne de fukaha-i kiram tarafından yapılmıştır. Fakat bu gerekçeyle bunlar bid’at olarak görülemez. Mesela Fatiha, İhlas veya Muavvizeteyn gibi surelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyyede gelen rivayetler vardır. Bir insan buna binaen bir yere oturup yüz defa İhlas suresini okuyabilir. Veya seleften birçok zatın yaptığı gibi bir kısım Kur’ân ayetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir. Asr-ı Saadette veya sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bid’at denemez. Çünkü bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir. Bir şeyin bid’at olup-olmamasını tespit etmedeki temel kriter; onun temel disiplinlere uygun olup olmamasıdır.

***

Not: Bu yazı, 22 Mayıs 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kırık Testi: Usûlüddin Ekseni

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Sohbetlerinizde sık sık Usûlüddin’e bağlı kalmanın öneminden bahsediyorsunuz. Konunun açılımını lütfeder misiniz?

Cevap: Usûlüddin, dinde temel olan asıllar, prensipler, ölçüler demektir. İnancın çerçevesini belirleyen esaslar, Cenâb-ı Hakk’ı tanıma adına ortaya konulan disiplinler, haşr u neşr mevzuunda dile getirilen genel mülâhazalar, varlık-insan ve Allah münasebetine dair serdedilen hakikatler vs. Usûlüddin’i oluşturur.

İman ve İslâm’ın Surları

İlk dönemlerde, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulmuş olan bu tür esaslar isimsiz müsemma olarak vardı. Fakat adı konulup bir disiplin olarak dile getirilmemişti. Daha sonra gelen İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî gibi âlimler, en önemlisinden daha az önemli olana doğru bir çizgi takip ederek kendilerine ulaşan bu hakikatleri hem sistematik bir yapıya kavuşturdu; hem de yanlış anlama ve sapmaların önüne geçme adına tafsilâtlı açıklamalar yaptılar.

İslâm’ın, Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde nasıl hayata hayat kılınacağı, bu iki kaynaktan hüküm istinbat ederken hangi metotların takip edileceği, karşılaşılan problemlerin nasıl çözüleceği gibi Fıkıh Usûlü’ne dair konular da belirli bir dönemde isimsiz müsemma olarak bilinmiştir. Daha sonraki dönemlerde Fıkıh sahasının önde gelen âlimleri tarafından bu konular disipline edilmiş ve madde madde bunların çerçevesi belirlenmiştir. Eğer bir insan, bu temel disiplinler yörüngesinde hayatını götürürse, -Allah’ın izni ve inayetiyle- hem yanılmaz, hem de çelişkiye düşmez.

İslâm’ın kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa hitap eden evrensel din olmasından dolayı, temel prensiplere bağlı kalmak şartıyla çağa göre farklı yorum ve içtihatlar ortaya konulabilir. Fakat bir kısım tarihselcilerin yaptıkları gibi, Kur’ân ve Sünnet’te vaz’ edilen hükümlere kendilerince bir kısım menatlar (hükmün kendisine bağlandığı vasıflar), illetler bulma, daha sonra bu menatların değiştiğini iddia ederek söz konusu hükümleri geçersiz sayma ve onların yerine yeni bir kısım hükümler vaz’ etmeye kalkışma doğru değildir. Çünkü bu takdirde Usûlüddin adına konulmuş rükünlerden uzaklaşılmış olur. İnsan bir kere bu temel disiplinlerden uzaklaşmaya başladığında, meselenin nereye varacağı belli olmaz. Ayrıca böyle bir hareket tarzı, insanın kendi düşünce dünyası adına bir başkalaşma yaşadığının da bir göstergesidir. Bir kere başkalaşan ise, ardı arkası kesilmeyecek şekilde kendisini başkalaşma çağlayanına salmış demektir.

İnsanı bağlı bulunduğu değerler mecmuasından en uç noktalara savurabilecek böyle bir başkalaşmaya maruz kalmamak için, başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere kültür mirasımızın temel kaynaklarına sımsıkı bağlı kalmak gerekir. Zira Kur’ân, Allah kelâmıdır. Hazreti Pîr, “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! O’nu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Bediüzzaman, Sözler s.33 (Yedinci Söz)) diyerek hangi şartlarda olursak olalım bizi doğru yola sevk edecek hidayet güneşinin Kur’ân-ı Hakîm olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.

