Posts Tagged ‘dünyanın üç yüzü’

DÜNYA SEVGİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanda sınırsız bir dünya sevgisi vardır. O, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanır, sonu gelmez arzu ve heveslerin peşinden koşar. Yaşı ilerlese de ondaki bu duygular azalmaz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde insanın bu hâlini şöyle anlatır: “İnsan yaşlansa bile kalbindeki şu iki duygu hep genç ve dinç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel (hırs, tamahkârlık).” (Buharî, rikâk 5)

Dünya sevgisi ve tûl-i emel birbirini destekleyen ve besleyen hususlardır. Dünyayı seven insan, hiç ölmeyecekmiş gibi beklentilere girer, hep orada kalacakmış gibi yaşar. Tûl-i emelin başlangıcında da tevehhüm-ü ebediyet (ebediyet vehmi, kuruntusu) vardır. Yani insanın hiç ölmeyecekmiş gibi hissetmesi.

Malum olduğu üzere Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzünden bahsediyor ve onun cismaniyetimize bakan ve gafletimizi tetikleyen yüzünden kaçınmamız gerektiğini ifade ediyor. Bizi burada ebedî kalacakmış gibi dünyevi beklentiler arkasında koşturan, kafamızda tevehhüm-ü ebediyetle bir kısım kurgular oluşturmak suretiyle bizi oyalayan ve Allah’tan alıkoyan da dünyanın nefsimize bakan işte bu yüzüdür.

Hazreti Pir, başka bir yerde de dünyayı şöyle tanımlıyor: “Şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, s. 155) Ne yazık ki günümüz insanı, ahirette elde edilecek şeyleri bu fani dünyada arıyor, burada elde etmeye çalışıyor.

Dünyayı Ahirete Tercih Edenler

Dünyanın geçici zevk ve lezzetleri çoklarını aldatıyor. Hususiyle günümüzde bunun çok daha ileri seviyede olduğunu söyleyebiliriz. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ “Onlar ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyar ve onu eğri büğrü göstermek isterler. İşte bunlar, doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır!” (İbrahim sûresi, 14/3) Esasında bu âyet-i kerime evvelen ve bizzat inanmayanlar hakkında nazil olmuştur. Yani âyetin birinci derecede muhatabı, Allah’ı tanımayan, âhirete inanmayan, her şeyi dünyadan ibaret gören inkârcılardır. Bununla birlikte Müslümanların da bu âyetten alacakları önemli dersler vardır.

Âyetin devamında iki husus üzerinde daha duruluyor. Birincisi, insanları Allah yolundan alıkoyma, diğeri de hak yolu eğri büğrü göstermeye çalışma. Demek ki bile bile dünya hayatını tercih eden insan farkına varmasa da ciddi bir yara alıyor veya manevî dünyasını tahrip edebilecek bir virüs kapıyor. Böyle bir yara alan veya virüs kapan kimse, zamanla dine ve inananlara karşı tavır almaya başlıyor. Yine Hz. Pir’in ifadelerine başvuracak olursak, her günah içinde küfre giden bir yol vardır. Kalbe giren her bir günah, kalb ve ruhta yaralar açıyor. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 9) Bu açıdan işin başında güzergâhın çok iyi belirlenmesi, dünya-ahiret dengesinin çok iyi kurulması gerekiyor.

Dünyayı asıl hedef ve gerçek sevgili hâline getiren ve dine mesafeli duran bir insan, zamanla öyle bir noktaya ulaşır ve öyle bir fasit daireye girer ki kendisi dine mesafeli durduğu gibi, başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya başlar. İster iradi isterse gayr-i iradi olarak, insanların doğru inanca, doğru düşünceye ulaşmasına mani olur. İkinci olarak da böyle biri dinin ortaya koyduğu dosdoğru yolu, eğri büğrü göstermeye çalışır. Din aleyhinde konuşur, dinin getirdiği değerleri tenkit eder ve insanları ondan saptırmaya çalışır. Böylece en başta girdiği yanlış yol, onu daha büyük yanlışların içine çeker. Azıcık hayalinizi yoklasanız, toplumun içinde gezinseniz, yaşadığınız tecrübeleri gözden geçirseniz, günümüzde bu tür şeylerin ne kadar çok yaşandığını görürsünüz. Niceleri yuvarlandığı böyle bir gayyada bocalayıp durmaktadır.

