Posts Tagged ‘Fethullah’

127. Nağme: M. Hocaefendi’den İki Nezaket Misali

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Bugünkü nağmemizde Muhterem Hocamızın her fırsatta insanları sevindirme gayretine ve her zamanki nezaketine misal olarak iki fotoğraf (ve videosunu) paylaşmak istiyoruz.

Dosyayı indirmek için tıklayınız

Dosyayı nisbeten daha kaliteli (HD) olarak indirmek için tıklayınız

Muhterem Hocamızın bir talebesinin iftar davetine icabet edip sofrasını teşrif buyurduktan sonra evin sahibesine teşekkür mahiyetinde o akşamın hatırası olarak yazdığı dörtlük:

 

 

 

 

 

Muhterem Hocamızın, bulunduğu bölgede hizmet eden arkadaşlarımızdan bir çiftin çocuklarının hastalığı üzerine babayı bizzat teselli ettikten sonra anneye de bir hatıra olarak yazıp gönderdiği beyit:

126. Nağme: Yardımcı ve Âhireti Hatırlatıcı Vezir

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Son dönemde bir hastalık en korunaklı evlere ve en temiz gönüllere bile girdi, her yana yayıldı. Maalasef, dile getirilen hakikatleri, yapılan ikazları ve seslendirilen nasihatleri üzerimize alma, şahsî muhasebemizi yapma ve onları kusurlarımızı telafiye vesile kılma yerine, hemen her kötülüğü başkalarına yakıştırma ve etrafta mücrim arama virüsü en selim kalblere dahi bulaştı.

Bu cümleden olarak, muhterem Hocaefendi’nin nasihatleri ve ikazları da hemen birilerine yakıştırılıyor; muhatap sanki sadece belli kesimlermiş gibi gösteriliyor.

Arkadaşlar,

Kıymetli Hocamız önce bize konuşuyor, bizi ahirete yönlendiriyor ve bizim eksiklerimizin giderilmesi için dil döküyor.

Lütfen, üzerimize alalım; dostlarımızla paylaşalım ve istifade etmeye çalışalım.

Didaktik bu ifadelerden dolayı özür diler, bu sohbetlerden azami istifade etmemizin ve başkalarının faydalanması için gayret göstermemizin bir şükür olduğunu, şükrün ise nimeti ziyadeleştireceğini bir kere daha hatırlatmak isteriz.

Hürmetle…

 

125. Nağme: M. Hocaefendi’nin Namaz Kıraati

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün Muhterem Hocamızın en son kıldırdığı namazlardan birini daha paylaşmak istiyoruz. 10:30 dakikalık bu “nağme”de Muhterem Hocaefendi sabah namazında Tâhâ Sûresi’nin ilk 35 ayetini okumaktadır. Kıymetli Hocamızın (cemaatin halini de gözettiği*) imâmet esnasındaki rüku ve secdesini kıyaslama imkanı da olması için kayıtta hiçbir kesinti yapmadan neşrediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

*Açıklama: “Cemaatin halini gözettiği” kaydında şu hususa dikkat edilmelidir:

Muhterem Hocamız buyurur ki; “Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip başkalarının yanında özenip bezenmesi ise şirk kabul edilmiştir. Rabb’inle arandaki münasebete bakacaksın; insanların mülâhazalarını nazar-ı itibara aldın mı, kirletiyorsun demektir.”

Bununla beraber, dinimizde imamet makamındaki insanın vazifesi icabı gözetmek zorunda olduğu hususlar vardır ki imamın, cemaati usandıracak şeylerden sakınması da bunlardandır: Meselâ bir imamın kırâati veya tesbihleri cemaate ağırlık verecek derecede uzatması doğru değildir. Cemaati tenfir, mekruh sayılmıştır. Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “İçinizden biri imam olduğu takdirde namazı uzatma yolunu tutmasın. Zira cemaatin içinde büyük vardır, küçük vardır. Hasta vardır, zayıf vardır. Önemli işi olanlar da bulunur. Kendi başına namaz kılan ise, namazı dilediği kadar uzatabilir.”

 

124. Nağme: Efendimiz’in İsmeti, Secdede Ölüm ve Turgut Özal

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Bu sabahki dersimizin kitap özetleri faslında Yeni Ümit dergisinin son sayılarından biri hulâsa edildi. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in peygamberliğinden önceki hayatı ile alakalı bir makale üzerine muhterem Hocamızın yorumları oldu. O esnada söz ötelere yürümeye, secdede ölmeye, cenaze merasimlerine ve merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a intikal etti.

Bu 10 dakikalık ses kaydında, zikredilen mevzularla ilgili latif izahlar ve çok güzel hatıralar bulacaksınız.

Hürmetle…

Exaggerated Compliments

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: When a person achieves something that deserves praise, we express our appreciation to motivate them further. However, such praise and recognition may sometimes lead to arrogance, pride and boasting. What are your considerations on this issue?

Answer: It is a reality that we are weak to strike a balance after receiving praise and recognition for our achievements. If you exaggerate a matter and praise someone above their worth, which is a behavior God dislikes, Divine Justice might teach you a lesson about it. In this respect, you need to act in a balanced manner on this issue, so that no disrespect is made against God Almighty. When you exaggerate your comments about certain people, telling them how they worked wonders like the greatest saints, God Almighty may give you a worldly punishment and make you see the truth about these people.

Those Who Become Objects of Envy

In addition to the above mentioned points, praises towards someone have another potential side to it. When we sing praises about a person, this admiration might invoke envy in others, who might wish to belittle that person in consequence. Thus, we might provoke other people with what we say, and we need to be careful about that. For example, a person who learned the truths of faith and religion through the works of Bediüzzaman may love him very much. They can be full of admiration and gratitude toward him for helping them broaden their horizons about faith and understand the noble Prophet’s teachings correctly. However, this love should never lead them to exaggerate their admiration and perceive him like a Prophet; this is something Bediüzzaman would never dream about. In addition, if highly positive opinions about that great figure are voiced near people who follow another Islamic figure, it might trigger a reaction and feelings of rivalry and envy.

Furthermore, we need to be extra careful when talking about the Pride of Humanity, peace and blessings be upon him, for whose sake we would give anything. That blessed person is the means of happiness for humanity in both worlds. He is the one who unearths mysteries of creation and turns this world, which seems to be a chaos and confusion, into a corridor to Paradise. If we are able to feel peace and contentment within the magical atmosphere of belief, in accordance with the depth of our faith, it has become possible through him. In spite of all of the above mentioned however, we can never attribute anything to the Prophet that can be interpreted as deifying him.

