Posts Tagged ‘Fethullah’

94. Nağme: Sen Vazifeni Yap!..

Herkul | | HERKUL NAGME

8 dakikalık bu sohbette aşağıda meali verilen ayet-i kerimenin tefsirini dinleyebilirsiniz:

Ra’d Sûresi’nin 40. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Onlara (azab, sana da müjde olarak) va’dettiklerimizden bir kısmını sana göstersek de, ya da bundan önce senin ruhunu teslim alsak da, sana düşen yalnızca tebliğdir ve hesap bize aittir.”

 

93. Nağme: M. Hocaefendi Namaz Kıldırıyor

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün Muhterem Hocamızın en son kıldırdığı namazlardan birini daha paylaşmak istiyoruz. 08:52 dakikalık bu “nağme”de Muhterem Hocaefendi sabah namazının ilk rek’atında Burûc Sûresi’ni, ikinci rek’atta ise Târık Sûresi’ni okumaktadır. Kıymetli Hocamızın (cemaatin halini de gözettiği*) imâmet esnasındaki rüku ve secdesini kıyaslama imkanı da olması için kayıtta hiçbir kesinti yapmadan neşrediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

*Açıklama: “Cemaatin halini gözettiği” kaydında şu hususa dikkat edilmelidir:

Muhterem Hocamıza göre; “Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip başkalarının yanında özenip bezenmesi ise şirk kabul edilmiştir. Rabb’inle arandaki münasebete bakacaksın; insanların mülâhazalarını nazar-ı itibara aldın mı, kirletiyorsun demektir.”

Bununla beraber, dinimizde imamet makamındaki insanın vazifesi icabı gözetmek zorunda olduğu hususlar vardır ki imamın, cemaati usandıracak şeylerden sakınması da bunlardandır: Meselâ bir imamın kırâati veya tesbihleri cemaate ağırlık verecek derecede uzatması doğru değildir. Cemaati tenfir, mekruh sayılmıştır. Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta şöyle buyurur: “İçinizden biri imam olduğu takdirde namazı uzatma yolunu tutmasın. Zira cemaatin içinde büyük vardır, küçük vardır. Hasta vardır, zayıf vardır. Önemli işi olanlar da bulunur. Kendi başına namaz kılan ise, namazı dilediği kadar uzatabilir.”

92. Nağme: Millete Hesap Vermek

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Öyle güzel sohbetler oluyor ki!..

Bir taraftan, her gün bir nağme yayınlamak suretiyle “hasbihal”leri mebzul ve sıradanmış gibi sunmaktan, sohbetleri ibtizale kurban etmekten çok korkuyoruz; fakat diğer yandan, duyduğumuz enfes hakikatleri bir an önce sizlere de duyurmak, çok önemli düsturları bir kere daha hatırlatmak ve mülahazalarımızı dostlarımızla paylaşmak istiyoruz.

Bugün de Bamteli olarak yayınlanmasını bekleyemeyeceğimiz 5 dakikalık bir bölümü arz ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi bu hasbihalde şu hususlara değiniyor:

“Hakiki bir mürşid topluma karşı hayatının hesabını vermeye her zaman hazır olmalı!” sözünden maksat nedir?

Hazreti Üstad’ın topluma hesap verişine ve hayat tarzına dair misallerden bahseder misiniz?

Muhterem Hocamız nasıl geçiniyor; çiftlik de mi kalıyor? İçinde yaşadığı ev kendisine mi ait, kira mı veriyor?

Hocaefendi kardeşleri için nasıl dua etmiş?

 

91. Nağme: Biz Biz Deyip Bizlemeyin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

İkindi sohbetinden 5 dakikalık bir bölümü dualarınıza vesile olması dileğiyle (Bamteli olarak yayınlanmasını beklemeden) hemen arz ediyoruz.

Muhterem Hocamız bu hasbihalde “hillet” (candan kardeşlik) ve “hullet” (içten samimi dostluk) kelimeleriyle anılan hasletin gereklerini anlatıyor. En yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olabilmenin esaslarını ortaya koyuyor.

(Not: Bizlemek; ucu sivri bir değnekle dürtmek, “biz” denen tığ gibi büyük deri iğnesiyle  delmek ve akrep misillü sokmak manalarına gelmektedir.)

 

90. Nağme: Mecnun’un “Leyla” Dediği Kadar

Herkul | | HERKUL NAGME

Az önce sona eren bugünkü tefsir dersimizin 8 dakikalık bölümünde aşağıdaki soruların cevaplarını ve şu mealdeki ayetle ilgili bazı nükteleri bulacaksınız:

Ra’d Sûresi’nin 28. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“İşte onlar iman edip gönülleri Allah’ın zikriyle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla itminana (huzura) kavuşur.”

Zikir ne demektir ve nasıl olur?

Zikir ile kalb huzuru arasında nasıl bir münasebet vardır?

Bir insan Allah’ın kendisinden razı olup olmadığını nasıl bilebilir?

Bazı zikirleri belli sayıda tekrar etmek kalb huzuruna vesile olur mu?

Ölüm şeklinden daha önemli olan husus nedir?

Kim bu müezzin?

89. Nağme: “Final Gecesi”nden Kalanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Daha önceki notlarımızda artık sadece ders ve sohbetlerdeki konuşmaları değil nerede ve hangi vesileyle olursa olsun gerçekleşen kısa hasbihalleri bile sizinle de paylaşmaya gayret ettiğimizi belirtmiştik. Dün akşam namazı öncesi Muhterem Hocamız birkaç hafta önceki bir Bamteli’nin konusu olan “Final Gecesi”ne sözü getirdi ve onunla alakalı bazı ziyade hususlara dikkat çekti. Bu güzel sohbetin sadece o salonda bulunanlara münhasır kalmasına gönlümüz razı olmadı; bazı bölümlerini (7 dakikalık ses kaydı şeklinde) sizlere de arz etmek istiyoruz.

Final Gecesi” ifadesinden maksatın ne olduğunu merak edenler için kısaca hatırlatalım:

Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o ana kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan derd, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi.

 

88. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 43:00 dakikalık görüntülü ve 3 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Millet Kalesinin Tamiri ve Ramazan’da Kur’an

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde (çay faslında) asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş -bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleye benzeyen- ferdî ve içtimâî bünyenin tamirinde gözetilmesi gereken esasları anlatıyor ve (soru cevap bölümünde) şu suali cevaplıyor:

“Aslında bir mü’minin Kur’an-ı Kerim ile her zaman ciddi irtibat içinde olması gerekse de Ramazan ayında İlahî Kelam’la farklı bir münasebete geçildiği de bir gerçek. Ramazan-ı şerifi tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirebilmemiz için tavsiyelerinizi bir kere daha lütfeder misiniz?”

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Kamil Niyetin Özellikleri (2)

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Niyet-i tâmme ne demektir; mü’minin amelinden daha hayırlı olduğu ifade edilen niyetin hususiyetleri nelerdir?

sorusuna cevap veriyor; “Başlangıçtaki Halis Niyetin Muhafazası”, “İlahî İnayete Sunulan En Beliğ Bir Davetiye” ve “İmkânları Aşan Niyetler” alt başlıklarıyla mevzuu tahlil ediyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

Properties of Perfect Intention-2

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Intention is of a crucial importance with respect to a person’s eternal bliss. However, the intention that helps a person to be saved is one that serves as a motive for good deeds. In other words, perfect intention is a complementary component for good deeds and this makes it resemble a mysterious key unlocking doors to infinity in this finite worldly life. To clarify that with an example, if people observe the Divine commandments for worship such as the prayers and fasting as much as they can, these acts will not amount to even a tenth of the due of the blessings to be granted by God Almighty in Paradise; not even when these deeds are multiplied by twenty, or a hundred, because Paradise is a place adorned with blessings surpassing human imagination. Bediüzzaman also stated that thousands of years of happy life in this world cannot be compared to one hour in Paradise. The blessings of Paradise narrated in the Qur’an and authenticated sayings of the noble Prophet, peace and blessings be upon him,  provide us with some food for thought; they give us an idea about the issue. Otherwise, the blessings in Paradise are far beyond human conception and imagination. Therefore, it is not possible for us to become eligible for and deserve such a Paradise with our acts of worship. But let’s say that you try to avoid sins and carry out Divine commandments—observe the prayers, speak the truth, follow right guidance, give the zakat, go to Hajj, and strive to uphold the Divine teaching—all along this finite worldly life. All of these will be too little with respect to the worth of Paradise. However, through your attitude and intention, you virtually say, “O God, to the Ruler belongs the Royal manner that befits Him, just as servitude befits a slave. As a poor servant, this is what I can do.” Thus in return for such an immense intention, God Almighty will say, “This servant of mine lived for sixty years and spent his (or her) life in obedience to Me. If he were to live for a million years, he would spend his life in the same way. So I consider him as if he worshipped Me that much.” That is, God Almighty will replace a person’s intention with their practical deeds, and count their intention as better than their deeds. 

Keeping up the Initial Sincere Intention

There is another reason for an intention being better than the deed: a person can be sincere with respect to their initial intention. However, when the deed is being put to practice, other considerations such as showing off to others and taking sanctimonious pride can spoil sincerity. As for intention, it does not face such a degree of risk as the deed does. Since it is a will in the heart, it is not possible for others to see it. For example, one man can say, “I gladly accept it even if God takes my life a thousand times, if only the blessed name of the Messenger of God was honored in these lands.” Even his closest friends cannot exactly know the feeling and the excitement in his heart. Seeing the entire world dark without him, believing that everywhere will gain light with him, feeling agony with this concern, suffering with shame for failing to be true to him, and living with a troubled conscience with this concern—such feelings and considerations enveloped by sincerity in one’s heart have great value in the sight of God, for they cannot be spoiled by sanctimonious concerns of showing off to others. In this respect, it can be said that as these feelings and thoughts inside are not exposed to the destructive effect of negative considerations, God Almighty accepts them as if they were actions carried out, counts them as compensation for the gaps one’s deeds fail to fill, and grants that person eternal bliss in return for them.

People can erase their wrongs and sins through repentance and penitence. However, even if sins are removed, there will be certain gaps in one’s record of deeds. The mysterious capital to fill up those gaps is a person’s sincere intentions, orienting oneself heavenwards, and their intents and wills bound to put into practice. We hope that God Almighty accepts them as if they were actual deeds and fill the gaps in the record of deeds with them, and thus will not let His servant in shame on the day of reckoning. In this respect, great guides gave much importance to intention. 

One of the Most Eloquent Invitations for Divine Providence

As intention is an invitation for Divine help in order to realize the intent, then one should never refrain from making it. In the face of loads of work to do, one should make an intention and begin working, do as much as she can do, which is an invitation of great significance in the name of asking from God Almighty to make it possible to complete the task, instead of waiting idly in hopelessness. Then it is not right for a person to neglect this petty task they are responsible for in terms of apparent causes. People should target great ideals and keep their standards high, at least in terms of their intention. Besides that, when they cannot realize all that they desired to, they should not give in to disappointment, be respectful to how Divine Justice operates, and after having done what they were supposed to, they should wait for the right time to do what remains undone. 

Intentions that Surpass the Available Means

Those who fail to do what they planned to do owing to valid excuses beyond their power will be treated in accordance with their intentions. For example, the Qur’an praises the ones who felt sad since they could not find the means for making a contribution to the Tabuk Campaign: “…they returned, their eyes overflowing with tears in sorrow that they could not find anything to spend” (at-Tawbah 9:92). As those who donated for the campaign were praised for their deed, the ones who could not were appreciated for the purity of their intention, depth of their heart, and immensity of their feelings. Referring to those who could not join the army for a valid excuse, who could not find a mount or who had relatives they had to look after, the noble Messenger of God stated, “There are some men in Medina who are with you (on account of their intention) wherever you march and whichever valley you cross…”1 and gave the glad tidings that they would also have their share of the Divine reward like others. In other words, the noble Prophet meant to say that if they had the same means and conditions as others, they would also join them, practically make the same efforts, and therefore receive the same reward. In one case, the Pride of Humanity even spared a share from war gains for Uthman ibn Affan, who was unable to join the Battle of Badr for a certain reason, and that distinguished Companion was also counted among the blessed souls who attended the Battle of Badr.