Esasında dünya hayatı bilerek tercih edilecek bir yer değildir. Çünkü akıbeti bellidir. İnsan istese de burada kalamaz. Önünde kabre giden bir yolculuk vardır. Hz. Pir, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet yüzünden dört elle dünyaya sarılan, varsa da yoksa da dünya diyen kimselerin nasıl bir yanılgı içinde olduklarını şöyle anlatır: “Eyvah, aldandık! Şu dünya hayatını sabit zannettik, o yüzden bütün bütün ziyan ettik. Evet, şu hayat yolculuğu bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür de bir rüzgar gibi uçar, gider…” (Bediüzzaman, Sözler, s. 227)

Bugün dünya tüm cazibedar güzellikleriyle insanın önüne açıldığından, çokları ona aldanıyorlar, burada ebedî kalacakmış gibi bir hayat sürüyorlar. Rahat, tenperverlik, yuvaperestlik, yaşama arzusu gibi şeyler insanları dinleri uğruna göstermeleri gereken mücadele azminden uzaklaştırıyor. Niceleri dünyaperestlik belası yüzünden ahiretlerini mahvediyor, kaybediyor. Sadece dünya üzerinde yoğunlaştıklarından, ona teksif-i nazar ettiklerinden, başka bir şey düşünemiyor, başka bir şey göremiyorlar. Görseler de dünya onlara daha cazip göründüğü için tercihlerini bu istikamette kullanıyorlar.

Bu durumdaki insanlar, bu bakış açılarıyla ahiretlerini kaybettikleri gibi, bu dünyalarını da daraltıyor, zindana çeviriyorlar. Aradıkları huzur ve rahatı burada da bulamıyorlar. Bazen dünyaperest insanların hâline hayret ediyorum. Kabir, bizden öncekilerin sedefleşmiş kemikleriyle gözlerinin önünde durduğu, içinde yılanların çıyanların cirit attığı böyle bir enkaza kendilerinin de gireceklerini bildikleri halde nasıl oluyor da dünyanın lezzetlerine bu kadar kendilerini kaptırıyorlar? Muhtemelen dünyevî zevklerin verdiği sarhoşluktan ya da bir çeşit hipnoz hâli yaşadıklarından işin hakikatini yeterince idrak edemiyorlar. Yoksa kabirle, ölümle son bulacak kısacık bir hayata yaşama denmez. Yaşanan böyle bir hayat Cennet bile olsa yine de insanı mutlu etmeye yetmez. Cennet’i Cennet yapan onun sonsuzluğudur, Allah’la irtibatıdır.

İnkârcılar bu konuda bütün bütün aldanıyorlar. Onların yanı sıra bir kısım mü’minlerin de dünya karşısında başları dönüyor. Hatta kendilerini ulvî bir davaya adamış insanlar arasında bile bir yere kadar dünyevilik ve sekülerlik hâkim hâle gelebiliyor. Bir bakıyorsunuz, en mütedeyyin insanlar bile plan ve programlarını dünyaya göre yapmaya başlıyorlar. Rahat ve tenperverlik onları esir alabiliyor. Hırs ve tamahlarına yenik düşebiliyorlar. Dolayısıyla inkârcıların içinde yaşayan bu virüs inananlara da bulaşıyor ve manevi yönden onları da hasta ediyor. Bütün yanlış davranışların arkasında bunun olduğu söylenebilir.