All Praise Belongs to God

In regards to praising God Almighty, there is never a limit for that. As there is nothing comparable to Him, there can be no rival to Him whatsoever. Therefore, nobody is ever heard saying, “Why are they praising God, but not the spiritual master I follow?” As God is the Master of all of us, He is the absolute Master of all masters, including the Prophet. As the noble Prophet also stated, our real Master is God; He is the Master of everybody and everything. You can even fade away like a firefly that has lost its light, before the Eternal Sun of all suns. There is no other way to feel Him anyway. Seeing and knowing God, and His manifestation with true understanding, depends on a person’s complete effacement of himself, becoming nearly non-existent. How beautifully a poet expresses this concept:

You are not manifested while I exist on the screen,
My becoming non-existent, is the condition for Your manifestation…

Given that two sights cannot exist on one screen at the same time, one needs to get non-existent, to feel the Truly Existent, so that he can reflect on and witness Him. We need to accept that our existence is like a shade, so that we can see the Original. So many servants of God, like the Great Prophets, the reputable scholars of purity, and the respected saints, acknowledged their existence being like a shade; we can only be a very faint shade far behind them. Who knows, maybe the ones who will be blessed with the honor of seeing God in the afterlife will be the ones who humbly see themselves as mere shade. God Almighty will tell them, “Given that you lived in the world as shades, the time has come to take refuge under My shade, on the day when no other shelter exists.” Even though we cherish such thoughts about God Almighty, we should never give up being cautious about other human beings. As a matter of fact, no matter who speaks and towards whom—all praise escaping our lips belong to God only. In fact, all Muslims who observe their daily prayers voice this truth by reciting Surah al-Fatiha, which begins with the words meaning, “All praise is due to God, Lord of the worlds…” since the definite article “al” at the beginning of the word “hamd” (praise) denotes that all kinds of praise belong to Him only. Therefore, even the praises we express towards people we love essentially belong to Him as well. 

A Great Wrongdoer in a Pitiable Condition

In short, just as we need to be very careful while talking about great figures who deserve appreciation, we need to avoid voicing our sublime pride in them near people who might show a negative reaction. Because doing so might provoke feelings of jealousy and rivalry, which will serve nothing, but raising opposition and pushing those innocent people to sin. People who feel jealousy commit sins and destroy their good deeds. The great saint Hasan al-Basri stated that he had not seen any other wrongdoer like the one who becomes jealous, and ironically appears as if he was wronged, in spite of being the wrongdoer. That is, one who becomes jealous commits such a grave sin, that he falls into a pitiful condition. We have no right to put somebody in such a situation. Even though not everybody can observe the same sensitivity towards others, people in particular positions, where this can be encountered, need to be more cautious and careful on this issue.

This text is the translation of “Övgüde Mübalağa ve Zararları

123. Nağme: M. Hocaefendi Gıyabî Cenaze Namazı Kıldırırken

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bu sabahki dersimiz hüzünlü başladı, hüzünlü devam etti; zira, iman ve Kur’an hizmetinin örnek şahsiyetlerinden merhum Mustafa Birlik Ağabey’in Hakk’a yürüdüğü haberini aldık. Tam da “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Enbiya, 21/35) ayetinin tefsirini okuduğumuz derste çok sevdiğimiz bir insanın ahirete irtihalini öğrendik.

Muhterem Hocaefendi bu altmış senelik dostunun ötelere kanat çırpmasına çok üzüldü; ders boyunca birkaç kere sözü Merhum’a getirdi ve bazı hatıralarını anlattı. Gurbette bulunduğu için cenaze merasimine iştirak edemeyecek olmanın elemi acısına acı kattı. Nihayet ders biterken, “Bari öğle namazından sonra gıyabî cenaze namazı kılalım!” dedi.

Bu videoda gıyabî cenaze namazı esnasında kaydedilen görüntüleri, kıymetli Hocamızın neşrettiği taziye mesajını ve ders sırasında anlattığı bazı hatıraları bulacaksınız.

Merhum Hacı Mustafa Birlik Ağabey’e Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, aile fertlerine ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyor; bu videonun o kıymetli insana dua edilmesi için vesile olmasını umuyoruz.

Hürmetle…

Dosyayı indirmek için tıklayınız

Dosyayı nisbeten daha kaliteli (HD) olarak indirmek için tıklayınız

122. Nağme: HÂCET NAMAZINA DAVET

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Başta şirin ülkemizin güzel insanları olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selamete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması,  şerirlerin oyunlarının bozulması, özellikle de inananlar arasında vifak, ittifak ve uhuvvet ruhunun canlanması ve kalblerimizin, akıllarımızın, fikirlerimizin, fiillerimizin fitneye, fesada bütün bütün kapalı olacak şekilde ıslahı talebiyle herkesi hacet namazına davet ediyoruz. Bütün gönül dostlarımızın ekteki dosyalarda anlatıldığı üzere iki ya da dört rekat hâcet namazı kıldıktan sonra bu münacâtımıza ortak olmalarını ve “âmin” demelerini istirham ediyoruz. Hürmetlerimizle…

dua***

Büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur.

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimiz (aleyhisselam)’a, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam olsun.

Hüznümü ve kederimi başkasına değil, yalnızca sana şikâyet ediyorum. Rabbim! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Allah’ım! Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.

Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım.. ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allahım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.

Allah’ım, zatında yüce olan dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.. bizim ve bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, ihsan duygusuna, Kur’an’a ve Hakk’a hizmete aç ve bizi ihlasın özüne ermiş, hep takva hatta onun da ötesinde vera’ duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Sen’i sevmiş, icraat-ı sübhaniyenin hepsinden razı ve hoşnut olmuş ve Sen’in sevdiğin, hoşnut olduğun kullarından eyle!.

Allahım! Her türlü halimizi ve bütün mü’minlerin hallerini, özellikle Türkiye Müslümanlarının, kadınıyla erkeğiyle kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın ve dostlarımızın hallerini ıslah eyle. Allah’ım, akıllarımızı ve onların akıllarını, fikirlerimizi ve onların fikirlerini, niyetlerimizi ve onların niyetlerini, duygularımızı/latifelerimizi ve onların hislerini/latifelerini, fiillerimizi ve onların yapıp ettiklerini ıslah buyur.

Senden bizim, inanan kardeşlerimizin ve topyekün insanların kalblerini, imana, İslam’a, Kur’an’a, ihsan duygusuna ve Peygamberimiz vasıtasıyla bize gönderdiğin bütün hakîkatlere tastamam açmanı diliyoruz. Rabbimiz! Nezd-i ulûhiyetinden göndereceğin nurlarla gönüllerimizi aydınlat.. sadırlarımıza, sînelerimize inşirah sal.. Sen Settâru’l-uyûbsun; hata, kusur, günah ve isyan olarak bizden ne sâdır olmuşsa Sen onları da setreyle.