As it is seen, those who cannot realize what they wish to do for a valid reason are excused according to the Qur’an and Sunnah, and they are counted as if they realized their intent. Even during our times, there are various people who serve in different areas of life enthusiastically. They are full of enthusiasm for carrying out the duty that falls on their part. So those people, by God’s grace, will be rewarded as people who strived for a sacred cause. Their intention, determination, efforts, and resolution will meet them in the other world as such a pleasant surprise that most others will not be able to help but envy them for the blessings God Almighty will grant them. For this reason, it is always commendable to cherish high intentions and ideals. It should never be forgotten that a person whose intention embraces a nation is like embracing an entire nation; further than that, a person whose intention embraces the entire humanity, is like a huge humanity.

1. Sahih Muslim, Imara, 159

This text is the translation of “Kamil Niyetin Özellikleri (2) 

87. Nağme: Muhterem Hocaefendi Ders Esnasında

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Kıymetli Hocamızın hayatında kitapların ayrı bir yeri vardır. Sair zamanlarda her fırsatta onlarla meşgul olduğu gibi, ders sırasında da merak ettiği her konuyu kaynağından bir kere daha okumak ister, bazen kitapların biri gelir biri gider. Muhterem Hocaefendi’nin bu yanını bilen insanlardan değerli âlim Molla Bedrettin Efendi geçenlerde bir kitap göndermiş. Zat-ı alilerinin bu hediyeyi ilk inceleyişini size de göstermek istedik. Ayrıca, derste rüya ve hulüm bahsi geçince hemen konuyla ilgili eseri istedi ve malumatımızı tazelemek için uzun uzun okudu; o bölümden de bir iki dakika nakletmek diliyoruz. Bundan başka, ayetler arasındaki irtibata dikkat çektiği bir anda Kur’an-ı Kerim’i mütalaa edişine dair kısa görüntüyü de 04:28 dakikalık videoya ekledik, onu da arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Dosyayı indirmek için tıklayınız

86. Nağme: En Hayırlı Genç ve En Şerli Yaşlı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Sosyal medyaya adım atıp günlük mesajlar yayınlamaya başladığımız günden bu yana her an size hediye edeceğimiz malzemeyi temin düşüncesiyle oturup kalkıyoruz. Çoğunlukla derslerden latif bir bölüm, bazen bir kare fotoğraf, kimi zaman birkaç dakikalık video, başka bir vakit güzel bir hatıra veya hoş bir söz yakalayıp hemen size ulaştırmaya çalışıyoruz. Artık sadece ders ve sohbetlerdeki konuşmaları değil nerede ve hangi vesileyle olursa olsun gerçekleşen kısa hasbihalleri bile sizinle de paylaşmaya gayret ediyoruz. Bu işin hizmete vesile olduğuna inandığımız sürece de (Allah’ın izni ve inayetiyle) bu cehdimizde devamlı olacağız.

İşte bugünkü nağmemizde dersler ve sohbetler haricinde bir vesileyle dile getirilen hakikatleri arz ediyoruz:

8 dakikalık bu nağmede şu soruların cevaplarını ve aşağıda tercümesini kaydettiğimiz hadis-i şerifle ilgili bazı nükteleri bulabilirsiniz:

En hayırlı genç kimdir?

Yaşlı bir insan ne zaman zavallı bir mahluk haline dönüşür?

“Cenâb-ı Allah yedi kimseyi, Kendi zıllinden (gölgesinden) başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zılli altında himaye edecektir.” hadis-i şerifinde zikredilen yedi zümrenin ortak özellikleri nedir?

Gerçek kardeşlik nasıl olur?

Ağlama ne zaman makbuldür?

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah yedi kimseyi, Kendi zıllinden başka sığınak olmayan (kıyamet) gününde, zılli altında himaye buyuracaktır. (İlki) âdil imam, (ikincisi) ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç, (üçüncüsü) mescidlere dilbeste olan kimse, (dördüncüsü) Allah için birbirini sevip, Allah için bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan herbiri, (beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talep ağında (nefsine başkaldırıp) “ben Allah’tan korkarım” diyen adam, (altıncısı) solundakine infak ettiği şeyden, sağındaki birşey hissetmeyecek şekilde sadakasını gizli eda eden, (yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan.”

 

85. Nağme: Cuma Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bu nağmemizde sizlere Muhterem Hocamızın huzurunda bugün okunan Cuma Hutbesi’ni hediye ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ.

 فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

Sinelerin düşmanlığa yenik düştüğü, ruhlarda bulantıların yaşandığı, kinin, nefretin bütün bütün azgınlaştığı, herkesin birbirinin kurdu hâline geldiği şu meş’um ve kapkara günlerde bizim, sudan, havadan daha çok sevgiye, merhamete ihtiyacımız var. Şimdilerde sevgiyi unutmuş gibiyiz; şefkat sözlüklerde müracaatçısı olmayan garip bir kelime. Yok birbirimize merhametimiz, insanlara sevgimiz. Acıma hislerimiz körelmiş gibi, yüreklerimiz kaskatı ve ufkumuz düşmanlık duygularıyla simsiyah.. ve simsiyah görüyoruz herkesi ve her şeyi. Çoğumuz sürekli kavga vesilesi arıyor; yalan, iftira ve tezvirlerle birbirimizi karalıyoruz. Fertler arasında da, yığınlar mabeyninde de ürperten bir kopukluk var; “biz”, “siz”, “ötekiler” diye başlıyoruz başlarken söze. Bitmiyor parçalayıp bölme hıncımız. Kopuğuz birbirimizden ve her hâlimize aksediyor bu çözülüp dağılmalar. Bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılmışız sağa sola; çekiyoruz birbirimizden, çekmediğimiz kadar gâvurlardan.

Aslında, biz Allah’tan koptuk, O da bizi birbirimizden kopardı. İnanıp sevemedik O’nu, sevilmesi gerektiği kadar; O da söküp aldı ruhlarımızdan sevme hissini. Şimdilerde, O’nsuzluğa mahkûm o bomboş sinelerimizde, sürekli bencillik hırıltıları, “sen”, “ben” homurtuları ve oturup kalkıp birbirimizi tepeleme projeleri üretiyoruz. Lânetlenmiş gibi bir hâlimiz var; çoğumuz sevme-sevilme fakîriyiz; açız şefkate, merhamete, mürüvvete. Sevmemişiz ki O’nu, aldı elimizden sevgiyi, saygıyı. Şu anda olsun dönüp de O’nu sevebilsek, sevdirecek O da bizi birbirimize. Ama uzağız sevginin asıl kaynağından; yürüdüğümüz yollar bizi O’na götürmüyor; belki daha da uzaklaştırıyor. Yıllar var ruhlarımıza sevgi yağmıyor; gönüllerimiz kupkuru çöller gibi; iç âlemimizde bir sürü boşluk.. boşluklar da âdeta yılan-çıyan yuvası. Bütün bu olumsuzlukların bir devası var; o da, Allah sevgisi…

Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hep O’ndan akar gelir akıp gelecekse sinelerimize şefkat ve muhabbet. O’nunla olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî münasebet.

Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve neye yönlendirirsek yönlendirelim o hep Allah’a müteveccihtir; kalbdeki dağılma ve kesrette boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir. Her şeye karşı duyduğumuz ve duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O’na bağlayıp aşk u muhabbeti gerçek değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağınıklıklara düşmekten kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan şeylerden ötürü şirke düşmemiş olacağız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet ve münasebetlerimizde doğru yolda bulunacağız.

Aslında O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna, şu nesneye-bu objeye duyulan alâka darmadağınık, gelecek vaat etmeyen, kararsız, neticesiz bir sevgidir. Mü’min herkesten ve her şeyden evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O’nun isim ve sıfatlarının değişik renk, değişik desen ve değişik edada birer tecellîsi olarak alâka duymalı, onları takdirlerle alkışlamalı, O’ndan ötürü öpüp öpüp yüzüne-gözüne sürmeli ve her temâşâ ettiği şeyde “Bu da Senden.. bu da Senden” deyip âdeta bir vuslat faslı yaşamalıdır. Ne var ki, bunu böyle görüp böyle duymak için de;

“Cemâlini nice yüzden görem diyen dilber / Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..”

fehvasınca hep bir beyt-i Hudâ gibi tertemiz kalabilmiş gönüller, her simada Hakk’ı okuyacak âşina diller lazımdır.

Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü’minler ise Allah’tan ötürü onlara karşı alâka duyar ve sinelerini açarlar. İnanmış gönüller, her şeyden evvel, her şeyden sonra, her şeyin önünde, her şeyin arkasında mutlak Mahbub, mutlak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah’a dilbeste olur; O’nu diler ve sonra da O’ndan ötürü, başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere bütün nebileri, velileri ve diğer muhabbete değer kimseleri severler.

Allah’ı seviyor gibi sevmekle, Allah’tan ötürü sevmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Böyle Hak yörüngeli bir sevgi, iman kaynaklı, ibadet edalı, ihsan televvünlü kutsal bir sevgidir ve kâmil mü’minlerin şiârıdır. Cismâniyet ve nefs-i emmâre üzerinde temellenen şehevânî muhabbetlerin, aşkların –ona da aşk denecekse– insan tabiatında meknûz bulunan fısk u fücûrun sesi-soluğu olmasına mukabil, Allah’a karşı olan aşk ve alâkadan başlayıp sonra her şeyi kuşatan sevgi ve o sevgiyle oturup kalkan muhibbin âh u vâhı, gökte meleklerin yudumlamaya koştukları kutsal bir iksir mesâbesindedir. Hele bir de muhabbet, maddî-mânevî bütün varlığı sevgiliye bağışlayıp kendine hiçbir şey bırakmama seviyesine yükselmişse –ki buna sevda da diyebiliriz– işte o zaman gönülde sadece mahbub mülâhazası kalır; kalb, ritmini ona bağlar, nabızlar o âhenkle atar, hisler bu âhenge dem tutar, gözler yaşlarla bu sevdayı dillendirir, kalbden, gözyaşlarının sır vermesine ve sinenin serinlemesine sitemler yükselir. Gözler çağlarken gönül ağyara dert yanma vefasızlığından iki büklüm olur ve ağlamalarına inler. Latîfe-i rabbâniye, içi kanarken, sinesi yanarken ağyara dert sızdırmamaya çalışır, çalışır ve kendi kendine;

“Âşığım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip âhından ağyârı âgâh eyleme.”

diye mırıldanır. Aslında muhabbet, bir sultan; tahtı, gönüller; sesi soluğu da en tenha yerlerde ve sadece O’na açık dakikalarda seccadelere boşalan ümit, hasret ve hicran iniltileridir.

Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgiciklerinin dellâllığını yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini dillere düşürürler. Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O’nun eşiğine kor, içlerini O’na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama, kat’iyen sırlarını fâş etmezler. Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını O’nun emrine verir; kalbleriyle hep sıfât-ı sübhâniye matla’larında dolaşırlar. O’nun ziyâ-i vücudu karşısında âdeta erir ve bir muhabbet fânisi hâline gelirler: Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır cayır; yandıkça “daha!” derler.. yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça “daha!” derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça “daha!” derler.. doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler. Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler, düşünürlerse O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler temâşâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaşarak iradelerini O’nun iradesine bağlar, temayülleriyle O’nun isteklerinde erir ve bu yüce pâyeyi de O’nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle değerlendirirler. Sevgilerini O’na itaatle seslendirir, aşklarını O’na vefa ve sadakatle dillendirir ve kalblerinin kapılarını ağyar düşüncesine karşı sürgü sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i mâmura. Onlar bütün benlikleriyle Hakk’a nâzırdırlar ve O’nu takdir ve tebcilleri de kendi idrak ufuklarını çok çok aşkındır. Bunun yanında, böyle bir vefaya Hakk’ın teveccüh buyuracağına da ümitleri tamdır. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini, kendi nezdlerinde Hakk’a tahsis ettikleri yerle irtibatlı görür ve O’nun karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar.