Dünya Karşısında Kararlı Duruş

Dünya sevgisi, dünyaya karşı hırs ve tamah gösterme gibi manevi hastalıkların şerlerinden korunmanın en önemli yolu, Cenab-ı Hak’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. İnsan yaşlandıkça, yaşıyla başıyla doğru orantılı olarak şayet O’na yakınlığı da artmazsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.  Eskiden tekke ve zaviyelerde -eskiden diyorum çünkü günümüzde onlar da fonksiyonunu kendilerinden beklenen seviyede eda edemiyor- bu tür virüslere açık tabiatlar terbiye ediliyor, nefsin terbiye edilmesi ve kalbin saflaşıp tertemiz hale gelmesi sayesinde bu tür rahatsızlıklardan kurtulma imkânı buluyorlardı. Maalesef günümüzde bu imkân da kalmadı. Çokları hayatlarını dünya peşinde koşarak, nefis hesabına yaşayarak zayi ediyorlar. Dünya hayatını ahirete tercih etme moda oldu. Herkes harıl harıl dünyanın peşinden koşuyor; dünyalık aparabilme, koparabilme derdinde. Eğer dikkat etmezsek, biz de dünyaya yönelik duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesiri altında kalabiliriz. Ahirete ait nimetleri burada tüketebiliriz.  

Dünyanın göz kamaştırıcı cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği ve onları kendi ağına düşürdüğü böyle bir dönemde kararlı durabilmek çok önemlidir. Fakat bu, hiç de kolay değildir. Kayıp düşmelerin çok olduğu bir yerde, ayakları yere sağlam basıyor görünen kimselerin bile çok dikkatli olması gerekir. Bu konuda ciddi bir ceht ü gayret göstermeye ve iradenin hakkını vermeye ihtiyaç var. Kalbimizi din-i mübin-i İslâm’da sabit-kadem eylemesi adına Allah’a çok dua etmeliyiz.

Hülasa, insanlar yaşlansalar da içte bulunan dünya sevgisi ve dünyada ebedi yaşama gibi duygular genç kalmaya devam ediyor, belki daha da artıyor. Bu yüzden, bu tür zararlı duyguları baskı altına alma ve terbiye etme konusunda çok ciddi gayret göstermek gerekiyor. Bunun yolu da, insandaki makam hırsı, dünya tamahı ve yaşama arzusu gibi duygular arttıkça, dünyanın faniliğini düşünüp kendini sorgulama, Allah’a ve ahirete iştiyak duyma, ibadet sevgisiyle yaşama ve Allah yolunda hizmet etme duygu ve düşünceleriyle yatıp kalkmaktan geçer. Ancak bu sayededir ki insan ömrünün sonuna kadar istikametini koruyabilir. Eğer sürekli içimizi kontrol etmez, kendimizi muhasebeye çekmez ve Allah yolunda faydalı işler yapmak için kendimizi zorlamazsak, hadiste bahsedilen manevi hastalıkların varlığından haberdar olamaz ve bunların bizi nasıl baş aşağı getireceğini bilemeyiz. Allah Tealâ, hepimizi kötü akıbetten muhafaza etsin.

***

Not: Bu yazı, 10 Mayıs 2007 ve 6 Mart 2010 tarihinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

Bamteli: Ey İnsan!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Ölmeye yüz tutmuş vicdanlar kalb masajı bekliyor!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaz kılarken sakalı ile oynayan birisini görünce, لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ Şayet bu adamın kalbi haşyetle dolsaydı, organları da huşu duyardı.” Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır.