Rabbimiz! Aczimizi, fakrımızı şefaatçi yapıp yüce dergâhına iltica ediyoruz; ne olur, merhamet et ve işlerimizi kolay hale getir.. dostlarına karşı olan muameleni bizden de esirgeme ve bizim sîmalarımızı da ağart.. kalblerimizi topyekün islerden, paslardan, küçük-büyük bütün virüs ve mikroplardan arındır.. kabirlerimizi Cennet bahçeleri gibi pür-nur eyle.. bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz hatalarımızı, günahlarımızı mağfiret buyur ve tekrar onlara bulaşmak sûretiyle içimizin kirlenmesine müsaade etme!. Senden hayr u hasenât istikametindeki bütün dilek ve maksatlarımızı gerçekleştirmeni niyaz ediyoruz.

Ey sürpriz lütufların sahibi, Ulu Sultanımız! Bizi endişe edip korktuğumuz hususlardan emîn eyle!

Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dert ve dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle; biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..

Ey her şeyin biricik mâliki, yegâne sahibi ve tek efendisi Mâlikü’l-Mülk Rabbimiz! Ne olur, biz Ümmet-i Muhammed’e dirlik ver! Fikrimizin, ruhumuzun, havl ve kuvvetimizin dağınıklığını Sana şikâyet ediyor ve bizi bu durumdan kurtaracak yegane tasarruf sahibinin Sen olduğuna inanıyoruz. Bizi bu durumdan kurtar Allah’ım! Özellikle de gerek cihanın dört bir yanında, gerekse hayatın her ünitesinde, insanlarla Senin arandaki engelleri kaldırmaya kendini adayan, sa’ylerine terettüb edecek semere itibariyle, Rıza ve rıdvânından başka hiç bir şey hedeflemeyen kardeşlerimin, bacılarımın, erkeğiyle kadınıyla dostlarımın ve gönüldaşlarımın dağınıklığını gidermeni, yaralarını sarmanı, enis ve celîsleri olmanı, onları her türlü kem göz ve kötü niyetlilerin şerlerinden muhafaza buyurmanı diliyor ve dileniyoruz.

Ey her şeye gücü yeten Kâdir Rabbimiz! Bizi kesret dağdağasında boğulmaktan kurtaracak ve vahdet tecellileriyle dirliğimizi sağlayacak yegâne güç sahibi Sensin. Dilediğin gibi kalbleri evirip çevirme kudretine sahipsin.. N’olur, kalblerimizi te’lif buyur! Biliyoruz ki, yeryüzünde ne var ne yok, hepsini bu uğurda sarfetsek de, iki gönlü telif etmeye muvaffak olamayız. İnsanı yaratan Sen.. onda her türlü tasarrufa kâdir olan da Sensin.. gönül aynamızı duru eyle ve gönüllerimizi te’lif buyur.. ta birbirimize karşı tevahhuş hissetmeyelim.. birbirimizin enîs u celîsi olalım.. birbirimizin ayıbını araştırmayalım. İyilik ve ikramda bulunan Kerîm Rabbimiz, bizleri katından bir güçle te’yid buyur!..

Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım! Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak kıl!

Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile bilerek Gönüllerin Sultanı aleyhissalâtu vesselâm Efendimize, âl ve ashabına salat-ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz ya Rab!

HACET NAMAZININ TARİFİ:

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

HACET DUASI:

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

121. Nağme: Kara Bulutlar ve Dua Seferberliğine Çağrı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Her sohbetten önce iki üç mevzu üzerinde çalışıyor, sorularımızı kartlara yazıyor ve muhterem Hocaefendi’nin önündeki ekrana yansıtmak için hazırlık yapıyoruz. Kıymetli Hocamız önce çay faslında bazı hakikatleri dile getiriyor; akabinde suallerimizi tevcih edebileceğimize dair işarette bulunuyor. Sohbetlerden önce hangi konuları gündeme getireceğimizi ve sorularımızın neler olduğunu Zât-ı âlilerine hiçbir zaman söylemiyoruz; zira kendileri önceden suallerden haberdar olmayı bir nevi pazarlık sayıyor ve berekete mani addediyor. Ne var ki pek çok defa sorular elimizde kalıyor; çünkü sanki sözleşmişiz gibi daha biz onları okumadan muhterem Hocamız cevaplarını veriyor.

Dünkü sohbette de böyle oldu. Biz aşağıda okuyacağınız soruyu hazırlamıştık; fakat, aziz Hocamız çay faslında aynı konuyu detaylıca anlattı. “Artık sorunuzu sorabilirsiniz!” işareti yaptığında zaten cevabımızı almıştık ama yine de karta yazdıklarımızı okuduk. Muhterem Hocaefendi de nezaketen tetimme babından bazı hususları daha şerhetti. Biz de kaydın orijinaline dokunmadan yayınlamaya karar verdik.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde ülkemizin ve milletimizin maruz kaldığı belaları, peşi peşine gelen musibetleri ve acı haberleri Cenâb-ı Hakk’a yönelme istikametinde değerlendirmek gerektiğini anlattı.

Herkesin kendi açısından önemli gördüğü talepleri olabileceğini, bazılarının hayırlı bir çocuk, bazılarının yüksek bir makam, bazılarının da dünyevi bir kazanç için dua edebileceklerini; fakat himmeti yüce insanların dünyadaki umumi hercümercden nasibini alan ülkemizin selamet ve ikbali adına yalvarıp yakarmaları gerektiğini ifade etti: “Bir buçuk milyara yakın bir durumumuz var. Ama ilk müslümanların sayısı yüz bindi, dünyaya kendilerini dinletiyorlardı. Onların onda biri kadar dünyaya kendimizi dinlettiğimiz söylenemez. Ve müslümanlık var olduğu günden bu yana dünyada bizim dönemimizde yaşadığı kadar da derbeder olmamıştır. İşte himmeti âli olan insanlar, her zaman Allah’a müteveccih olan insanlar, İslamiyet’i seven insanlar, onun bir şey ifade etmesini arzu eden insanlar, milletlerinin ayaklar altında ezilmekten kurtulup başlara taç olmaları, insanlık için sertac-ı iptihac olmaları için ellerini kaldırıp o fırsat, o teveccüh aralıklarını böyle değerlendirmeliler.” dedi.