O’nu delice severken kat’iyen alacaklılar gibi davranmaz; her zaman verecekli olma hacâlet ve hulûsiyle, Râbiatü’l-Adeviye gibi: “Zâtına yemin ederim ki, Sana Cennet talebiyle kulluk yapmadım; Seni sevdim ve kulluğumu ona bağladım.” der, yürürler O’nun ulu dergahına coşkun bir aşk sermayesiyle; yürür ve hep O’nun kendilerine olan lütuf ve ihsanlarını yâd ederler. Kalbleriyle sürekli O’na yakın durmaya çalışır, akl u fikirleriyle de O’nun merâyâ-yı esmâsında müşâhededen müşâhedeye koşar; her şeyde muhabbetten sesler dinler, her çiçekte aşk u şevkten ayrı bir rayiha ile mest olur, her güzel manzarayı O’nun güzelliğinin tecellîsinden akisler gibi temâşâya alırlar. O’na karşı hep sevgi düşünür, sevgi duyar, sevgi konuşur, bütün eşyayı bir sevgi şöleni gibi seyreder ve bir sevgi armonisi gibi dinlerler.

Muhabbet, bu ölçüde otağını kalb yamaçlarına kurunca artık bütün zıt hâdiseler aynı şeymiş gibi duyulur; huzur-gaybet, nimet-musibet, acı-tatlı, rahat-mihnet, elem-lezzet hep aynı sesi verir ve aynı edada görünürler; zira, seven gönül, cefayı-safayı bir bilir, derdi derman gibi görür, ızdırapları kevserler gibi yudumlar; zaman ve hâdiseler ne kadar amansız olursa olsun, durur o kımıldamadan durduğu yerde en derin bir vefa duygusuyla. Gözleri hep kendisine aralanacak kapı aralığında, yatar pusuya ve değişik dalga boyundaki teveccüh ve tecellîlere açık durmaya çalışır. Sevgisini O’na saygı ve itaatle taçlandırır. Kalbi sürekli O’na inkıyat duygusuyla çarpar ve sevdiğine muhalif düşme korkusuyla tir tir titrer; titrer ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat kaynağına sığınır. Onun bu ölçüde sürekli sevdiğiyle muvafakat arayışı içinde olması, zamanla onu gökte ve yerde herkes tarafından sevilen bir mahbub hâline getirir. Onun hesabında sadece Hak vardır; ötelere göre de olsa beklenti içinde bulunmayı aşkına ihanet sayar; ama kendi kendine gelen iltifat ve teveccühleri reddetmeyi de saygısızlık kabul eder ve ne gelirse öper, başına kor, sonra da “Bunların istidraç olmalarından Sana sığınırım.” der inler.

Seven için aşk u iştiyak en yüksek bir pâye, sevgilinin arzu ve isteklerinde eriyip gitmek de en erişilmez bir mazhariyettir. Muhabbetin mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin… gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Seviyorum diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak, O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak, O’nun tecellî edeceği mülâhazasıyla göz kırpmadan beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve yıllar boyu durduğu yerde kararlı durmak lazımdır ki bunlar sevgi yolunun ilk âdâbıdır:

Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez. Bazen sevgi Allah tarafından kalbe atılarak iç ihsasların harekete geçirilmesi de söz konusu olabilir, –ki hepimiz bazen böyle ekstradan lütuflar bekleriz– ancak, plânlarını harikulâdeliklere bina ederek durgun bir bekleme başka, kıvrım kıvrım sancı içinde aktif bekleme daha başkadır. Hak kapısının sadık bendeleri beklentilerini harekete bağlar, dinamik bir duruşa geçerler; geçer ve o durgun gibi görülen halleriyle cihanlara yetecek bir enerji üreterek müthiş aktiviteler ortaya koyarlar. Bunlar, âşık u sâdıklardır ve belli hususiyetleri haizdirler: Sevgili’nin her muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılar ve Nesîmî gibi;

“Bir bîçare âşıkem ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem!”

der, hep bir vefa tavrı sergilerler. Her zaman ciddî bir vuslat arzusuyla kıvranır dururlar; ama, hallerinden de asla şikâyet etmezler. O’ndan başka bütün beklentileri kafalarından söker-atar, hep maiyyet rüyalarıyla oturur kalkarlar. O’nsuz geçen ömrü hiç mi hiç hesaba katmaz ve O’nsuz hayatı hayat saymazlar. Sohbetlerini hep sohbet-i Cânan hâline getirir, O’nun adıyla seslerini-soluklarını melekûtî bir derinliğe ulaştırır ve hep şu mülahazalarla dolup taşarlar:

Gönül Sen’i bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç!

Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç!

Sen’i bulanlar bulmuştur / Akıp akıp durulmuştur,

Senin aşkınla dolmuştur / Başkasıyla kanar mı hiç!

Var eden Sen’sin cihânı / Varlığın canların cânı;

Bulanlar Sen’de ummânı / Başka göle dalar mı hiç!

Adı her yanda okunan / Sînede dertlere derman,

Gönülden Sana inanan / Başkasın Rab sanar mı hiç!

Cemâline hayran kalan / Muhabbet yolunda olan;

Peteğinde balın bulan / Başka bala banar mı hiç!

Sen’i görüp Sen’i bilmiş / Koşup koşup Sana ermiş,

Gelip Haremgâha girmiş / Başkasını sorar mı hiç!

Peki ya, bir kulun acz, fakr, şükür, şevk ve iştiyak hisleriyle böyle sürekli inleyişine karşı engin rahmet sahibi Hazreti Ganiy-yi Mutlak’ın mukabelesi nasıl olur? Uhrevî mukabeleyi tavsif etmeye ne insan idraki ve tasavvur kabiliyeti kifayet eder ne de kelimeler yeter. Fakat Ehlullah’tan bazılarının meseleye tedellî zaviyesinden yaklaşıp “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna eremezsiniz.” demeleri mahfuz; şart-ı âdî planında kul Mevlâ’yı sevince, Mevlâ da onu sever; sever ve muhabbet-i münezzehesine yakışır şekilde muamele eder. Alvarlı Efe hazretleri bu hakikati ne güzel seslendirir:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?
Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,
Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

Evet, Zât-ı uluhiyete muhabbet ve ubudiyet, dünyalara bedeldir. Zira, O’na aşk u iştiyakla yönelen herkes, alâkasının seviyesine göre mukabele ve iltifâta mazhar olur; beşerî boşluklardan ve karanlıklardan kurtulur; hususî rahmet ve inâyetler bulur. Bu hakikati hikmetâmiz bir üslupla vurgulayan bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatarak hutbeyi bitireceğiz:

IV. Murad devrinde, Erzurum’da bir Habib Baba varmış. Evliyaullah’tan olduğu söylenen bu zat, hacca gitmeye karar vermiş. O dönemde hacılar dört bir taraftan gelip İstanbul’da toplanır, oradan da kervanlar halinde yola çıkarlarmış. Habib Baba da, İstanbul’a kadar gelmiş ve “Yola çıkmadan evvel bir temizlik yapayım” deyip bir hamama gidivermiş. Olacak ya, o gün Padişahın vezirleri hamamı kiralamış ve kendilerine tahsis etmişler; dolayısıyla onlardan başka hiç kimse içeri alınmıyormuş. Habib Baba da bu yasağa takılacakmış ki, “Oğul, bu garibe zorluk çıkarma, ben şu kurnacıkta yıkanıveririm, kimseyi rahatsız etmem” diye yalvarıp yakarınca, oranın sahibi bu ihtiyarın haline acımış ve ona bir köşede yıkanması için izin vermiş. Çok geçmeden vezirler bütün ihtişam ve debdebeleriyle gelmişler. Bu arada, tebdil-i kıyafet ederek halkın içinde dolaşmayı itiyad edinen IV. Murad da, bu hamama gelmiş; kimliğini izhar etmek istemediğinden o da bir miskin edasıyla istirhamda bulununca, bizim Habib Baba’nın yanında yıkanmak şartıyla, içeri girmiş. Bir aralık, Habib Baba ona sırtını keselemeyi teklif etmiş ve keselemiş. Sonra sırt keseleme sırası padişaha geçmiş. IV. Murad elindeki keseyi Habib Baba’nın sırtında gezdirirken, ona latife yapmak istemiş; “Bir bize bak, bir de şu vezirlerin keyifli hallerine. Bu dünyada padişaha vezir olmak varmış” demiş. Habib Baba mütebessim çehresine bambaşka bir sevimlilik katan ses tonuyla şöyle cevap vermiş: “A dostum, öyle bir Padişaha vezir ol ki, bütün bu vezirlerin padişahına, senin uyuzlu sırtını keseletsin!”

İşin doğrusu Habib Baba’yı zikrederken, günümüzün karasevdalılarını da anmadan geçemeyeceğim. Zira, dünyanın yüz kırkı aşkın ülkesinde renkleri, dilleri, dinleri, kültürleri farklı farklı insanların adanmış ruhlara ve onların samimi hizmetlerine kucak açmaları, değil Sultan’ın sırt keselemesiyle hiçbir dünyevî mazhariyetle kıyaslanamayacak bir hadisedir. Sultanlar Sultanı Mevlâ-yı Müteâl, devlet adamlarından tüccarına, akademisyenlerinden sanatçılarına, diyanet mensuplarından halkına kadar binlerce gönlü, muhabbet fedailerine musahhar kılmaktadır. Bunu, Allah sevgisinden ve O’nun hüsn-ü kabule mazhar etmesinden başka bir vesileyle açıklamak mümkün değildir. Evet, onlar muhabbet sermayesiyle cihana açıldılar, Mahbub-u Hakikî de bu kalb insanlarına melek kanadından tüyler ihsan ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirdi. Dileriz ötede de vuslat gölgesiyle serinletir.. kutsîler arasına alır.. özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.

Hâsılı: “Öyle bir dildâre dil ver, eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki, ede ber-murâd seni!”

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ.

 وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

 Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

84. Nağme: M. Hocaefendi Namaz Kıldırıyor

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün Muhterem Hocamızın en son kıldırdığı namazlardan birini paylaşmak istiyoruz. 09:19 dakikalık bu “nağme”de Muhterem Hocaefendi sabah namazının ilk rek’atında İnfitâr Sûresi’ni, ikinci rek’atta ise A’lâ Sûresi’ni okumaktadır. Kıymetli Hocamızın (cemaatin halini de gözettiği) imâmet esnasındaki rüku ve secdesini kıyaslama imkanı da olması için kayıtta hiçbir kesinti yapmadan neşrediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

83. Nağme: Milletçe Beraatımızın Vesilesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Keşke bu 9:30 dakikalık sohbeti daha erken hazırlayabilseydik de şu mübarek gecede dünyanın her yanındaki arkadaşlarımız anlatılan hususlarla alâkalı hislerle dolup dualar etselerdi.. heyhat, ancak yetiştirebildik. Evet, hem ferdî hem de içtimaî beraatımız için anahtar sayılabilecek hakikatleri ihtiva eden bu kısa hasbihali dualarınızda yer alabilmek reca ve istirhamıyla arz ediyoruz.

Gece âleminin taçlarından olan Beraat kandilinizi tebrik eder; dualarınıza muhtaç bulunduğumuzu hatırlatarak, sağlık, afiyet ve saadetler dileriz.

Muhabbetle…

81. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 44:00 dakikalık görüntülü ve 3 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Mü’minin Tatili ve Lüks Hayat

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son iki sohbetinde (iki günlük sohbeti beraber arz ediyoruz) şu soruları cevaplıyor:

Soru: 1) Özellikle yaz mevsiminde zihinleri tatil düşüncesi meşgul ediyor. Bazen sıla-yı rahim vecibesi de bahane yapılıp birkaç ay tatil psikolojisiyle geçiriliyor. Umumî manada mü’minlerin hususî planda da irşat erlerinin tatil anlayışları nasıl olmalıdır?

Soru:2) İmkanların genişlemesiyle birlikte “Allah kuluna ihsan buyurduğu nimetlerin eserini onun üzerinde görmek ister” hadis-i şerifi de mesned kabul edilerek, Kur’an-ı Kerim tarafından “mütrefîn” sözcüğüyle vasıflandırılan insanların hayat tarzı benimsenmeye ve yaygınlaşmaya başladı. Nimeti izhar etme ile mütref olmama arasındaki denge hangi hususlara bağlıdır?