*Vicdanların öldüğü bir dönemde yaşıyoruz. Bazıları cankeş, bazıları sarhoş, bazıları yoğun bakımda. Bütün bütün kaybetmiş değiller; şöyle bir himmet eli uzandığı zaman zannediyorum onlar yeniden cana gelecekler. Kalb durmalarında yapılan spazm müdahalesi neyse, zannediyorum bu mevzuda da ruhumuzu okuyan, düşüncelerimizi okuyan, bize doğruyu gösteren, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunu gösteren, Sahabe yolunu gösteren, dediklerini yaşayan ve yaşadıklarını söyleyen rehberlerin mualecesi de aynı şeydir. “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemek, Allah’ın en çok nefret ettiği şeylerdendir.” (Saff, 61/2-3) ikazını bir tokat gibi kabul eden, “Amanın, yaşamadığım şeyi söylememeliyim; söylediğim her şey yaşadıklarımın ifadesi ve hecelemesi olmalı; hatta sarih, açık delaletle de değil, hecelemesi olmalı tavırlarımın!” diyen, ne kadar derin olursa, o kadar da mütevazi, mahviyet ve hacalet içinde bulunan, halinden “Bu hakikatler kim, ben kim? O doğruluk kim, ben kim?” mülahazası dökülen insan -inanın- adeta bir sinerji kaynağı olur.

Evvelki gün müsemma vardı, dün isim müsemma birlikteliği, bugün ise sadece isim!..

*Bir dönemde Hakk’a teveccühler “isimsiz müsemma” şeklindeydi. Nakşî, Halidî, Kadirî, Şazilî, Bekrî, Cerrahî diye isimler bilinmiyordu. Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı. Her yerde gürül gürül Allah anılıyordu. O, her sinede muallâ yerini koruyordu. Gönüller adeta O’nun tecelligâhı idi.

*Bir dönem geldi kalb ve ruh hayatına isim katan insanlar oldu ve zamanla meşrepler o insanların adlarıyla anılmaya başlandı. O halis insanlar sayesinde, müsemma kapı ardında kalmadı. O müsemma vicdanlarda derinlemesine duyuldu ve “isim müsemma birliği” oldu. Onlar bir derken, biri bin etmesini biliyorlardı. Onların dilinden çıkan bir “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” kelimeleri binlere tekabül ediyor, gönüller itminana eriyordu. O dönemde isim müsemma at başı gidiyordu.

*Ne var ki bir gün de geldi, (istisnaları vardır) bazıları itibarıyla “müsemmasız isim” devri başladı. Çok hakikat ad, unvan, şekil ve surete takılıp kaldı.

Melekler Hazreti Âdem kıblesine doğru Allah’a secde ettiler ama Şeytan kibirlendi!..

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Adem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsar (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın (ca’l edeceksin)?” (Bakara, 2/30) diye suâl tevcih etmişlerdi. İşin aslını ve Hakk’ın hikmetini öğrenince ise, سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) demiş ve Hazreti Adem’e secde emrini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

*Haddizatında bu secde Allah’a (celle celâluhu) yapılıyordu. Kâbe mihrap olarak önümüze konduğu gibi, o zaman meleklerin önüne de Hazreti Âdem (aleyhisselâm) konmuştu. Burada secde, Allah’ın isimlerinin en câmi aynası olan insanda odaklaşan esmâ-i ilâhiyeye ve hilâfet unvanlı o büyük mânâya müteveccihen oluyordu. Şeytan ise bu hassas dönemde virajı alamamış ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmıştı. Emre itaatteki inceliği anlaması lazım gelen yerde, “Ben çamurdan yarattığına hiç secde eder miyim? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten O’nu topraktan yarattın.” (A’râf, 7/12) demişti. Bu, küstahlık ve bir su-i edepti ki, ondaki kibir, haset ve hazımsızlığa delâlet etmekteydi. Belli ki şeytanın içinde bir hastalık vardı da Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) secde bahane olmuş ve bununla şeytanın küfrü açığa çıkmıştı.

Kibrine takılan Şeytan hak ve hakikati bile bile inkar etti; çağlar boyu onun tuzağına düşenler de!..