Evvela kalblerin te’lifi, vifak ve ittifak için dua etmek gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, bu konuda mü’minlerin iradenin hakkını vererek, birlik ve beraberlik aramaları, kavli-fiili-hali Cenâb-ı Hakk’a o istikamette teveccühte bulunmaları icap ettiğini anlattı. Kendisinin de namazda bile vifak ve ittifak mülahazalarıyla Allah’a niyaz ettiğini belirtti: “Namazın içinde bile kıtmiriniz -imamı dinlemek, ister cehri olsun, ister hafi olsun- aklımdan bu mülahazaları geçiririm ben. Eşref saate rastlar diye, Allah’ın kabul buyuracağı bir dakikaya rastlar diye, başımı yere koyduğum zaman, “Ne olur Allah’ım şöyle olsun ümmet-i Muhammed; başta ülkemizin insanı böyle olsun; birbirini yemesin, kusurları birbirine mal etmek suretiyle atf-ı cürümde bulunmasın, kendilerini aklamaya-paklamaya gitmesin.. aklamanın-paklamanın kapısı Senin kapındır, Senin dergahına teveccüh etsin ve dua etsinler.”

Darda kalmışın duasına Allah’ın icabet edeceğini söyleyen muhterem Hocaefendi, “Siz hiç denemediniz mi bunu? Kıtlık olduğu zaman urbalarınızı tersine çevirdiniz, ellerinizi de böyle tuttunuz. Burada biz bunu yaşadık, iki defa yaşadık; altı ay bir sene, belki iki sene kuraklık oldu, bir damla yağmur düşmedi. 3-5 tane ağzı dualı çıktı şurada dua ettiler.. bir gün.. ertesi gün müydü, sağanak sağanak yağmur yağmaya başladı. O gün bugün burası yağmur mahalli oldu. Kıtmirin haline gelince, “Ben, dedim, onların içinde karışmayayım, benim yüzümden yağmur kesilir”, pencereden baktım, “Beni de böyle kabul et” dedim; onlar dua ederken, uzaktan dualarına iştirak etmeye çalıştım. O gün bugün de yağıyor.” dedi.

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tekvini emirlerdeki hafif bir ahenksizlik, ay ve güneş tutulması, fırtına kopması gibi hadiseler karşısında heyecanlanıp hemen duaya durduğunu nakleden Fethullah Gülen Hocaefendi sözlerine şöyle devam etti: “Şimdi sağımızda-solumuzda bir sürü olumsuz, negatif hadise cereyan ediyor; bir taraftan bir şekavet şebekesi senelerden beri insan öldürmeye doymamış caniler gibi.. yamyamlıktan daha kötüdür bu. Senelerden beri millete kan kusturuluyor. Bir yerde düşünün ki, yüz tane insanın ölmesini, nasıl insan olursa olsun, bu yüz tane insanın on tane aileyle münasebeti varsa, bin tane aileye ateş düşüyor demektir. Bunu hafife alamazsınız ki.. bu her gün cereyan etse bile kanıksanmamalı; büyük bir hadise olarak algılanmalı. ‘Allah’ım bu belayı def u ref eyle’ demeli.”

Böyle bir dönemde yıkıcı tenkitlere girmemek, atf-ı cürümlerde bulunmamak ve insanların kuvve-i maneviyelerini bütün bütün kırmamak gerektiğini önemle ifade eden Hocaefendi, “Falan iyi bir politika burada yürütemedi, zayıf diplomasi yüzünden geldi, ağalar, askerler burada yapmaları gerekli olan şeyleri yapamadılar… Hukuk sisteminde olduğu gibi, böyle kendisine bir şey atfedildiğinde, atf-ı cürümle o işten sıyrılma gayreti içine girmenin hiçbir faydası yok. İş olup bittikten sonra, “şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı” demenin hiçbir faydası yok. Aklınız varsa, basiretiniz varsa, think-tank kuruluşlarınız olur sizin. Daha önceden idare edenlere akıl verirsiniz, alternatif sistemler sunarsınız; olmadan evvel, o meselenin önünü almaya çalışırsınız.” dedi.

Sohbetinde adeta bir dua seferberliğine davet eden Hocaefendi şöyle seslendi: “Sesim ulaşsaydı, ünüm yetseydi, derdim Türkiye’de bütün camilere hitap edecek insanlara: Ne olur Allah aşkına, yağmur duasına çıkıyor gibi çıkın, urbalarınızı tersine çevirin; ellerinizin iç yüzünü, ayalarını aşağıya doğru çevirin, tevcih edin, Cenâb-ı Hakk’ın bu belaları üzerimizden def u ref etmesi için O’na teveccühte bulunun, ağlayın, sızlayın. Duası makbul birinin duası o mevzuda müessir olabilir, eşref saate rastlayabilir. Günde beş vakit bile camilerde böyle dua etseniz, bağırıp çağırarak değil, içinizi Allah’a dökerek, meseleyi biraz gözyaşlarınızla seslendirerek, kalbinizin sesini dilinizle dışa dökerek Cenâb-ı Hakk’a dua, tazarru ve niyazda bulunun.”

Tarih boyunca musibet anlarında Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden peygamberlerden ve salih kullardan misaller veren muhterem Fethullah Gülen, herkesin kendi sorumluluk alanı ile alakalı bir muhasebe yapması icap ettiğini belirtti: “Kıtlık, Medine halkını muvakkaten demir pençesine aldı. Seyyidina Hazreti Ömer milletin başında.. “Ben milletin başında olduğuma göre bu daire bana ait, olumsuz bir şey benim yüzümden olabilir!..” Başını yere koydu; Eslem diyor ki, “Harabede yalvarıyordu: ‘Allah’ım benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme’ diyordu.” Bu anlayış ve bu şuurla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme. Ben bir camide imam isem şayet -onu da yüzüme gözüme bulaştırmış tam yapamamışımdır; uzun zaman yaptığım halde yapamamışımdır- eğer o camiyle alâkalı, o cemaatle alâkalı olumsuz bir şey varsa, ben onu kendimden bilmeli, halk uykudayken kalkmalıyım; “Ey dide nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde / Bak heyet-i âlemde bu hikmetleri seyret / Bul sâniini, ol O’na mihman gecelerde.” demeli, başımı yere koymalı, içimi dökmeli, “Benim yüzümden bu cemaate zarar verme!..” demeliyim. Vilayetteki, vilayeti idare eden insan da, o da kendi dairesi açısından öyle demeli; kasabadaki kendi dairesi açısından öyle demeli; köydeki kendi dairesi açısından öyle demeli; milletin başındakiler de kendi açıları açısından öyle demeli.”