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Kamil Niyetin Özellikleri

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Niyet-i tâmme ne demektir; mü’minin amelinden daha hayırlı olduğu ifade edilen niyetin hususiyetleri nelerdir?

sorusuna cevap veriyor; “Ameller ancak niyetlere göredir” hadisini şerh ediyor; niyeti ağızla söylemenin bazen insanı aldatabileceğini ve niyette “kalbin kastı”nın esas olduğunu anlatıyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

 

Properties of Perfect Intention-1

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What does “perfect intention” mean? What are the properties of an intention, which is stated as being better than one’s deeds?

Answer: Scholars of both Islamic Jurisprudence and discipline of Hadith defined intention as “what the heart truly wills.” As for what is meant by perfect intention, as the true will of the heart, it can be defined as a person solely turning toward God, who is the Absolute One to be worshipped and the True Desired One, and seeking His approval in all their deeds. As it is known, the most famous saying of the Prophet about intention is the first one Imam Bukhari included in his classic work:

“Actions are judged by intentions, and a person will get a reward according to the intention. So, whoever emigrated for God and His Messenger, his emigration will be for God and His Messenger; and whoever emigrated for worldly benefits or for a woman to marry, his emigration would be for what he emigrated for.”1

According to this hadith, if somebody observes the prayers to deceive people by attempting to appear pious, they find no reward in the Afterlife for such deeds; since their heart was not oriented to God but to appreciation by people. Actually, such an attitude is the character of hypocrites. They do not believe in making ablution, observing prayers, guiding others, and serving their people and humanity with altruistic attitude. By stating that actions are judged by intentions, the hadith lets us know that actions which do not seek God’s good pleasure bear no value.

Varying Degrees of Intention
On the other hand, we need to admit that not everybody is on the same level. A person’s purity of intention is directly proportional with their horizons of knowledge of God. Their intention will vary in accordance with how sound their faith is, how immersed they are in knowledge of God, and how the consciousness of omnipresence of God flourishes in their hearts. For this reason, those with broad horizons in regards to knowledge of God need to aim higher with their intentions, which can be seen as the starting point of worship. One who makes a sound intention, which we can call the basmala of worship, can offer acts of worship—such as the prayers, fasting, and zakat—with due awareness and consciousness.

In the Hanafi school of thought, pronouncing one’s intention was seen as preferable. On the other hand, even though he is not renowned as a jurist, the great guide Imam Rabbani objected pronouncing the intention. Accordingly, since intention is what the heart truly wills, the heart must become oblivious to all other things than God and totally become fixed on Him in full concentration. Pronouncing the intention with the mouth must not busy the mind and having such additional concern might make it difficult to become fully concentrated. Therefore, that great imam held such a profound and immense consideration about intention for prayer. Personally, even though I say the intention with my tongue, I favor this view of Imam Rabbani, since making the intention with the tongue might sometimes be misleading. Believers might feel content with having said the words but fail to orient themselves to God Almighty with all of their outward and inward faculties. They may not achieve a full concentration of the heart. The voice of their heart may not have accompanied the voice coming out from the mouth. However, words being uttered are not the basis for intention; they only bear a meaning as far as they are the voice of the heart. On the other hand, holding everybody responsible for such a level of intention means expecting everybody to be at the same horizons of the heart and spirit, which will not be a realistic expectation. For this reason, it is best to believe that the acts of worship will be accepted from those who turn to God with a sincere intention at their giving alms as zakat, fasting, and going to Hajj. At the same time, such an approach is an expression of taking into consideration that Divine Providence will help the worshipper, the principle of easiness in religion, and having a positive opinion of people. It should not be forgotten that holding a positive opinion about others is one of the branches of worship.

The Connection between Pure Intention and Deeds
We need to expound on what we mean by “what the heart truly wills,” the phrase we used while defining intention. “What the heart truly wills” does not denote something passing a person’s mind or heart. On the contrary, it denotes being resolved at one’s intention and making a serious effort to put that intention to practice. In other words, as orienting oneself to God is the theoretical side of intention, attempting to do this is the practical side. In this respect, one needs to be resolved at putting the intention into practice by achieving such concentration. In other words, although intention is an issue to be considered within religious commandments, its realization depends on an individual’s religious practices. And seriousness of intention reveals itself in having the theory and practice together. This is not only limited to essential acts of worship such as fasting and prayers, but applicable for all acts of goodness. The practical value of intention can be understood from the following statement of Bediüzzaman: “The intention to be humble spoils humility, the intention to be great provokes contempt…” Lowering one’s wings of humility down to the ground is an important virtue in Islamic morality, but the thought “let me appear a tad humble,” eliminates it; because it is an indication of running after one’s desires and fancies. It may turn out that the speaker’s intent is not being humble, but being appreciated, applauded, and becoming a person recognized by others. Similarly, attempting to appear great provokes contempt in others, the exact opposite of the intended purpose. Or, for instance, assuming a proud attitude toward a proud person is not an indication of being proud, since there is a different intent. In sum, an intention finds its value in practice, the real motive is revealed through its practical dimension.

The Reward that Corresponds to the Intention

As the Messenger of God, peace and blessings be upon him, once stated in the name of stressing the importance of intention, a man’s intention is better than his deed. At another instance, he stated that a person who intends to do something bad but then desists from it, and a person who intends to do something good but does not find the chance to do it will also gain rewards for their intention. Accordingly, if someone who intends to do an evil act and is determined to do it desists from that act for the sake of God, this will be recorded as one good deed. In the same way, someone who cannot find the chance to do and intended an act of goodness will be rewarded for this intention.

To give an example, the volunteers disperse to the four corners of the world for the sake of humanity to share their values and spiritual heritage, and they act sincerely. Their devotion reaches such a degree that when they think about it, their eyes fill with tears and they cry their hearts out. At the same time, they make use of every opportunity for the sake of their sublime ideals. However, they cannot realize their intent owing to adverse conditions. So the glad tidings of the noble Prophet are true for believers in this situation; their intention is more valuable than their deed, and they will be rewarded as if they realized that deed, according to their intention.

1. Sahih al-Bukhari, Bad’ul-Wahy, 1

This text is the translation of “Kamil Niyetin Özellikleri (1)

80. Nağme: Kur’an’ın Gölgesinde Ra’d Sûresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersimizin 7:34 dakikalık bölümünde aşağıdaki soruların cevaplarını ve şu mealdeki ayetle ilgili bazı nükteleri bulacaksınız:

Ra’d Sûresi’nin 2. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Allah O’dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz.”

Merhum Seyyid Kutub, “Fî Zilâli’l-Kuran” adlı tefsirinde Ra’d Suresi’ne başlarken hangi hususlara değinmektedir?

Kur’an-ı Kerim’in esrârını kimler anlayabilir?

İlahî Kelam kimlere cömertlikte bulunur?

Arş ile alâkalı düşüncenin temeli nasıl olmalıdır?

Bütün işleri O yönetiyor.” ayeti âlem-i emir açısından nasıl anlaşılmalıdır?

 

79. Nağme: Nasılsınız?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

6 dakikalık bu hasbihalde şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Selef-i sâlihîn “Nasılsınız?” sorusuna ne cevap verirlerdi?

Gaye-i hayal ile âkıbet endişesi arasında nasıl bir fark vardır?

Ehl-i dünyanın bizde yaptığı en büyük tahribattan biri olan günümüzün hastalığı nedir?

Gerçek tevbe nasıl olur?

78. Nağme: Dağınık Halimiz ve İslamî Heyecan

Herkul | | HERKUL NAGME

5 dakikalık, muhasebe ağırlıklı bu hasbihalde şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Konuşan insan için dinleyicinin ilham vesilesi ya da varidât engeli olması söz konusu mudur?

Cuma hutbesi nasıl dinlenmelidir?

Cuma namazlarında iyice zâhir olan dağınıklığımızın asıl sebebi nedir?

Perişan halimizin hesabını sormaya nereden başlamalıyız?

İslamî heyecan nasıl olur?

77. Nağme: Müjdecinin Hediyesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersine ait 05:39 dakikalık bu nağmede aşağıda meali verilen ayet-i kerimeyle alâkalı bazı nükteleri, Hazreti Yakup’un müjdeciye verecek bir şey bulamayınca ona dua etmesinin hatırlattıklarını ve ekte sıralanan soruların cevaplarını bulacaksınız:

Yusuf Sûresi’nin 101. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hakimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri Yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!”

Hazreti Yusuf (aleyhisselam) talebini dile getirmeden önce geçmişte mazhar olduğu nimetleri sayıp dökerken ne kastetmektedir?

Dua ve ibadetlerde istekleri sıralamadan önce Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâda bulunma adaptan mıdır?

Dua, hediye ve mükâfat sayılır mı?

Kur’an okumayı öğrenen, bir sure ezberleyen ya da hatim eden bir çocuğa nasıl mukabele edilmelidir?

 

76. Nağme: Hocaefendi Fıkra Anlatıyor: Kurttan Alınan Ders

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bazı arkadaşlarımız Muhterem Hocamızı hep gözü yaşlı gördükleri için çok üzüldüklerini ve tebessüm eden kareler de beklediklerini ifade eden mesajlar gönderiyorlar. İşin doğrusu yüzünüzde gülümseme ve gönlünüzde inşirah hasıl edecek görüntüler paylaşmayı çok arzuluyoruz. Heyhat ki karşımızda insanlığın ve ümmet-i Muhammed’in dertleriyle iki büklüm bir insan var.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz hayatı boyunca sadece üç defa –kendisine yakışan keyfiyet içinde– gülmüş ve asla gayr-i ciddiliğe geçit vermemişti. Bununla beraber, tebessüm etme, insanlara yumuşak davranma, herkese bağrını açma ve yanında herkesin rahat hareket etmesine imkan tanıma hususlarında örnek olmuş; gerekirse mehafet ve mehabet halini bile baskı altına alarak insanları rahat ettirme ve onları boğmama esasına işaretlerde bulunmuştu. Muhterem Hocamız, Rehber-i Ekmel’in sünnetine uyarak muhataplarına hep tebessümle muamelede bulunuyor; şu kadar var ki, bir taraftan, hürmet duygularını davet eden bir vakar ve heybet, diğer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içinde hareket ediyor.

Bazı hak dostlarının, sürekli marifet ufkunda bulunmaları itibarıyla hep mehabet ve mehafet yaşayan talebelerine biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına geldiği sırada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvurmaları türünden, bazen hikmet edalı olan ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceğimiz türden latife, nükte, kıssa ve menkıbeler de anlatıyor.

İşte, bu nağmede Muhterem Hocamızın en sondan bir önceki ikindi sohbetinde anlattığı bir fıkrayı seyredebilir ya da dinleyebilirsiniz.

Muhabbetle…

 

75. Nağme: Komutanlar da Ağlar mı?

Herkul | | HERKUL NAGME

Genelkurmay Başkanı’nın şehit cenazesindeki gözyaşları nasıl değerlendirilmelidir?

“Ağlamayan da kaybetti ağlayan da!..” sözüyle ne kastedilmektedir?

Cehennemin alevlerini söndürecek olan iksir nedir?

Hangi gözyaşları insana kayıplar yaşatır?

Peygamberce ağlama nasıl olur?

***

Sevgili Dostlar,

Muhterem Hocamız ikindi namazından sonraki çay faslında yukarıdaki soruların cevaplarını da ihtiva eden bir konuşma yaptı. O iç yakıcı sözleri 9 dakikalık video ve ses kayıtları şeklinde hiç vakit kaybetmeden sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Hürmetlerimizle…

Loving One’s Nation

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: You make a distinction between theoretical and practical nationalism.1 Could you explain your conception of these terms?

Answer: From the past to the present, there have been very different conceptions of nationalism. What I mean by nationalism is the consciousness of being the children of the same heritage, which may date back as far as a few thousand years, who shared the same destiny, joys, and troubles throughout history, who held a composition of common values and were fed from the same spiritual teachings, and whose world of thought was made up of the essences distilled from these values. As for the people of Anatolia, they found what they sought in Islam. Islam enabled them to hear the voice of their spirit and heart; they discovered the concept of eternity, struck a balance between this world and the next, and found a means of opening into different dimensions.