Bu kudsî kaynaklardan çıkarılan temel disiplinlere aykırı dinde yeni bir kısım şeyler ortaya koymak bid’atkârlıktır. Her bir bid’atta ise dalâlete giden bir yol vardır. (Bkz.: Müslim, cuma 43; Nesâî, îdeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7) O hâlde insan, ne düşüncesinde, ne tavır ve davranışlarında, ne ibadet ü taatinde ve ne de Kur’ân ve Sünnet’i anlama ve yorumlamada bid’atkârlığa girmemelidir. Evet, peygamberlere -hâşâ ve kellâ- postacı nazarıyla bakmak bid’attir; Kur’ân ve Sünnet’in bize sunduğu çerçeve dışında sahabe-i kirâmı ve selef-i salihîni farklı bir kısım telâkkilerle ele almak bid’âttir; Mu’tezile ve Cebriye mezheplerinin Zât-ı Ulûhiyet’e isnat ettikleri yakışıksız bir kısım şeyleri kabul etmek bid’attir.

Meselâ Allah’ın (celle celâluhu), bazı şeyleri yapmaya mecbur olduğunu ileri sürmek veya O’nun her işinde maslahata uymak mecburiyetinde olduğunu iddia etmek, dalâlettir. Çünkü إِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Elbette Allah, dilediği şekilde hükmeder.” (Mâide sûresi, 5/1); لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiya sûresi, 21/23) âyetlerinin de işaret ettiği üzere Allah, her ne dilerse onu yapar ve herkese yaptığını sorar; fakat kimsenin, Allah’a yaptığı şeyler konusunda hesap sormaya hakkı yoktur.

İşte Fıkhı doğru anlamak için Fıkıh Usûlü’nün ortaya koyduğu disiplinlerin anlaşılması çok önemli olduğu gibi, inanç mevzuunda bu tür inhiraflara düşmemek için de iyi bir Usûlüddin kültürüne sahip olmak çok önemlidir. Aralarında teferruata dair bir kısım farklılıklar olsa da, başta mezhep imamları, daha sonra da onların arkadan gelen tâbileri Fıkıh Usûlü’ne dair zengin bir birikim bırakmışlardır. Aynı şekilde İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî Hazretleri başta olmak üzere, daha sonra gelen devasa âlimler Usûlüddin mevzuunda eserler kaleme alarak, bizi yanılgılardan korumaya çalışmışlardır. Gerek Usûl-ü Fıkıh, gerekse Usûlüddin’e dair ortaya konulmuş olan bu disiplinlere bağlı kalındığı takdirde, zamanın getireceği yorumları sahiplenmede ve mevcut şartları dikkate alarak İslâm’ın içtihat ve istinbata açık alanlarını doldurmada muvaffak olunacaktır. Fakat bu temel disiplinlerin dışına çıkıldığı takdirde, zaman çok doğru okunsa ve çok güzel yorumlar yapılsa da, bunlar birer bid’at olmadan öteye geçemeyecektir.

Ne Usûl Ne de Üslûp Feda Edilmeli

Öte yandan ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerleri dünyanın değişik yerlerine ulaştırma ve aynı zamanda onlardan alacağımız şeyleri alma mevzuunda da temel disiplinlere muhalefet edilmemelidir. Bu önemli hususa da hassasiyet gösterilmediği takdirde bir kısım hatalara düşülebilir. Meselâ muhatap olduğumuz insanlara belli hakikatleri anlatabilmek için gereksiz mümaşat ve müdarata girebiliriz. Yaptığımız işi, onları hoşnut etmeye bağlayabiliriz. Evvelen ve bizzat onlara karşı sempati duyabilir, onlara şirin görünmeye çalışabilir ve gönül dünyamızda insanların oturacağı sandalye sırasını belirlemede tercih hatasına düşebiliriz. Bütün bunlar, Usûlüddin prensiplerine aykırı hareket etme demektir. Zira Kur’ân-ı Kerim, bir mü’minin evvelen ve bizzat mü’minleri sevmesini, onları bırakıp da başkalarını dost edinmemesini emretmektedir. (Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/28; Nisâ sûresi, 4/144; Mâide sûresi, 5/51)