*Şeytan emre itaatteki inceliği anlamadığından fahre, gurura, kibre, enaniyete kapıldı. Kendi enaniyet gayyasında boğuldu. Her devirde enaniyet gayyasında boğulanlar gibi… Firavunlar gibi, Şeddadlar gibi, Nemrutlar gibi, Tiranlar gibi… Onlar enaniyet gayyasında, ziftinde boğuldukları gibi Şeytan da boğuldu gitti ama manen öldü. Öyle ki, hak ve hakikati bildiği halde “Öldükten sonra diriltilecekleri Gün’e kadar bana süre tanı!” (A’raf, 7/14) dedi ve insanları yoldan çıkarma kasdıyla mühlet istedi.

*Demek enaniyet öyle bir Allah belası ki, İblis hakikati gördüğü halde, yine de gelip gelip ona takılıyor. Çünkü o enaniyetin menfur meşcereliğinde kibir neşv ü nema buluyor, gurur neşv ü nema buluyor, müşarün bilbenan olma (parmakla gösterilme) mülahazası neşv ü nema buluyor, takdir edilme mülahazası neşv ü nema buluyor, herkes tarafından alkışlanma mülahazası neşv ü nema buluyor, rahat etme mülahazası neşv ü nema buluyor, saray mülahazası neşv ü nema buluyor… Enaniyet dediğimiz, Allah belası böyle bir meşcerelik!..

*Şeytan gerçekleri gördüğü halde “Bana fırsat ver, uğraşayım bunlarla!” dediği gibi, bugün de bir kısım insanlar bütün hakikat önlerinde olduğu halde bakıyorlar ama göremiyorlar. Görüyor gibi oluyorlar ama değerlendiremiyorlar. Nur’a “zulmet” diyorlar. Ruh-u Revan-i Muhammedi’nin şehbal açmasına, kendilerine karşı açılmış bir bayrak nazarıyla bakıyorlar. O’nun mübarek namının yükseltilmesini, kendi kadir ve kıymetlerini yere çalma şeklinde yorumluyorlar. Bakın aynı körlük Amnofis devrinde, Ramses devrinde, Hitler devrinde, Stalin devrinde, Lenin devrinde, Jul Sezar devrinde devam ettiği gibi, bütün çağlar boyu da hep devam edegelmiştir. Allah, bu bakıp da göremeyen insanların gözlerini açsın!..

Bencillik bağlarından kurtulmanın yolu yüce bir mefkûreye bağlı kalmaktır.

*Kayıp gibi gördüğünüz şeylerde bile yemin ederek söyleyebilirim, hep kazanıyorsunuz. Hep kazanıyorsunuz çünkü mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.

*İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı; yüksek hedeflerin peşinden koşmalı ve himmetini hep âli tutmalıdır. Öyle ki, mefkûre muhacirleri bir anda dünyanın çehresini değiştirebilecek kadar yüksek gaye-i hayaller peşinde olmalıdırlar. Zira himmetler âli ise, davranışlarla ona yetişilemediği durumlarda bile Allah, niyetlerle o boşluğu doldurur ve kişiyi hayalinde kurguladığı hedefe göre mükâfatlandırır. Yani insan, realize edilemeyen güzel niyetlerinin bile sevabını alır.

*Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse, artık hareket, tavır ve davranışlarını o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışır. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O’na bağlanmak ve her şeyi O’nunla alakalı bir hususa bağlamaktır.

Allah ve Rasûlü için hicret edenler, gittikleri yerde mutlaka Rabbimizin rızasını ve Efendimiz’in hoşnutluğunu bulurlar!..

*İmam Buhari Hazretleri’nin Sahih’inde ilk hadis şu mübarek beyandır:

إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti neyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur (orada onu bulur).”

*Tavsiye ederim; gidin Afrika’da yatırım yapın. Oralarda belli zeminler oluşturun. Türkiye’nin zenginliğine zenginlik katın. Dünyanın zenginleri haline gelin. Ve gittiğiniz yerlerde kendi irfan dünyanızı takviyeye bakın. Orada isterseniz okullar yapın, üniversiteler açın, talebelere bakacağınız yurtlar açın.