In other words, as descendants of a people who established different states throughout history, they found what they sought in Islam, completed their quest, and transformed into their natural state with it. Indeed, the Qur’an states that true perfection was revealed with Islam: “This day I have perfected for you your Religion (with all its rules, commandments and universality), completed My favor upon you, and have been pleased to assign for you Islam as Religion” (al-Maedah 5:3).

In other words, religion was truly perfected with the example and the message of the noble Prophet and the Qur’an, and the people of Anatolia found their ideal state when they were honored with Islam. 

A Composition of Values Filtered by Religion

The customs and traditions dating back to the distant past reached our time after being filtered and distilled by religious commandments and Divine criteria, and they have become the character of our people. Since these customs and traditions were already filtered through religious criteria, they should be seen as values allowed by our religion. Indeed, Islamic jurisprudence is based upon the Qur’an, the sunnah, the consensus of the Muslims (ijma), and the interpretation of scholars (qiyas). In addition, there are other criteria of a complementary nature2 and some scholars counted custom (urf) of a given culture as one of them. According to the Qur’an, following custom is counted as a good act that God Almighty commands us to carry out. In this respect, custom denotes a composition of values that do not conflict with the essential teachings of Islam. The main components that form the make-up of the people of Anatolia are the entirety of the essences that were distilled from their spiritual heritage. 

Racism and Hypocrisy

The people of Anatolia lived together for centuries and shared the same culture, belief, joys, troubles, and sorrows. It is such a bitter reality that in the unfortunate regions where Muslims live, some hypocritical thoughts and behaviors have dominated the fate of the region for a few centuries. Some people whose words and behaviors are in total conflict with one another tried to divide societies by causing dissent and thus did the greatest evil to them. In a way, this was a greater threat to Muslims than disbelief because those who absolutely denied God and reduced everything to materialism were soon to fade away in the sight of people. However, the hypocrisy that continued under different masks is much more difficult to fade away. For this reason, what really paralyzed Muslims for the last few centuries is the virus of hypocrisy that has cut through the veins of society and is sucking its blood. The notion of nationalism was a means of abuse for these circles of hypocrisy. Nationalism was a tool for dividing society through chauvinistic heroism. Even though some appeared to work for the future of their society, the practical result was bloody clashes.

To give a concrete example, we were put into prison together with people who fought against one another for different ideologies during the 70s and 80s. On both sides, there were sincere young people who possessed the chivalrous spirit of their Anatolian heritage. Those young people were misguided, provided with arms, and provoked to fight on streets on opposite sides. Unfortunately, they were obsessed with the thought of bloodshed. However, when one gained insight into their inner worlds, as if conducting psychoanalysis, one would see that their hearts beat for their people. Unfortunately, the circles of hypocrisy hiding behind different ideologies and currents turned those sincere people into enemies against one another.

As a matter of fact, Persian culture had a negative effect on Muslims. This issue dates all the way back in Islamic history to the first emergence of hostility toward the caliphs, Abu Bakr and Umar. Hypocritical thoughts continued ever since then under different names and titles. The idea of racism is also a product of such a hypocritical understanding. During the final days of the Ottomans, the national cause was corrupted with racist considerations, the religion was disregarded, and some people tried to present the spirit of the Turks to be rebellious against their Prophet and God Almighty. When the reality of the situation became apparent later on, a certain philosopher-poet expressed which facts were distorted and how and wrote an apologetic poem confessing and expressing his regret for misunderstanding the great ruler, Sultan Abdulhamid II. For this reason, it is not possible for us to exclude the considerations of God, the Prophet, and the Qur’an from our understanding of loving one’s nation; even the attitudes that imply taking them lightly cannot have a place in this understanding. We cannot use such holy concepts in our arguments as if they are ordinary objects. We can only show respect and pay tribute to them. This is the foundation of our nationality. 

The Embodiment of Love for One’s Nation

We believe that the Muslim nations’ continuity depends on cherishing these values, and their gaining a place in the balance of powers and taking the lead in representing human virtues also depends upon keeping this composition of values.

Indeed, we believe that the right and lawful will find their true meanings, blood and tears will come to an end, justice—absolute or relative—will take place, and humanity will regain peace in safe hands. Why should a person who believes this ideal not try to proclaim this composition of values to the entire world?

At this point, there comes a distinction between theoretical and practical nationalism. Let me remind you of our approach to religious life: establishing belief as an ingrained part of our character through practical actions. In The Critique of Pure Reason, the German philosopher Immanuel Kant says that God can be known not through theoretical reason but only through practical reason. This idea is in compliance with Bergson’s “intuition.” Bediüzzaman also referred to sensing the conscience; he emphasized that people must feel how helpless and poor they really are and turn to God with this consciousness and realize their actions and give thanks to Him. In the same way, theoretical nationalism without practical goodness means paying lip service to the issue and comforting oneself with stories of chauvinistic heroism.

However, what really matters is working ceaselessly for lofty ideals without expecting any benefit and doing what needs to be done. Why should I not teach my language to anybody else? As English has become a world language, why should mine not become a worldwide means of attachment between people? Referring to the Arabic, Turkish, and Persian in use today, Ali Shariati said that it is not possible to develop knowledge with such shallow languages. In fact, we can enrich Turkish by referring to the Central Asian languages of Turkic origin, bringing different locally used words into common use, benefiting from stories and novels, and by reviving the words forgotten between pages of dictionaries. If we are to practically prove that we love our people, then we should try to develop the language and also seek to introduce the positive feelings of our people and the values of our historical heritage to the entire world.

Introducing Turkey to others is an ideal for so many people. But how are they supposed to do it? So much investment was made, but to what extent did it work? I saw a TV program, in the middle of New York, the speaker extended a microphone to passersby and asked whether they had ever heard of a country called Turkey. Most of them had not heard of it, and some even said, “I think it is a country in Africa.” This is a clear indication that the efforts to introduce Turkey to others have been insufficient.

Nowadays however, some volunteers made up their minds to realize this ideal in different parts of the world by God’s grace and permission. I wish the country had better economic means so that the schools opened by the faithful people of Anatolia would number two thousand, instead of one. Then, the number of people learning Turkish would amount to a million; they would love our country and people. If the slightest amount of harm came to Turkey, people in different parts of the world would voice their sorrow about it. Let me also add that in spite of everything, the people of Anatolia showed a great example of faithfulness and realized good works both at home and abroad by making use of their means to the utmost degree. Taking no notice of those praiseworthy activities is akin to being unfaithful. We see that there is serious public support and concern for these benevolent activities that have become a source of joy for many people. If God Almighty does not send an adverse wind, we hope that the establishments supported by those altruistic people will increase manifold and the regions where they exist will turn into a land of dreams envied by all. What we call practical nationalism means to strive for a sublime ideal and present an excellent performance for this sake.

In short, if you really believe that your values are of Divine origin and you see them as having the utmost importance and vitality with respect to their extending to eternity toward the past and future, then you cannot contain yourself from sharing them with all of humanity. The people you address may not accept all of them, but at least they appreciate you and your true identity and inner beauty. In this way, you will have formed friendly circles around you and will be saved from confining yourself to isolation in a shrinking world.

1. The original word Gülen uses is not exactly nationalism, but “milliyetperverlik,” a term that rather means “loving one’s nation,” which is an allusion to Bediüzzaman’s criticism of the negative sense of nationalism in “The Twenty-Sixth Letter.”
2. There are secondary criteria in Islamic jurisprudence such as istishab, istihsan, maslahah, and sadd al-dharai. For example, if something has benefits but no harm, it is accepted as lawful in Islam.

This text is the translation of “Nazarî ve Amelî Milliyetperverlik

74. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 36.51 dakikalık görüntülü ve 4 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ:  Nefis, İkbal ve Âhiret

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde şu soruları cevaplıyor:

Soru: 1) “Bir tevcihe göre, Hazreti Yusuf’un “Nefsimi tebrie etmem” deyişi ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in “Beni nefsimle baş başa bırakma” duası nazar-ı itibara alınırsa, peygamberler de nefislerinden korkmuşlar mıdır?”

Soru: 2) Kur’an-ı Kerim’in Hazreti Yusuf’a Mısır’da itibar ve iktidar verildiğini anlattıktan hemen sonra ahiretteki ücret ve mükâfata vurguda bulunması hangi mesajları ihtiva etmektedir?

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Nazarî ve Amelî Milliyetperverlik

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

“Nazarî ve amelî milliyetperverlikten bahsediyorsunuz. Bu ifadelere yüklediğiniz mânâları lütfeder misiniz?”

sorusuna cevap veriyor; ırkçılık ile müsbet milliyetçilik arasındaki farkı ve “amelî milliyetçilik” tabiriyle kastedilenleri anlatıyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

73. Nağme: Azıcık Sermaye

Herkul | | HERKUL NAGME

Yusuf Sûresi’nin 88. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Onlar Mısır’a varıp Yusuf’un huzuruna girerek ‘Aziz vezir!’ dediler, ‘biz de, ailemiz de yine darlık ve sıkıntıya düştük, biz bu sefer pek az bir meblağ getirebildik. Lütfen bize tahsisatımızı tam ölçek ver de parasını veremediğimiz kısmı da sadakanız olsun. Şüphesiz ki Allah tasadduk edenleri fazlasıyla ödüllendirir.”

Bu 6 dakikalık ses kaydında, meali verilen ayet-i kerimeyle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

İnsanın ibadet ü tâati ne ölçüde bir sermaye sayılır?

Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşleri Mısır’a gelip giderken onu neden tanıyamadılar?

Hazreti Yusuf kıssasını nasıl okumalıyız ki ibret alabilelim?

Sadaka sevap kazanma niyetiyle verildiğine göre, Cenâb-ı Hakk’a dua ederken “Bana tasaddukta bulun!” denir mi

72. Nağme: Kınama Yok!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Yusuf Sûresi’nin 91. ve 92. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Kardeşleri şöyle dediler, ‘Vallahi de, tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!’ Yusuf şöyle cevap verdi: Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Dilerim Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.”

Bu 6 dakikalık ses kaydında, meali verilen ayet-i kerimelerle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Bir insanı affetmek için ondan illâ özür beklenmeli midir?

“Hakkımı helal ettim” demedeki mahzurlu ima nedir?

“Veren el olmak” sadece infakla mı alâkalıdır?

Peşinde olunması gereken “kıvam” hangi esas üzerindedir?

Saniyeler sene haline nasıl çevrilebilir?

71. Nağme: Felç

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Bu sabahki derste muhterem Hocamız bir ağabeyimizin sıhhatini sordu. O kıymetli şahsın “felç” hastalığıyla imtihan olduğu söylenince çok üzüldü. Bu haberden hareketle, umumi musibetlere, özellikle de herhangi bir felç rahatsızlığına karşı insan için bir kalkan mesabesinde olan aşağıdaki duaya vurguda bulundu.

Yaklaşık 2 dakikalık bu ses kaydında şu hususlar zikrediliyor:

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyuruyor:

“Her kim şu duayı her günün sabahında ve her gecenin akşamında üç defa okursa artık ona hiçbir şey zarar veremez:

بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Adı(nın anılması)yla ne yerde ve ne de gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle ki, O Semî ve Alîm’dir.”

(Sahîh-i Buharî, Deavât, 3310; Sünen-i ibn-i Mace, Dua, 3809)

Bu hadis-i şerîfin ravîlerinden olan Ebân ibn-i Osman (radiyallahu anh) kısmî bir felce maruz kalır. Arkadaşlarından birisi, “Hani bu dua felce karşı kalkandı?!.” dercesine, ona başına gelen bu hadiseyi îma eder bir tavır içinde bakmaya başlayınca Hazreti Ebân şöyle der: “Niçin bana öyle bakıp duruyorsun? Hadis-i şerif gerçekten de benim size naklettiğim gibidir; ben yalan söylemedim. Benim bu durumuma gelince, ben bu gün o duayı okumayı unutmuştum. Allah’ın (celle celâlühû) kaderi de işte bu şekilde tecellî etti!”