Kitle ruh haletinin dua ve tazarruya teşvik etme istikametinde kullanılabileceğine de değinen Hocaefendi bu konuda en büyük vazifenin Diyanet İşleri Başkanlığı mensuplarına düştüğüne işaret ederek istirhamda bulunur gibi şöyle konuştu: “Biraz evvelki mülahazalarımda arzettiğim gibi, belki onlar da düşünüyorlardır yani, bir diyanet teşkilatımız var, milletimizin kaderiyle alâkadardır bu insanlar, giderler hacda Arafat’ta dua ederler, Müzdelife’de dua ederler, hacılara ‘amin’ dedirtirler, bu meseleyi de mutlaka düşünmüşlerdir, keşke camilere, köye-kasabaya en ücra yerlere kadar, ovaya-obaya, meseleyi duyuracak şekilde hep ta’mimde bulunsalar, Allah aşkına İslam dünyası için ve hususiyle de o İslam dünyasına belli bir dönemde başlık yapmış, dümendarlık yapmış milletimiz için ne olur dua edin, iki büklümüz asa gibi, Allah belimizi doğrultma fırsatı versin bize, bütün dünya çapında, zannediyorum yani akıllarına gelir yaparlar bunu. Ramazan-ı şerifi arkada bıraktık, her gecesi belki Kadir gecesiydi, bu istikamette çok iyi değerlendirilebilirdi, fakat insanımızın öyle bir tembihe ihtiyacı vardır. Bakın insanımızda yanlış şeylere karşı bile kitle psikolojisiyle nasıl hareketlenmeler oluyor. Çıkıyor bir tane Patrona Halil, ‘Haydi yürüyün’ diyor, ‘Müteferrika’nın matbaasına karşı’, millet yürüyor, yakıyorlar, yıkıyorlar, ediyorlar. Şimdi bu, pozitif, böyle müsbet bir şey için de olabilir. Demek bu kitle psikolojisi.. bunu psikososyologlar çok iyi bilirler. İnsanların o damarları değerlendirilerek bir mevzuda böyle harekete geçirilebilir.”

 

120. Nağme: Mescid-i Nebevî’nin İzdüşümleri: Her Ev Kıblenümâ Olmalı!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Ülkemizin üzerinde adeta kara bulutlar dolaşıyor. Her sabah ayrı bir acı haberle uyanıyoruz. Dünkü ikindi sohbetinde kıymetli Hocamız maruz kaldığımız bu bela ve musibetler karşısında yapılması gerekenleri anlattı. Peşi peşine gelen şehit haberlerinin de tesiriyle çok dertli ve hüzünlüydü. Muhterem Hocamızın ızdırapla dile getirdiği bir çağrıyı da ihtiva eden o sohbeti -inşaallah- yarın sabahtan itibaren Bamteli-Özel olarak neşredeceğiz.

Bugünkü nağmemizde ise çay faslında kaydettiğimiz 08:09 dakikalık çok güzel bir hasbihali hem sesli hem de görüntülü olarak arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

119. Nağme: Dildeki Ukde ve Kekelemeye/Heyecanlanmaya Karşı Dua

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Dostlar,

Bu nağmemizde tefsir dersinde kaydettiğimiz 8 dakikalık bir ses dosyasını paylaşacağız.

Allah’a (azze ve celle) dua eden Hazreti Musa (aleyhisselam) şöyle demişti:

“Ya Rabbî genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü! Bana ailemden birini de yardımcı kıl, Harun kardeşimi! Onunla beni takviye et! Onu bu işime ortak et!” (Tâ Hâ Suresi, 20/25-32)

Muhterem Hocamız, mealini verdiğimiz ayetler münasebetiyle şu soruları cevaplıyor:

Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) inşirah-ı sadra mazhar kılınması ile Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) inşirah talebi arasında nasıl bir fark vardır?

Kekelemeye ve heyecanlanmaya karşı hangi ayetler okunabilir?

Hazreti Musa’nın, kardeşini kendisine vezir olarak istemesi ne türlü mesajlar vermektedir?

Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) konuşmayla alâkalı bir rahatsızlığı var mıydı? Peygamberlerde bu türlü arızaların bulunması mümkün müdür?

Remembrance of God and Contentment of Hearts

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: It is stated in a verse that “. . . it is in the remembrance of, and whole-hearted devotion to, God, that hearts find rest and contentment” (ar-Ra’d 13:28). Could you describe characteristics of remembrance (dhikr) that lets hearts find rest and contentment?

Answer: According to the verse, hearts finding rest and contentment (itminan) depend on remembrance of God. Then, we first need to expound on remembrance in general.

As a matter of fact, remembrance is like the lifeblood circulating in all forms of worship. No limitations are placed on remembrance with respect to time and condition; it therefore has a very extensive meaning.

The Greatest Remembrance: The Qur’an

The most exalted form of remembrance, which forms the basis of worship, is the Qur’an; it makes us remember the Archangel Gabriel, the Trustworthy Prophet, and God. The Qur’an is a sacred trust from the Giver of Trust brought by trustworthy hands to a trustworthy person. On the other hand, when you delve into the meanings of the Qur’an and journey through its valleys, that sublime message will stay with you throughout. For example, when you enter into the initial chapter al-Fatiha, think about what you come across: Right from the beginning you offer thankful praise for the blessings of God Almighty from the bottom of your heart, and feel due awe before God, Lord of the Worlds. As you experience such awe, Divine Names, such as “the All-Merciful” and “the All-Compassionate,” come to your aid and then you declare and confess that you only worship Him and seek help only from Him. When you see that the path you take is a very safe one, your request for guidance becomes clear and you ask for the way to the Straight Path. That is, you virtually say “My God, the first help I ask from Your Divine Court is to keeping up a moderate, straightforward, righteous, just, and balanced line at every matter.” After you have been guided to that Straight Path, you remember your potential fallibility and with this concern you ask for not ending up like those who incurred God’s wrath or went astray. Therefore, each word in the chapter of al-Fatiha has serious relevance for people like us, in dire need of God and remembrance of Him. Thus, when you travel through the Qur’an from the beginning to end, trying to understand its intended meaning and read it as if each verse is directly addressing you, you understand how that exalted message is a great remembrance throughout, and how it addresses human character, logic, thought, and psychology, or in essence all of humanity with its extensive dimensions and profundities.

Listening to the Remembrance of the Universe via the Qur’an

Trying to contemplate the existence within the Qur’an is a different type of remembrance. At the end of “The Seventh Word,” Bediüzzaman states how the Qur’an explains the meaning of the universe: “In the greatest mosque of the universe, the Qur’an interprets the universe, so let’s listen to it. Let’s become filled with its light and act according to its guidance. The Qur’an is the truth, since it comes from the Creator. It speaks the truth, spreading its light everywhere.” Were it not for the blessed light the Qur’an shed on the face of the universe, it would be reduced to some chaos and nightmarish phenomena filling us with fear. Thanks to the pure light of the Revelation, we learned that every being is a radiant piece of Divine art; thanks to this awareness, we sometimes overflow with love for creation and feel like kissing trees and other plants one by one, saying, “You are also His work.” As the poet Recaizade Ekrem puts it, “The entire universe is a great book of God; whichever letter you study, its meaning will spell His Name.” Bediüzzaman makes a similar point and states that studying the lines of this book of the universe carefully reveals meaningful messages sent to humanity from the High Assembly (in the heavens). That is to say, somebody who walks through its pages and lines, who picks its words and holds its letters, will see that meanings spell the name of God, which will be echoed in their hearts. Such a perfect system cannot be ascribed to anything else. As it is God who created the heavens and the earth and established a splendid system in them, the one who maintains harmony in human essence and physiological structure is nobody but God. So every being, thing, and event that reminds us of our Creator is another form of remembrance.