*Enaniyetten uzaklaşmanın, kendine takılmamanın, Allah’la arasındaki şeylerde hüsufa-küsufa sebebiyet vermemenin tek yolu vardır. Altından, zebercetten, zümrütten döşeli bir yolu vardır o da budur, yüksek bir gaye-i hayale dilbeste olmak, gönlünü kaptırmak.

Dünyanın Üç Yüzü

*Dünya bir yandan çok kıymetli ve değerlidir; diğer taraftan ise o, hadislerde bir cîfe, bir leş yığını olarak tarif edilmekte ve onun talipleri de köpeklere benzetilmektedir. Hazreti Üstad bu ikilem gibi gözüken meseleyi “dünyanın üç yüzü” vardır diyerek açıklığa kavuşturuyor.

*Hazreti Bediüzzaman şöyle diyor: “Dünyanın üç yüzü var: Birinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukûşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü, âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü: Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir. Kur’ân-ı Hakim’in kâinattan ve mevcudâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahabilerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.”

“Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.”

*Geçmişten bugüne İslâm uleması, o baş döndüren cehd ve gayretleriyle, enbiya-i izâmın esmâ ve sıfat mevzuunda beyan buyurdukları hususları biraz daha açmış, meselenin vuzuhu adına şerhler yapmış, o hususları bizim daha iyi anlayacağımız hâle getirmiş ve netice itibarıyla Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış telakkilere düşmekten bizi sıyanet etmişlerdir. Bütün bunlara rağmen, mesela sıfatlar Zât’ın aynı mı gayrı mı diye münazara ve münakaşalar söz konusu olmuştur.

*Malum olduğu üzere, ilim, hayat, sem’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sıfatların Zât’ın aynı olarak kabul edildiğinde, bu sıfatların da tek tek kadim olmuş olacağı, dolayısıyla taaddüd-ü kudemâ lazım geleceği, bunun ise Allah’ın vahdaniyeti hakikatine aykırı olacağı ifade edilmiştir. Buna karşılık sıfatlar Zât’ın gayrı olarak görüldüğünde ise, sıfat-ı sübhaniyenin Allah’ın gayrında mülâhazaya alınmış olacağı, bunun ise Allah’ı hâdis (sonradan meydana gelmiş) bir şeyle ittisaf mânâsına geleceği, dolayısıyla bu durumun da kabul edilemeyeceği söylenmiştir. İşte bu mülâhazalarla ortaya konan vartalara düşmemek için Ebû’l-Hasen el-Eş’arî Hazretleri, “Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.” diyerek işin içinden sıyrılmak istemiştir. Bu izahın kaçamak bir yanı olduğu söylenebilir, ancak böyle bir ifadenin ulûhiyet hakikatine duyulan bir saygının neticesi olduğu muhakkaktır. Bu meseleler beşer idrakini aşan mevzular olduğundan, vahyin bize bildirdiğinin ötesinde kesin ve net bir şey söylememiz mümkün değildir; söyleme cüretinde bulunanlar ise bir sürü çarpık anlayış ve tenakuzun içine düşmüştür/düşmektedir.

İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır.

*Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine bakan yanıyla dünya mektubât-ı Samedaniyyedir, çok güzel ve sevgiye layıktır. Bu yönüyle dünyaya bakınca ağaca sarılır öpersin, “Benim Rabbim’in bir kelimesi!” dersin. İnsana sarılırsın, aşkla-iştiyakla kucaklarsın, “Benim Rabbim’in ahsen-i takvimi bu!..” dersin. Bütün insanlığa bakarken “Bunlar benim Rabbim’in kelimeleri, cümleleri, paragrafları, kitapları!..” dersin. Kitap kadar mana ihtiva eder insan, çünkü insan bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir.

*İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır. Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; hâlbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” der. M. Akif, seyyidina Hazreti Ali’nin sözünü nazmen ilaveleriyle şöyle ifade etmiştir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

*“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü / Ferd ü Vâhid bârgâhında karar eyle yürü.” (İsmail Hakkı)