70. Nağme: Yâ Esefâ alâ Yusuf!

Herkul | | HERKUL NAGME

Yusuf Sûresi’nin 84. ve 86. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Onlardan yüzünü çevirip öte tarafa dönerek ufuklara seslendi: Ya esefâ alâ Yusuf! (Ey Yusuf’un hasret ateşi, yetti artık, yetti!) diye diye, üzüntüsünden gözlerine ak düşmüştü. (…) Dedi ki: Şüphesiz ben dağınıklığımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum…”

 Bu 7 dakikalık ses kaydında, meali verilen ayet-i kerimeyle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Musibet zamanlarında ağlamak câiz midir?

Hüzün duyup teessüf etmenin caiz olmayan şekilleri de var mıdır?

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yasakladığı iki ses hangileridir?

Gerçek sabır ne zaman olur?

Şikayet kimden kime olmalıdır?

Peygamberler ve sâlih kullar başta olmak üzere insanların Cenâb-ı Hak karşısında kendilerinden şikayetçi olmaları nasıl değerlendirilmelidir?

 

69. Nağme: Göz Değmesi ve Nazar Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bu sabah tefsir dersinde Yusuf Sûresi’ndeki bir ayet münasebetiyle nazar konusunu da işledik. Gerçi muhterem Hocamız tarafından (bazı dostlarla beraber) Nazlı Ilıcak Hanımefendi’ye (de) hediye edilen (Hocamızın el yazısıyla nazar duası işlenmiş) bir kolyenin sosyal medyada çokça konuşulduğu bir günde bu mevzuyla ilgili bir kayıt neşretmek ne kadar uygun bilemiyoruz; fakat “dersimizin konusunun ve kolye mevzuunun aynı güne denk gelmesi tamamen tevafuktur” diyerek bazı dikkat çekici yorumları paylaşmak istiyoruz.

Yusuf Sûresi’nin 67. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Sonra şöyle dedi: Oğullarım (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin…”

Bu 8 dakikalık ses kaydında, meali verilen ayet-i kerimeyle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Göz değmesi nasıl olur?

Hasetçinin yanı sıra takdir eden kimsenin nazarı da değer mi?

Nazarlık ve nazar duası ile alâkalı doğru düşünce nasıldır?

Başkasına nazarımızın isabet etmemesi için hangi tedbire başvurmalıyız?

Nazardan korunabilmek için neler yapılmalıdır?

 

68. Nağme: Hocaefendi’nin Dua Saati

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Hocaefendi’den çokları dua istemekte, hatta nazı geçenler isim listesi göndermektedirler. Aslında o listelerin altından kalkmak ve bütün isimleri teker teker okumak çok zor. Bunun için de, yanında kalan kimseler, Hocamızın rahatsızlıklarını, meşguliyetlerini ve istirahatini düşünerek sütre vazifesi görmeye çalışmakta; “Ne olur, Hocamıza gadretmeyelim; bakın yazılarını yazacak vakit bile bulamıyor ama her gün isimleri sayıp, onlara dua etmek için bir sürü vakit ayırmak zorunda kalıyor!..” demekte, bu konudaki talepleri azaltmaya gayret göstermekte ve hatta bazen -dua isteyenlere hak vermekle beraber- kırıcı bile olmaktadırlar. Fakat, ne yapsınlar.. Hocamız eline ulaştırılan isimleri hiç olmazsa bir kere zikretmekte ve haklarında dua etmektedir. Kendisine ulaştıktan sonra o isimleri bir kerecik de olsa anmadan, listeyi elinden almak mümkün değildir. Dahası, o isimlerin sahiplerine hürmeten listeleri çöpe atmamakta, yakmamakta, parça parça etmemektedir; sadece mübarek bir tohum misillü toprağa gömülmesine izin vermekte ve bunu da hayırla te’vil etmektedir. Dua talepleri karşısındaki mülahazaları şu şekildedir:

“Aslında, her zaman, umumi manada herkesi kuşatacak dualar ediyorum. Fakat, bazen hususi dua istekleri de oluyor. Kimi zaman onlarca isim verilince her gün dünya kadar insana dua ediyorum. Benim duamdan ne olur ki!.. Fakat, madem hatır ortaya koyuyorlar ve “Ne olur ‘amin’ de!..” diyorlar; ben de hüsn-ü niyetli bu insanlara hürmeten “Allah’ım beni de, onları da Kendi yolunda halisane hizmete muvaffak kıl!” diye Rabbime niyaz ediyorum. Kendim için ne istiyorsam onlar için de aynısını istiyorum. Benden dua isteyenleri kırmıyorum; taleplerini yerine getirmeyi dostlar arasındaki münasebetler açısından çok lüzumlu görüyor ve bir vefa borcu sayıyorum. Fakat, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederken, kendimi nefyetmenin yanı başında, o insanların iyi niyetlerini boşa çıkarmaması için Rabbime yalvarıyorum.”

Evet, bu duygularla gecesinin bir bölümünü duaya ayıran Muhterem Hocamız, ayrıca senelerdir günün yarım saatini “dua zamanı” olarak tahsis ediyor. Her gün en az yarım saat çevresinde bulunan insanlarla beraber “ümmet-i Muhammed” için tazarru ve niyazda bulunuyor.

Bugünün hediyesi olan “nağme” Muhterem Hocamızın geçen akşamki dua saatinden kısa bir bölüm içeriyor.

Muhabbetle…

Dosyayı indirmek için tıklayınız

Suicide

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What is the Islamic perspective on suicide, which has become a social disaster in our time? What are the underlying reasons that lead a person to suicide?

Answer: Even though no explicit statement is found in the Qur’an, we can say that the prohibition against taking life is also true for a person’s taking his or her own life. Killing oneself is murder in the same way killing another person is murder. God Almighty considers taking one life equal to killing all of humanity: “He who kills a soul unless it be (in legal punishment) for murder or for causing disorder and corruption on the earth will be as if he had killed all mankind” (al-Maedah 5:32). Indeed, human life is among the five essentials people are responsible for protecting. It can even be said—as Shatibi systematically expounds on in his Muwafaqat—all of Islamic law is based upon these five essentials of protecting a person’s life, religion, property, mental health, and offspring. Protection of life is the foremost among these essentials. It is so important to protect one’s life that somebody under assault is allowed to harm the assailant in self-defense.

Breaching the Trust

Human life is an important trust from God. In other words, just as faith is a God-granted trust in the name of serving the religion, the blessing of life, which makes all of these possible, is such a trust as well. For this reason, a person’s taking his or her own life willfully means ruining this Divine bestowal through which people are commissioned to fulfill certain responsibilities.

People come to this world like recruits to an army, to undertake a responsibility. What is required of people is waiting patiently until the appointed time when they will be summoned to the Divine presence. Just as a soldier that leaves his regiment without a leave signed by his commander is considered a fugitive, a person who leaves the duty of life without a Divine command is similarly considered a fugitive deserving punishment. All of the good actions a person did in their lifetime will be wasted. In fact, even wishing that God would end one’s life due to certain sufferings is a sin; making such a wish means rebelling against the fate ordained by God Almighty. For this reason, somebody who utters such words of rebellion by mistake needs to seek Divine forgiveness in prostration as if they committed a grave sin. Given that such wishes—much less severe in comparison to taking one’s life—is so wrong, then it is a much worse disrespect toward God Almighty to commit suicide, because it is an attempt to interfere with the time of dismissal from duty without waiting for the command of God, the rightful authority. Just as He is the one who sends people into the world, He must also be the one to send them to the next world. No human is given the right for self-decided intervention.

A person can even die in the lawful defense of their life, religion, or property. Even though there may seem to be an outward human intervention, this is actually a form of passing to the next world within the command of God Almighty. The Messenger of God stated that one who is killed in defense of their property, religion, life, or family is a martyr.1 Therefore, dying in such situations is a form of taking leave from service with Divine permission. Some scholars of Islamic jurisprudence made the judgment that a person who commits suicide is like a person who renounced faith and therefore is not eligible for an Islamic Funeral Prayer. However, there is also the consideration that a person might commit suicide during a temporary state of insanity. Since people in such a state are not responsible for their actions, it is possible to carry out a Funeral Prayer with this consideration.

Sometimes, intolerable sufferings might lead one to suicide. Indeed, such an incident took place during the time of the blessed Prophet. A person named Quzman was wounded during the Battle of Uhud. To end his suffering, he committed suicide by leaning his body weight on the tip of his sword. Seeing this, the Messenger of God stated that the man is a dweller of the Hellfire. Imagine that he fought near the beloved Prophet for the defense of Medina and received a fatal wound that would make him a martyr, but this unfortunate man became a loser in a zone of winning for not being patient with the suffering. Without waiting for the Divine decree, he made the judgment for himself and thus became deserving to be a dweller of the Hellfire. What befalls a believer, however, is showing patience during such times of trouble. A person is supposed to remain patient against all odds, until they are summoned by the Divine will. In other words, one must seek what God wills even while dying.

The commandment “O you who believe! Keep from disobedience to God in reverent piety, with all the reverence that is due to Him, and see that you do not die save as Muslims (submitted to Him exclusively)” (Al Imran 3:102) also implies that people should not end their own life. However, suicide is a consequence of not submitting to God and is contrary to this commandment. In addition, just as killing oneself means ruining an entire past, suicide means ending one’s life in a very ominous way.

A Multiple Murder: Suicide Attacks

There is another form of suicide called a “suicide attack” that started in the West first and then, unfortunately, became present in some Muslim countries as well. Those who commit this act try to justify it by asserting that it is a meaningful suicide. In other words, with these attacks they undergo for the sake of their ideologies, they are pretending to ascribe a positive meaning and value to suicide as if it were possible to protect their religion with it. However, when we look into the truth of the matter, we see that such suicide bombings are no different than the suicide we previously mentioned.

Suicide attacks can even be seen as a form of murder, because just as those heedless murderers who have nothing to do with humanity and who have no idea about the true spirit of Islam go to Hell headfirst by killing themselves, they kill so many innocent people as well. Therefore, just as they will be called to account on the Day of Judgment for taking their own lives, they will have the same trouble for the people they killed—for every child, woman, man, Muslim, and non-Muslim victim one by one.

In Islam, laws and disciplines explicitly define the acts that are permissible during peace and wartime. Nobody can declare a war or decide to kill another person by himself, and nobody has the right to kill children, women, or the elderly on the opposite side during battle. This being the case, suicide attacks or other similar acts of terrorism can never be compatible with Islam. To shed light on the issue, we take the statement of the noble Prophet that a person does not commit adultery as a believer, does not drink wine as a believer, does not steal as a believer, and does not commit murder as a believer.2 We understand from this hadith that a murderer is not a believer while committing murder. In other words, a person committing these sins cannot be called a Muslim in terms of their state, intents and plans while committing them. When you study their character during these moments, what appears before you is not the portrait of a Muslim; indeed, such character cannot fit within the Islamic frame. For this reason, let us emphasize once more that a person who acts as a suicide bomber and kills innocent people, no matter what country or religious group they are from, the murder they commit has absolutely nothing to do with being a Muslim. A person taking so many lives cannot be saved in the next world. Of course, it is always possible for a person who commits those grave sins to repent and ask forgiveness from God, and the Almighty One can forgive their sins. In this case, God knows how they will be treated in the Hereafter.

On the other hand, it is a reality that such murders smear the beautiful face of Islam. The crimes, which are committed by those appearing to be Muslim and pretending to commit murder for the sake of religion, are attributed to Islam in the sight of people who do not know the original teachings of Islam. Therefore, it becomes exceedingly difficult for believers to change this mistaken image. Clearing people’s minds of this negative image will take intensive effort for many years. For this reason, no matter who commits those suicide attacks, they can be defined as twice as bad, or rather a manifold worse form of murder. A few people who were not very knowledgeable about the genuine teachings of Islam asked me once, “Is it the love of going to Paradise that leads Muslims to become suicide bombers?” I answered them saying, “If those people are acting on such a motive, then they hold a mistaken consideration, for a person who makes such an attempt does not go to Paradise but goes headfirst into the Hellfire.”

In conclusion, those horrible murders committed under the name of suicide attacks are hidden under the guise of religion, which takes the issue to much more dangerous dimensions. In this respect, let us state once more that no matter what motive and method such brutality is committed, it is a condemnable act God Almighty dislikes and is not pleased with and is never compatible with Islam whatsoever.