Fakat diğer taraftan bir mü’minin, mü’minler dışındaki kişilerle arasındaki münasebetleri bütünüyle kesmesi, onlara tamamen sırtını dönmesi de aynı şekilde temel disiplinlere aykırı bir hareket tarzıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ehl-i kitabın hepsinin bir olmadığı; onların içinde dosdoğru bir topluluğun olduğu ve gece Allah’ın âyetlerini okuyarak secde eden (Bkz.: Âl-i İmr’an sûresi, 3/113); hak ve hakikate çağıran (Bkz.: A’raf sûresi, 7/159); Kur’ân mesajını duyduklarında onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinden yaş boşalan insanlar bulunduğunu (Bkz.: Mâide sûresi, 5/83) haber vermiştir. Dolayısıyla ehl-i kitabın hepsini aynı çizgide değerlendirmemek gerekir. Yine Cenâb-ı Hak,  لَا يَنْهَاكُمُ اللهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez.” (Mümtehine sûresi, 60/8) yüce beyanıyla, onlara iyilik yapmak suretiyle gönüllerine girmede bir mahzur bulunmadığını ifade buyurmuştur. Dolayısıyla konumları ve durdukları yer itibarıyla herkese karşı bir münasebet yolu bulup, onlarla münasebete geçme ve onların da size ulaşmasını sağlamaya çalışma takdir edilecek bir davranıştır.

Güzellikleri Takdimde Kuyumcu Hassasiyeti

Anadolu’dan dünyanın dört bir yanına dağılan sevgi ve hoşgörü kahramanları, değişik kültür ortamlarında yetişmiş insanlarla karşılaşmakta ve iletişime geçmektedirler. Onların, iletişime geçtikleri muhataplarını önceden iyi okumaları gerekmektedir. İlk önce muhatabın dünya görüşü, inancı, karakteri gibi hususlar hakkında bilgi sahibi olunmalı, söylenilecek sözlere karşı nasıl tepki verebileceği iyi hesap edilmeli, daha sonra söze başlanmalıdır.

Fakat bu noktada da hassas olunması gereken diğer bir husus da, muhatabın ruhuna girebilme ve ona şirin görünebilme adına Usûlüddin’e aykırı hareket edilmemesidir. Meselâ bir dinin veya din şeklindeki bir organizasyonun müntesibiyle muhatap olduğumuzda, eğer Kur’ân ve Sünnet, onun kutsal gördüğü din büyüğü hakkında herhangi bir beyanda bulunmamışsa, bizim ifade ve beyanlarımız da o çerçevede olmalıdır. Fakat Kur’ân’ın, Hazreti Musa, Hazreti Dâvud, Hazreti Süleyman, Hazreti İbrahim, Hazreti Yahya, Hazreti İsa (aleyhimüsselâm) gibi bir kısım peygamberlerle ilgili yaklaşımlarını veya Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlerle ilgili bir kısım mütalâa ve mülâhazalarını nakletmek suretiyle ruhumuzun ilhamlarını aktarabileceğimiz bir zemine kapı aralayabiliriz. Meselâ bir sahabî efendimizle bir Yahudi arasındaki “Hazreti Musa mı üstündü, Efendimiz mi üstün?” münakaşasında, sahabî, Yahudi’ye bir tokat vuruyor. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Beni, Musa İbn İmran’a tercih etmeyin! Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?” (Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikak 43, tevhîd 31; Müslim, fezâil 157) buyurmuştur. Bununla Rehber-i Ekmel (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, ülü’l-azm bir peygamber karşısındaki tevazu ve kemal-i faziletini ifade edebiliriz. Burada başka bir husus da başkalarının damarlarına basmamak suretiyle onları tepki ve reaksiyona sevk etmemeli; Müslümanlığı küçük ve basit gösterecek her türlü tavır ve davranıştan da şiddetle kaçınmalıyız. Bu konuda Usûlüddin esaslarına bağlı kalmak için, siyer felsefesinin ve sahabe efendilerimizin takip ettiği yol ve yöntemin çok iyi bilinmesi gerekmektedir.

Evet, günümüzün hizmet erlerinin Kur’ân’ı ve onun şerh ve haşiyesi diyebileceğimiz Sünnet’i çok iyi bilmeleri gerekir. Bu iki kudsî kaynağın ve onların ortaya koyduğu temel disiplinlerin bilinmesi adına seminerler düzenlenmeli ve insanların bu konuda iyi yetişmeleri sağlanmalıdır. Yoksa insanlara din anlatacağız diye kimi zaman bir kısım hoyratlıklara girilebilir, kimi zaman da Usûlüddin’e muhalif bir kısım yanlışlıklara düşülebilir.