Solar Systems as Prayer Beads

Also, there is another form of remembrance by taking into account the blessings God Almighty has granted us when He said: “My God! Here we glorify You in concert with the particles of the entire universe! My God! If we had mouths as many as the particles of the universe and ability to express ourselves, then we would glorify You in its entirety.” Nevertheless, practicing Muslims repeat the words of remembrance, Subhan Allah (Glory be to God), Alhamdulillah (Praise be to God), Allahu Akbar (God is the Greatest) thirty-three times each, five times a day after prayers. Although the number of repetitions are few, in order not to make things too difficult for believers, it is always possible to do much more. One of the loyal disciples of Bediüzzaman Said Nursi related a memory of him about remembrance. Bediüzzaman told them that when great saints such as Hasan ash-Shadhili, Abdul Qadir al-Jilani, Mustapha Siddiq al-Bakri, Ahmad Rifai, Muhammad Bahauddin al-Naqshband, and Mawlana Khalid al-Baghdadi touched each one of the prayer beads, they glorified God Almighty in concert with all the particles of the universe and felt this in the immensity of their conscience. These persons considered the greatness of God and thought that a single phrase of glorification would be too simple; they did it in unison with all the grains of sand in seas, drops of rain, and breaths of the creation. Bediüzzaman liked their way so much that he wished to do the same, wishing to feel trillions of glorifications in unison with the creation at touching every single prayer bead. Toward the end of his life, that blessed person told one of his close companions, “my brother, praise be to God now I can feel, as Hasan ash-Shadhili or Abdul Qadir al-Jilani did, that I glorify God Almighty in unison with all of the particles of the universe.” Remembrance is our duty, and a right of God upon us. We should not suffice by glorifying God as a single being but seek to magnify the act into a countless one. If a man glorifies God by saying, “Subhan Allah” as a single person, he carries out his basic duty; that is a different issue. On the other hand, why on earth should we suffice with only one while we can increase the due blessings to trillions! Why should we limit ourselves to one, while we can seek to attain proximity to Him, attain constant awareness of His omnipresence, and be blessed with shafts of Divine appreciation?

Remembrance in the Early Days

During the heyday of Sufism, phrases of remembrance, such as “La ilaha illa’Allah” (There is no deity but God) and “Astaghfirullah” (I seek forgiveness from God), were probably repeated a hundred thousand times each. Whenever possible, people can practice the act of remembrance through different words. For example, a group of people are going to travel for six hours. It is possible for them to say “La ilaha illa’Allah” a hundred thousand times. Although they are supposed to be conscious of the words they utter, they should not be preoccupied with keeping up this consciousness. They should make an effort to do it consciously of course. If remembrance is not associated with such immensity, one can never achieve to realize deeply felt remembrance. In certain times, no Sufi titles had appeared, but the spirituality was there. Everywhere, hearts were full with remembrance of God. He was the one cherished in people’s hearts, which had virtually become His places of manifestation. There came a period when some used special titles for spiritual experiences and Sufi orders got to be named after their masters. Thanks to those sincere guides, the treasure did not remain behind locked doors. Hearts came to life in the true sense and this profound experience did not go unnamed. One phrase they uttered bore a thousand-fold greater meaning. Their saying “Subhan Allah, Alhamdu Lillah, Allahu Akbar” referred to thousands; their hearts found contentment and rest. For a certain period, there were both meaning and titles. But after a grim farewell, that sweetest fountain began to dry up. The essence and spirit was lost, and the issue was reduced to passing a nominal title between generations. I hope heroes of the heart and spirit bring back the meaning once more, and make us witness an “era of roses” anew. And I hope some of who reach those days, as the poet Mehmed Akif put it, “become nightingales.”

Prophet Abraham and His Wish

The next verse after the one in the initial question gives glad tidings about those who remember God: “Those (whose hearts have attained to rest and contentment,) who have believed and who do good, righteous deeds—for them is the greatest happiness and the most beautiful of destinations” (ar-Ra’d 13:29). So we see that the benefit of remembrance is not limited to this world. However, since finding inner peace is a very significant issue in the worldly sense as well, the Prophets included it in their prayers. For example, Abraham was a great Prophet—according to narration—who revealed his absolute trust in God even while he was about to be thrown into the fire. He told the angel who came to help that God knew his fate anyway. He was a hero of faith and contentment at heart, who defied all of his stubborn people wanting to burn him. Still, we see that on one occasion he expresses a wish for his heart being at rest; knowing is not like seeing. He had received a greatly awe-inspiring lesson in the knowledge of God; he shook like a leaf before God and bent twofold with the impact of that lesson. However, this lesson motivated him further. He kept on asking for more and opened his eyes in a different circle to a different truth. He received his lesson from there as well, but still did not feel satisfied; the spiritual journey toward infinity has no end. There is no coming to end on the path leading to God. As God Almighty is infinite, so are His Names and Divine Attributes. Each one of them can bring a person different inspirational blessings. The peak of this issue is bearing witness of God, the Absolute Truth. So, Prophet Abraham, peace be upon him, wished to crown his knowledge of God by beholding His overwhelming power, evident will, and glorified wishing and voiced this wish by saying, “My Lord, show me how You will restore life to the dead. When the Almighty One asked, ‘Do you not believe?’ he replied, ‘Yes, but that my heart may be at rest’” (al-Baqarah 2:260). Prophet Abraham targeted such a level of rest and contentment at heart that it would completely free his reasoning, conception, and imaginings from any negative thoughts; it would let him give a sigh of serenity instead of lamenting even at the most grievous situations. In response to such a demand, God Almighty showed how He bore witness, and His overwhelming power, evident will, and glorified wishing gave life to dead birds. We do not exactly know how Prophet Abraham, peace be upon him, experienced this wondrous phenomenon in the deep horizons of his feelings and senses, how stunned he was by it, and how he filled with reverent awe and bent twofold with the feeling. From this window to contentment and rest, we can gain insight into the matter as much as our horizons of comprehension and capacity allow; we can experience a projection of that contentment and rest of heart within. And this depends on bringing light and life to every moment and phase of our lives with remembrance of God in a disciplined, ceaseless, and constant line.