1. Sunan at-Tirmidhi, Diyat 22; Sunan an-Nasa’i, Tahrimu’d-Dam, 23
2. Sunan an-Nasa’i, Qasama, 48, 49

This text is the translation of “İntihar

67. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 41:36 dakikalık görüntülü ve 4 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Türkçe Olimpiyatları ve “Gurbet Bitsin!” Çağrısına Cevap

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin,

Sayın Başbakanımızın “hüzünlü gurbeti bitirme daveti” ile alâkalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

sorusuna cevap verdiği kısmını iki gün önce yayınladığımız sohbetin tamamını ve

Türkçe Olimpiyatları’nı sadece dil eğitimi üzerinden değerlendirmek doğru mudur? Dünü, bugünü, yarını ve gayeleri açısından Türkçe Olimpiyatları’yla alâkalı düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

sualinin cevabını seyredebilirsiniz.

Ayrıca, bu sohbetin çay faslında Muhterem Hocaefendi,

“Cânımı cânan isterse minnet cânıma / Can nedir ki anı kurban etmeyeyim cânânıma.” (Fuzulî)

sözünden hareketle bazı hakikat damlaları serdediyor.

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: İntihar

Muhterem Hocamız son yazılı sohbetinde ise,

“Günümüzde sosyal bir afet halini alan intihara karşı İslâm’ın bakış açısı nasıldır? İnsanı, dünyevî-uhrevî felakete sürükleyen intiharın ardındaki sebep ve sâikler nelerdir?”

 sorusuna cevap veriyor.

“Katmerli Cinayet: İntihar Saldırıları”

konusunu şerh ediyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

66. Nağme: Nefis, Aşk, Temsil ve İstiğfar

Herkul | | HERKUL NAGME

Yusuf Sûresi’nin 53. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Doğ­ru­su, ben nef­si­mi te­mi­ze çı­kar­mam. Çün­kü Rab­bi­min mer­ha­met edip ko­ru­duk­la­rı ha­riç, ne­fis da­ima fe­na­lı­ğı is­ter, kö­tü­lü­ğe sev­k e­der. Şüphesiz Rab­bim Ga­fûr­’dur, Ra­hîm’­dir (af­fı ve mer­ha­me­ti bol­dur).”

Bu 9 dakikalık ses kaydında, meali verilen ayet-i kerimeyle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Mısır Azizi’nin eşi aşk-ı mecazîden aşk-ı hakikîye yürüyebildi mi?

Hazreti Yusuf’un Mısır halkı ve bilhassa Zeliha karşısındaki duruşu günümüzün irşad erlerine hangi mesajları vermektedir?

Ölümün kardeşi olan uykuya dalarken hangi ayetler ve dualar okunmalıdır?

 

65. Nağme: “Gurbet Bitsin!” Çağrısına Cevap

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Birkaç saat önceki ikindi sohbetinde Muhterem Hocaefendi’ye şu iki soruyu sorduk:

Soru: 1) Türkçe Olimpiyatları’nı sadece dil eğitimi üzerinden değerlendirmek doğru mudur? Dünü, bugünü, yarını ve gayeleri açısından Türkçe Olimpiyatları’yla ilgili düşüncelerinizi lütfeder misiniz?”

Soru: 2) Sayın Başbakanımızın “hüzünlü gurbeti bitirme daveti” ile alâkalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Muhterem Hocamız ilk soru münasebetiyle Türk Okulları, Türkçe öğretimi, fedakar öğretmenler, olimpiyat gösterileri ve misafir öğrencilerin ayrılık esnasındaki gözyaşları ile ilgili çok güzel açıklamalarda ve yorumlarda bulundu. İnşaallah bu bölümle beraber sohbetin tamamını Pazartesi gününden itibaren Bamteli sayfamızda bulabileceksiniz.

Size söz verdiğimiz üzere aziz Hocamızın ikinci soruya cevap sadedinde söylediklerini hemen arz ediyoruz. Hürmetle…

 

Sohbetin aynıyla yazıya dökülmüş hali:

Estağfirullah. Bunu hemen söyleyeyim: O, kendine yakışanı yaptı. Fakat o ilk değil; sayın Cumhurbaşkanı da, o da, açıktan açığa dedikleri de oldu, bir vasıta ile bana söyledikleri de oldu. Ricâl-i devletten daha başkaları da kendilerine yakışan o civanmertliği sergilediler; bugüne kadar ben defaatle duydum, o arkadaşlardan yanıma gelenler de aynı şeyleri teklif ettiler; “Artık Türkiye’ye gelme zamanı değil mi?” dediler.

Şimdi, onlar bununla kendilerine düşen, kendilerine yakışanı yapıyorlar. Ben de -ben demek de çok çirkin bir şey- ben de kanaat-i âcizânemce bana yakışanı yapmam lazım. Şimdi onlar davet ederler, gel derler, normaldir. Millet de, onlar davet etmeleri lazım geliyor gibi onlara bakabilirler. Ve nitekim zannediyorum orada alkışın ritmi, dozu biraz yükselince de herhalde, öyle bir talep imajı aldı sayın Başbakan ve ondan da “anlıyorum” dedi, yani oradaki anlayışını da ortaya koydu. Halk da öyle diyebilir; onlar çağırdığı zaman, çağırmasalar ben gidemem, Türkiye emin, böyle güvenli bir yer değil, dolayısıyla başıma gâile açarım, dert açarım başıma (diye gitmiyorum zannediliyor olabilir.)

Arz edeceğim şeyler böyle yakışıksız şeyler olabilir de ben hiçbir zaman böyle başıma dert açacağım mülahazası yaşamadım. 27 Mayıs gördüm, tekdir gördüm, hatta ölümle tehdit edildim. Karşıma çıkan bir emniyet amiri, merdivenlerin başında, eğer dur demeseydi, o dramatik filmlerde olduğu gibi, merdiven boşluğundan aşağıya atacaktı beni. Dur deyince durdu orada. Sonra da beni kovdu oradan. Ne arıyorsun burada, Caminin imamı yani, askere gitmemiştim daha o gün. 12 Mart ondan sonra geldi. Üç sene mahkeme sürdü, ben üç sene mahkûmiyet aldım. Bir sene de sürgün aldım. Ve aylarca içeride kaldım. Ama buna seve seve gittim, hiç şikâyet etmedim. Şikâyet ettimse, siz de bilirsiniz. 12 Eylül’de bir şaki gibi 6 sene kaçtım sadece. İçeriye girenler dediler ki “gireni iflah etmiyorlar.” Askeriyeden ayrılma rahmetlik Cahid Efendi “Aman Hocam” dedi. İçeriye girdi çıktı. Kader başta beni teslime götürmeyen bir yol irae etti (gösterdi) bana. Ben de o yolda yürüdüm. Teslim olmayı düşünmedim. Sû-i niyetliymiş insanlar, kötü şeyler düşünüyormuş. Daha önce çok kötü şeyler düşündükleri gibi bunda da çok kötü şeyler düşünüyorlarmış.

Daha sonra 28 Şubat, 27 Nisan meseleleri oldu. O dönemde de tehditler oldu, hatta ben yine Amerika’daydım 1997’de. Devletin başındaki insan bir yerde önemli bir değişiklik olunca bana telefon etti “gel” dedi, “durum değişti, burası emniyet ve güven içinde” dedi. Gittim. Yine hastane için Mayo kliniğe geldim ben, o zaman tedaviye geldim yani. Belki stend taktırmaya geldim o zaman. İşte o gelişimde kaldı öylece.

Aslında şahsım adına endişe duymadım ben. Dünyaya beni bağlayacak hiçbir şeyim yok. Bunları dersem biraz iddia gibi olur. Bir dikili taşım olmadı. Evlad u iyalim olmadı. Çoluğum çocuğum olmadı. İleriye matuf bir hesabım olmadı. Bunları, mensubu olduğum, gönlümü verdiğim, gaye-i hayal yaptığım davama, düşünceme hep aykırı saydım.

Burada utanarak bir şeyi arz edeceğim size: Ben size utanarak bir şey arz edeceğim; askerliğim esnasında annem babam amcamı araya koyarak ve bütün büyüklerim başımda, bana “hayatını değiştir” dediler; çok cazib bir teklif sunduklarında arkasında yürüdüğüm amcama “Ben sizin dininizden şüphe ediyorum” dedim. “Din böyle künde üstüne künde giderken, ben boynumu ona kaptırmışım, bir de ayağıma böyle pranga vurursanız, sırtım yere gelir benim” dedim, “Ben öyle şeyleri hiç düşünmüyorum.”

Çok sevdiğim Yaşar Hoca, İzmir’e geldiğim zaman da boynuma sarıldı Kestanepazarı’nın avlusunda, “Yahu Hoca” dedi, “Falan…” dedi. “Hocam, dedim, ben hiçbir zaman aklımdan geçirmedim, ben sadece kendimi bu işe vakfettim. Başka şeyi düşünmeyi kendime haram sayıyorum.” Objektif değil, herkes için değil, ben zayıf bir insanım, iki şeyi birden taşıyamam diye, tek şeyi omuzumda taşıyayım diye… Boynuma sarıldı “Sen beni dinlemezsen kim beni dinler? ” dedi. Öyle mahzun bıraktım onu.

Dünya adına hiçbir sevdam olmadı, hiçbir şeye bağlanmadım. Çok cazip şeyler ayağımın ucuna kadar geldiği halde, “Bu da benim olsun” falan demedim, düşünmedim. Tek nam-ı celil-i Muhammedi dört bir yanda şehbal açsın istedim ben. Ama o mevzuda denecekleri doğru diyemedim, söylenecekleri söyleyemedim. Nefsimi karıştırdım. Sesimi ayarlayamadım.

Sizin sorunuza geleyim: Ben şahsım adına hiç endişe duymadım, hatta “44 yaşındayken belki beni asarlar” diyordum, “44’te asmadıklarına göre 55, o da 11’in katı..” dedim, “Belki o zaman asarlar!” 66 oldu, “Belki o zaman asarlar” dedim, asmadılar. Ben hep o hülyalarla yaşadım. Rabbim buna şahit. Ancak, eğer sizin bir gaye-i hayaliniz varsa, bir mefkûreniz varsa; o da o Türkiye’de yeni yeni problemlerin olmaması, bir kısım huzursuzlukların olmaması, bir kısım huzursuzlukların çıkmaması, bir kısım kazanımların -hafizanallah- kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse, işte ben o endişeyle, şahsım adına değil de o endişe ile gitmek istemem. O endişemi de izale edebilecek bir tablo görürsem.. o zaman fakirin bileceği şey. Fakirin bileceği şey.. “Benim bileceğim şey” demek yine benlik kokuyor, “Benim bileceğim şey” demeyeceğim, fakirin bileceği şey.

Gittiğimde oraya, birileri, işin rövanşı peşinde koşan birileri, bazı müesseselere zarar vermek suretiyle, idareyi zor durumda -yüzde bir ihtimalle- bırakacaklarsa şayet, Türkiye’deki olumlu şeylerde bir duraklama olacaksa şayet, ben bir müddet daha ömrüm vefa ederse burada kalmayı; ülkeme, milletime, ülkemde olan o şeylere zarar vermemek için dau’s-sıla deyip sıla sevdasıyla, kahve içtiğim kahveleri bile böyle hatırlayarak ve sonra ondan kaçarak, burnumun kemikleri sızladığı anda ondan uzaklaşarak, burada kalacak, yaşayacağım…

Bütün bu endişeler zail olduğu zaman, oturur, kendi arkadaşlarımla, kader birliği yaptığım arkadaşlarımla meseleyi detaylı görüşürüm, ondan sonra…

Ben de arzu ediyorum. Burada öldüğüm zaman bile buraya gömülmeyi istemiyorum, kendi ülkeme, kendi toprağıma gömülmeyi arzu ediyorum. Gelirken biraz, burada ölürüm kalırım diye arkadaşlara demiştim, “Paranızla bir yer alın, bize ait olsun, Türk milletine ait olsun, oraya gömersiniz” demiştim; fakat sonradan vazgeçtim; daü’s-sıla duygusu öyle düşünmeme fırsat vermedi.