Eskiden hak ve hakikate tercüman olmaya çalışanlar, içlerindeki muhasebe duygusunu canlı tutmak için, karşılaştıklarında birbirlerine, “Kaç insanın katilisin?” diye sorarlarmış. Yani, kaç insan senin atmosferine girdi de senin densizliğin yüzünden dinden uzaklaştı? Başkalarının katili olmamak için, öz beynimizi burnumuzdan kusmalı, bir yolunu yöntemini bulmalı, asla usûl ve üslûpta hata yapmamalı ve muhataplarımıza sunacağımız hakikatleri en imrendirici bir şekilde takdim etmeye çalışmalıyız.

Yarım Hekim Can, Yarım Âlim Din Götürür

Usûl ve üslûp bilmeyen, Kur’ân’ın temel disiplinlerinden, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajından habersiz olan, selef-i salihîni doğru okuyamayan bir insan ister postnişin, ister irşad makamında görünen bir mürşid, isterse etrafında insanların halkalandığı bir şeyh olsun, onun, her zaman değişik oyun ve aldatmalarıyla şeytanın güdümüne girmesi mümkündür. Şeytan, böyle bir kişiye bazen harikulâdeden bazı şeyler göstermek, bazen de kulağına bir kısım sesler fısıldamak suretiyle bir tane doğrunun yanında ona on tane yanlışı kabul ettirebilir ve farklı inhiraflara sürükleyebilir.

Hâlbuki Usûlüddin’i bilen bir insan, vahiyle müeyyed olmadığının farkındadır. O, kulağına fısıldanan, gözüne aksettirilen, kalbine duyurulan veya ihsaslarına seslenen bir şeyi, Kitap ve Sünnet ile test etmesi gerektiğini bilir. Eğer bu şey, Allah’ın kelâmına, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i sahihasına veya selef-i salihînin bu iki kaynaktan hareketle ortaya koydukları esaslara uygun düşüyorsa “baş göz üstüne” der, minnet ve şükür duygularıyla onu kabul eder. Aksi takdirde bunların hiçbirisine itibar etmez. Bu açıdan Usûlüddin’i bilmeyen insanların mürşid postuna oturmaları tehlikelidir. Nitekim Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretleri’ne göre İslâmî ilimlerden icazet almayan bir insana irşad vazifesi verilmez. Yani bu kişinin, sarf, nahiv ve maânî gibi âlet ilimlerini ve aynı zamanda Fıkıh, Usûl-ü Fıkıh, Tefsir, Usûl-ü Tefsir, Hadis, Usûl-ü Hadis, Kelâm ve Usûlüddin gibi İslâmî ilimleri bilmesi gerekir.

Önceki dönemlerde hak ve hakikate tercüman olması için kendisine hilâfet verilecek kişilerde bu şartlar aranmış, âlim olmayan kimselere irşad vazifesi verilmemiştir. Günümüze gelindiğinde ise gelenekten tevarüs edilen tekke ve zaviye müesseselerini devam ettirme ve bu müesseseler etrafında toplanmış olan insanları kaçırmama gibi mülâhazalar, dinî ilimlerde mütebahhir olmayan ve yetkinliği de bulunmayan nâehil kimselere hilâfet verilmesine sebebiyet vermiştir. Bunun ise baytarın eline bıçak verip kalb hastası bir insanı baypas yaptırmaktan farkı yoktur. Halk arasında yaygın olan ifadesiyle söyleyecek olursak, “Yarım hekim can, yarım âlim din götürür”.

Bu itibarladır ki günümüzde irşad vazifesi yapmak isteyenlerin İslâmî ilimlerde donanımlı hâle gelmeleri, Usûlüddin’i ve Usûl-ü Fıkh’ı iyi bilmeleri son derece önemlidir. Yoksa onlar, insanları irşad edeceğiz ve doğru yola çağıracağız diye yola çıksalar da, hiç farkına varmadan bir sürü hata ve yanlışlık içine girebilirler.

Niyazî-i Mısrî’nin bir sözünü hatırlatarak konuyu noktalamış olalım:

“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,

Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…”