This text is the translation of “Zikir-İtminan Münasebeti

117. Nağme: Dergilerin Gelecek Sayılarının Mizanpajları Yapılırken

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Daha önceki bir nağmemizde de belirttiğimiz üzere:

Muhterem Hocamız, Sızıntı, Yeni Ümit ve Yağmur mecmualarına verdiği değerin bir neticesi olarak senelerdir onların mizanpajından baskısına kadar hemen her aşamasıyla yakından ilgileniyor.

Kendisi müsait olduğunda bizzat başyazı, tasavvufî makaleler ve şiirler yazdığı gibi, yayınlanan her çalışmayı çok değerli buluyor, mutlaka okumaya çalışıyor; şayet değişik sebeplerle okuyamamışsa, hazırlanan özetleri dinliyor.

Ayrıca, seçilen güzel resimler odasına bırakılıyor, Hocamız onlara değerlendirme nesirleri ve nazımları yazıyor.

Sonra hem adlarını zikrettiğimiz dergilerin hem de sayıları her gün artan Hira ve Fountain gibi kardeşlerinin yetkilileri Muhterem Hocaefendi’nin duasını almak ve fikirlerinden istifade edebilmek için neşredilebilecek çalışmaların listesini, kapak alternatiflerini ve resim değerlendirmelerini arz ediyorlar.

Bugünkü “nağme”mizde de Muhterem Hocamızın ciddi emek verdiği bu mizanpaj çalışmalarından (iki gün önce kaydettiğimiz) 04:18 dakikalık bir VİDEO paylaşıyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Dosyayı indirmek için tıklayınız

Dosyayı nisbeten daha kaliteli olarak indirmek için tıklayınız

116. Nağme: Dün Çirkin Bir Karikatür Bugün İğrenç Bir Film

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Hem kendi merakımızı gidermek maksadıyla hem de kendisinden bir değerlendirme beklediğinizi düşünerek dün akşam Muhterem Hocamıza

İslam’a ve Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hakaret eden müstekreh film karşısında ortaya konması gereken mü’min tavrını,

Libya’daki Amerikan Konsolosluğu’na yapılan saldırı münasebetiyle neşrettiği taziyeyi,

Mısır ve Yemen gibi ülkelerde cereyan eden şiddet içerikli protesto gösterilerini

sorduk. Aldığımız cevabı 15 dakikalık ses kaydı olarak arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

115. Nağme: Ya Olduğun Gibi Görün…

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Geçtiğimiz günlerde bir ağrı ve sızı sebebiyle muhterem Hocamız kolunu sarmış, birkaç gün aramıza da o sargı ile çıkmıştı. Bugünkü nağmemizde o sargılı günlerle ilgili Hocamızın bir hissini ve buna bağlı olarak anlattıklarını bulacaksınız.

Hasbihale konu olan rahatsızlığın eski, fakat bu sohbetin çok yeni olduğunu da hatırlatarak 03:05 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalarımızı arz ediyoruz.

Hürmetle…

113. Nağme: Engin Rahmet ve Ebediyet

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bazı “nağme”lerde ses ve görüntünün net olmadığının farkındayız. Bamteli sohbetlerinde sesi mümkün olduğu kadar yükseltiyor ve en güzel şekilde istifade edilmesine çalışıyoruz.

Fakat diğer kayıtlarımızı buradaki normal hayat akışı içerisinde ve bizi aşan şartlar arasında yapıyoruz. Bazen derste, bazen bir çay esnasında, bazen namazı müteakiben, kimi zaman ayak üstü, kimi zaman da muhterem Hocamız bir misafiri karşılarken ya da yolcu ederken onu muhatap alıp konuştuğu sırada.. hâsılı her an ve her ortamda kaydedebildiğimiz hakikat damlalarını size ulaştırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla kayıt şartlarımız her zaman gönlümüze göre olmayabiliyor. Yine de az çok anlaşılabilen her konuşmayı bir fikir vermesi için sizinle de paylaşmaya gayret ediyoruz.

Bugün de namaz sonrası kaydettiğimiz bir hasbihali arz edeceğiz.

Dualarınız istirhamıyla…

Spirit of Chivalry

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: We see that the religious notion of chivalry (futuwwa) is taken in an extensive frame with different definitions from past to present. Considering the conditions of our time, what is chivalry and what are its characteristics?

Answer: The word futuwwa, or chivalry, is derived from the word fata, which means young man. It denotes to have sound faith, treat others kindly, devote oneself to living for others, undertake duties for serving humanity without any considerations of primacy, make sacrifices for the sake of sacred values, persevere in the face of crazing flow of time and show active patience, stand up to every kind of evil by taking conditions of the time into consideration and without being unreasonable or illogical, and not panic or shake when confronted with troubles and torments life brings.

One of the hadiths reads: “There is no chivalrous man like Ali, and no sword like Zulfiqar.”1 It draws attention to the fact that Ali ibn Abi Talib was a hero who represented chivalry in every way. Actually, Ali ibn Abi Talib was not the first who deserved to be called chivalrous since futuwwa dates back to far earlier periods. Every one of the Prophets can be seen as a significant representative of chivalry on a very lofty level, since they did not live for themselves but for the cause they were devoted to. Some Prophets only had a few followers. And some had no followers at all. However, they continued their mission unwaveringly without complaint.

Seeing Success as God’s Grace

The Prophets’ carrying out their mission in the best possible way, complying with the requirement of causes and keeping up acting sensibly, taking perfectly strategic action in every condition, and seeing consequent success as God’s grace in spite of everything constitute an important profundity of their chivalry. Being fervently dutiful at the beginning and enjoying the gratification of having completed one’s duty in the end is a significant indication of the spirit of chivalry. In other words, it is a very important principle of conveying the divine teaching to continue without giving in to disappointment and hopelessness, and to hold the consideration of being thankful to God for He enabled them to carry out their duty, even without people sometimes accepting the message. Furthermore, He did not take away this honor by discharging them from their duty. The true representatives of the spirit of chivalry kept on fulfilling their mission, even if they risked crucifixion. They disregarded the pressures and intimidations of those in power, did not worry about their lives, and always kept walking on the righteous path. In spite of severe oppression by the Romans, Jesus the Messiah did not hesitate risking his life, turned people’s attention to the next world, and then ascended to heaven. In this respect, it can be said that the spirit of chivalry Jesus represented served like a launcher for his ascension to heaven.

The story of Moses and his young companion meeting Khadr, as narrated in the Qur’anic chapter of Kahf, points out another dimension of chivalry. Accordingly, an important profundity of true chivalry is transcending the narrow forms of physicality and journeying into the immensities of metaphysics; it is an ascension from animal life to the realm of the heart and spirit, subsequently continuing that journey. Even though the physical dimension does not cease to exist on that level of life and continues within vital necessities, wishes and desires of the animal side are given secondary importance. For this reason, another important lesson we learn from the parables about the subject is that believers should not suffice by knowing sciences of the physical world; they should also try to gain insight into spiritual secrets by activating their heart and spirit in the true sense.