Kendi ülkemde ölmeyi ve mübarek annemin ayaklarının dibine gömülmeyi arzu ederim. Bunu da benim vasiyetim sayın!.. Ama yaptığım şeylerde, düşüncelerimde, planlarımda, gayretlerimde, milletime, ülkeme zerre kadar zarar gelmesine razı olamam. Yüzde bir ihtimalle de olsa razı olamam ona.

O talep eden arkadaşlarımız, devlet büyüklerimiz kusura bakmasınlar!.. Talep etmeleri onların civanmertlikleri, ama benim bu mevzuda düşünmem de, onlara karşı, onların yaptığı şeylere karşı saygımın gereği…

Kusura bakmayın diyecek başka…

 

64. Nağme: M. Hocaefendi Sabah Namazı Kıldırırken

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugünkü “nağme” olarak Muhterem Hocamızın en son kıldırdığı namazlardan birinin ses kaydını paylaşmak istiyoruz. 06:18 dakikalık bu kayıtta Muhterem Hocaefendi sabah namazının ilk rek’atında Yâsîn Suresi’nin son sayfasını; ikinci rek’atta ise, Kıyâmet Suresi’nin son kısmını okumaktadır.

Dualarınız istirhamıyla…

63. Nağme: Haccımı Anneme-Babama Hediye Edebilir miyim?

Herkul | | HERKUL NAGME

Bu sabahki Fıkıh dersine ait 9 dakikalık ses kaydında şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

-Sevdiğimiz insanlar için vefatlarından sonra neler yapabiliriz?

-Namaz, oruç, hac, sadaka, kurban ve Kur’an okuma gibi sâlih amellerin sevapları başkasına bağışlanabilir mi?

-Dualarımızın kucaklayıcı olması için nasıl bir üslup kullanmalıyız?

-Kesilen kurbanların ve verilen sadakaların vasıfları ne ölçüde önemlidir?

-Ashâb-ı Kirâm tasaddukta bulunurken niçin en çok sevdiklerini seçip veriyorlardı?

-Anne-baba yerine namaz kılınabilir mi, hacca gidilebilir mi?

-Vefat edenlerin ardından ve kabirlerde ne okunmalıdır?

 

Reflections on the Day of Hunayn

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What are the messages that can be drawn from the verse (translated as): “God has already helped you on many fields, and on the day of Hunayn, when your multitude was pleasing to you, but it availed you nothing, and the earth, for all its vastness, was too narrow for you, and you turned back, retreating” (at-Tawbah 9:25).

Answer: After the conquest of Mecca, the tribes of Thaqif and Hawazin were allied with other tribes and prepared to attack the Muslims. In addition to being an excellent head of state, the Messenger of God, peace and blessings be upon him, was a unique commander. Upon receiving the news, he immediately took action to launch a preemptive strike. Thus, he aimed to win without much bloodshed and not to give way to much rancor. As a matter of fact, so many people from those tribes became Muslim later on. As a matter of fact, the noble Prophet utilized the same practice and strategy during the process that started with the Treaty of Hudaybiya and resulted in the conquest of Mecca. Imagine that the Messenger of God, a person who is held in high esteem beyond the heavens, accepted the articles of the treaty although they asserted demands seemingly disadvantageous to the Muslims for the sake of gaining the hearts of those people. Later on, the Meccans themselves breached the treaty. Upon this, the Pride of Humanity gathered an army and camped outside Mecca. During that time, he could easily have said “might is right” and charged at them. However, that noble soul never did and would not do such a thing, because, had he entered Mecca through bloodshed, it would have hurt the people’s pride and possibly given way to long-standing bitter feelings.

Hunayn: A Hard Test

Getting back to our main subject, 2,000 new Muslims from Mecca were added to the 10,000 Companions who conquered Mecca and an army of 12,000 marched toward Hunayn. Therefore, those the army was compiled of mostly young soldiers who were dizzy from the conquest of Mecca and people who had newly embraced Islam. In this state, such a thought may have occurred: “Nobody can stand before this army. Just as we have conquered Mecca by God’s grace, we are going to defeat Thaqif and Hawazin as well.”

At this point, let me note that I always have a spirit of showing respect toward the Companions, seeing them as pure souls, and choosing carefully selected words when talking about them so much so that I take heed not to use the slightest expression of questioning where the Companions are concerned. However, in this incident, some of the blessed Companions may not have adhered to the refined state God Almighty expected of them that was becoming of their distinguished position. Consequently, they may have received a Divine warning, so that they gave the due of their elevated status. However, this is a matter between God Almighty and them. Our making off-handed remarks regarding this issue will be impertinence and a transgression.

Now, keeping this point of view and criterion in consideration, let us look closer at the mood of the Companions on their way to Hunayn. First of all, they had formed the greatest army until that day. In addition, they had won so many battles against greater forces than theirs, by God’s grace and permission. Despite the adverse conditions they faced, they had always emerged victorious. Now they were marching upon the enemy with the Pride of Humanity riding his camel in front of them and they were very hopeful; may our souls be sacrificed for them and may God make us steadfast upon their righteous path. Describing their state, the Qur’an first reminds us how they received Divine help, “God has already helped you on many fields…” alluding to the instances such as the battles of Badr and Uhud and the conquest of Mecca. God Almighty makes the first reference to Hunayn by stating that they received Divine support on that day as well. Later, He describes their mood at the time, but it needs to be reminded once more that the mistakes of theirs must be approached with the consideration “The good, righteous deeds of the virtuous would be regarded as vices for those who are nearest to God Almighty.” For example, just as you can be held responsible for something negative you thought about, they might even be responsible for such a thing merely passing their imagination. God Almighty states, “and the earth, for all its vastness, was too narrow for you.” The same expression is used in another verse for Ka’b ibn Malik and his friends. In fact, there is an idiom meaning, “to feel suffocated” that happens when some place is not as roomy as you expected. So, the temporary troubled state experienced by the Companions at Hunayn is described as the earth’s being too narrow for them, and this is underlined by the fact that they came to the point of retreating. Despite all of this, God Almighty sent down His gift of sakina (inner peace and reassurance) upon them, as is expressed in the next verse: “Then God sent down His gift of inner peace and reassurance on His Messenger and the believers…” (at-Tawbah 9:26). Hearing this, they experienced heartfelt repentance, pulled themselves together, and became victorious by God’s permission and grace.

Dizziness That Comes along with Glory

Let us consider the lesson to be drawn from this historical event, as expressed in the initial question. Just as the blessed Companions of the Prophet had Divine providence and support behind them, today’s Muslims can be granted different Divine favors and blessings as well. What really matters is to keep one’s inner purity at such times by acknowledging Him as the only one who really makes things happen. Even in the face of the greatest achievements that seemingly depend on our free will and efforts, we need to shatter the veil of causality and see the Causer of causes beyond and say, “Everything is from You.”

From a worldly perspective, success and achievements can be seen as good things to sing praises about, but such things must never make a believer feel dizzy or forget their position of servitude for God. No matter how great the accomplishments we make, we always need to see ourselves as loyal slaves at His door. In fact, if we can achieve to see ourselves as His slaves, we will be freed from being slaves to everything else. This, at the same time, means freedom from different systems of manipulation and abuse. Those who do not become slaves to God Almighty become slaves to different things—some to lust, bohemianism, worldly benefits, and fame, while others become slaves to power and commit different forms of oppression thinking that might set everything right. You can view all of these people as captives. I can even say that if you swear they’re being captives, you will not have made a false statement, because, some of those people bear two, five, or even ten shackles of captivity around their necks. Ones devoid of wisdom might ascribe good things being achieved to certain individuals and groups on stage and extol them. Those with character flaws and a weakness for fame and praise might grow arrogant and insolent in the face of such applause. They might have claims on what does not belong to them. In truth, it is a downfall to make such claims by forgetting that their achievements are blessings granted by God Almighty. For example, if a preacher sees that the audience is deeply moved and are listening to him in tears, he will corrupt what he did if he takes any personal pride and sees it as a consequence of his powerful oratory; in reality, people’s hearts are in God’s hand of power. Being granted oratory skills is both a blessing and a test. Making a claim of such things is a form of usurpation. Let us not forget that a love and desire for fame is such a trouble that one with such a character flaw can make claims on what belongs to God, the Prophet, and the Qur’an when they keep being extolled. May God protect us from such a disaster!

In conclusion, if you wish to build up the statue of your soul one more time, you need to know that this can neither be achieved through worldly opportunities nor through different means of power. As the poet Mehmed Akif put it, “One must always rely upon God, work diligently, and comply with what wisdom requires.” With this understanding, if you try to always speak up for the truth by taking Qur’anic reasoning as the basis and without engaging in polemics, God lets you see and speak correctly; eventually, He makes the impossible become real for you and grants you success on the path you walk.

This text is the translation of “Huneyn Gazvesi’nin Hatırlattıkları

62. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 42 dakikalık görüntülü ve 4 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Zâlimlere Meyletmeyin!..

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi son sohbetinde

İstikâmeti emreden ayet-i kerimeden hemen sonra “Zâlimlere eğilim göstermeyin!” beyanının gelmesinde hangi mesajlar söz konusu olabilir? Ayrıca, bu ikazın peşinden “Namazı ikâme edin!” buyrulmasını, namazın her türlü zulme mani oluşu açısından değerlendirir misiniz?

sorusunu cevaplıyor.

Ayrıca, çay faslında,

“Başkalarının takdirkâr bahislerinden vicdanda rahatsızlık duymak lazım. Nitekim, nefis, takdir, tebcil ve alkış istese de; kâmil insanlar, derin bir hesaba bağlı olarak, takdir edilince tahkir görmüş gibi rahatsızlık duyarlar.”

sözünü şerh ediyor.

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Huneyn Gazvesi’nin Hatırlattıkları

Muhterem Hocamız son yazılı sohbetinde ise,

 Tarihi bir hadiseyi nazara veren,

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ

“Andolsun Allah size birçok yerde ve Huneyn gününde yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz, içinizde bir beğenme hissi hâsıl etmişti; ama bu, size hiçbir yarar sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız.” (Tevbe Sûresi, 9/25) âyet-i kerimesinden alınması gereken mesajlar nelerdir?

sorusuna cevap veriyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

61. Nağme: Olimpiyatlar ve Fitne

Herkul | | HERKUL NAGME

Yusuf Sûresi’nin 26. ve 27. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Yusuf ise, ‘Asıl o bana sahip olmak istedi’ dedi. Hanımın akrabalarından biri de şöyle şahitlik etti: Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, delikanlı ise yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa o yalan söylemiştir, delikanlı doğru söylemektedir.”

Bu 10 dakikalık ses kaydında, Türkçe Olimpiyatları ile ilgili bir değerlendirmeyi, zikredilen ayetlerle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Türkçe Olimpiyatları’ndaki çeşitlilik ne ifade ediyor?

Diyarbakır’ın havasından daha sıcak olan nedir?

Hazreti Yusuf’a atılan iftira irşat erlerine hangi ibret mesajlarını vermektedir?

Kadın mı fitne vesilesidir erkek mi?

 

60. Nağme: İffet ve Yusufiyyet

Herkul | | HERKUL NAGME

Yusuf Sûresi’nin 11. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Sevgili babamız, dediler, sen neden güvenip de Yusuf’u bize emanet etmiyorsun. Oysa biz ona samimiyetle bağlıyız, onun iyiliğini istemekteyiz.”

Yusuf Sûresi’nin 24. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Doğrusu, hanım ona sahip olmayı iyice aklına koymuş ve buna yeltenmişti de. Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenalığı ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için bürhanımızı gösterdik. Çünkü o, Bizim tam ihlasa erdirilmiş (muhlas) kullarımızdandı.”

Bu 7 dakikalık ses kaydında, zikredilen ayetlerle alâkalı bazı nükteleri ve şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Yusuf kıssasında ilahî adet açısından hangi hadiselerin umumi neticeleri gösterilmektedir?

“Sen neden güvenip de Yusuf’u bize emanet etmiyorsun” sözünde ve bu ayeti okurken dikkat edilmesi gereken (bir tecvid kuralı olan) “işmam”da hangi hususa işaret vardır?

Maazallah ne demektir?

Şeytanın en çok kullandığı tuzak ve fitne unsuru nedir?

İnsanın ilham menfezlerinin açık olması neye bağlıdır?

Muhlas ile muhlis arasında nasıl bir fark vardır?