Devotion and Chivalry

One of the most important aspects of chivalry is keeping up a spirit of devotion. Namely, being devoted to one’s sublime cause and pushing aside all other considerations. Truly devoted souls must think that their essential duty is to glorify the Name of God on this earth. Actually, as it was mentioned in other talks, the Name of God is already glorified in its essence; however, efforts must be made for conveying the truth to everyone. People devoted to their cause are supposed to pursue this ideal in all of their feelings, thoughts, initiatives, and actions; they must entreat God Almighty so that He makes them steadfast on this path. Devoted souls must be full of the zeal to offer others true life so as to virtually forget the way to their home and the faces of their children. Let it not be misunderstood, however, that fulfilling one’s responsibilities as much as possible—unwillingly or not—toward family members is essential to this path.

Chivalry and Being Upright

In addition to devotion, another very important aspect of chivalry is keeping up an unwavering course. In the face of all adversities one must be able to stand upright and say, as a Sufi poet did, “I may be suffering from misfortunes, or enjoying Your grace; They’re equally pleasant to my soul; Your grace and wrath are both welcome.”2

What I mean by standing upright is not panicking, not toppling over, and not abandoning one’s duty against all odds. He who becomes a believer is—like the shape of a question mark—always bowing before God; then, complete that shape into a horseshoe and prostrate. This is the state of the greatest proximity to God Almighty. Thus, these two points should not be confused.

Real Chivalry Is Nullifying Oneself

In addition to displaying this kind of performance and attaining such an ideal state, the greatest difference of the volunteers who serve faith is that they do not consider themselves apart or to have primacy. Those who see the chivalrous volunteers will probably describe them as “archetype of virtue,” but even that would not suffice in describing them. Truly chivalrous people have such spiritual profundity that even if their body is cut into pieces, they will not give up the path to God. In spite of being so brave, what befalls them is to establish the consideration of not having any primacy or superior sides in comparison to others as a deeply ingrained idea in their souls. The idea of having primacy should not even cross their minds, and when it accidentally does, they should turn to God in repentance as if they committed a great sin. As for all the good works realized by their hands, they think that what happens before their eyes is the germination of the seeds others sowed previously—the emergence from the soil and shooting buds, with every bud giving thousands of grains—and they see everything as the outcome of sincere efforts of those who preceded them without taking any personal pride and assuming primacy. Laying claim on this beauty means both violating others’ rights and disrespecting God.

Chivalry necessitates forgetting one to be wiser, older, more experienced, etc. These factors or complimentary remarks by others may sometimes evoke a sense of superiority in a person. On the other hand, having manners requires a respectable form of address toward people who started serving faith long before us. Observing a measured code of respect toward seniors is a means of maintaining better coherence between individuals, given that this is done without exaggerating the matter by calling them a saint or a savior and without evoking dislike in other circles with an assumption of superiority for belonging to a certain religious group. However, if people showing respect fail to adopt the idea of inherently being inconspicuous, then they risk danger of feeling flattered. For example, some of them might say, “I am sixty years old now, and so many people treat me with respect, seeing me as their teacher. Therefore, I am a worthy person.” This dangerous thought might cause a person to lose balance and be ruined. Utilizing one’s experience at work is a responsibility, but that is a different issue. When compliments for one’s experience or mental powers turn into a consideration of primacy and domineering behavior toward others, it is nothing but a blatant transgression of one’s limits.

The Must of Chivalry: Humility

There is a saying by Ali ibn Abi Talib telling us to live among others as one of them. This gives us a very important criterion. If we wish to be adorned with the virtue of chivalry, we need to go unnoticed like an ordinary person. In my humble opinion, this is a very important depth of true chivalry and a very important discipline. I did not have the chance to meet Bediüzzaman Said Nursi. However, from what I heard from his students, despite the fact that he was the person they were deeply indebted to, he never had an air of primacy. He always referred to himself as “your brother,” and explained his approach as follows: “The basis of our way is brotherhood. My relation with you is not like that between a father and children or a Sufi sheikh and his disciples. It is rather a relation between brothers. At the very most, my position of teaching may have some part in it. Our philosophy requires the closest friendship. Close friendship requires being the best, most self-sacrificing friend, the most appreciative companion, and the most magnanimous brother or sister.” The relationship between the noble Prophet and his Companions teach us important lessons as well. As the Companions got to know the Messenger of God, peace and blessings be upon him, better and realized what the dues of being near him is, they behaved so respectably with most refined manners toward him. For example, Abu Bakr, may God be pleased with him, was a person God rendered a paragon of virtue, who gave fascinatingly powerful sermons, who even moved the polytheists when he recited the Qur’an. Still, he entered to the presence of the noble Prophet so humbly and he was so careful near the Messenger of God that you would think he was afraid of startling a bird on his head. I think if the words he uttered in the presence of the beloved Prophet are to be compiled, they will not amount to more than two hundred. Then, who was the person shown so much respect? Even though the relevant Hadith Qudsi is open to criticism in terms of hadith authentication methodology; all Muslim saints agree that he is the person for whose sake the universe was created, since he is the unique guide at reading the universe like a divinely authored book, as well as understanding the Qur’an, which teaches the principles of religion. Being respectful toward such a guide was the duty of the Companions, and that respect was his deserve. When the Pride of Humanity set foot somewhere, even rotten bones in the earth stood up. However, when the Companions stood up for him, as Persians did for their authorities, he told them not to. In the same way, he did his own work; perhaps he prepared his own meals when necessary, washed the dishes, and prepared his bed. If he had allowed them, the people in his household would have done everything for him and never let him do a thing. However, the noble Messenger of God, may the most excellent benedictions and the best blessings be upon him, did not let that happen and did his own personal chores; greatness in great figures lies in their modesty, humility, and humbleness. As for trying to look great, it is a complex of little people. Putting on an air of superiority to demand respect from others is not appreciated. The Messenger of God, millions of peace and blessings be upon him, never adopted anything that would not become him. Everything he did became him so much that even celestial creatures admired his virtues. To conclude, like other virtues, his example represented chivalry in the best way with all its depths and immensities.

1. Dhahabi, Mizan al-Itidal, 5/390. Zulfiqar is the name of a famous sword that Ali ibn Abi Talib used.
2. Ibrahim Tennuri.

This text is the translation of “Fütüvvet Ruhunun Temsilcileri

112. Nağme: Benlik Çağı ve Kulluğa Rıza

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugünkü Tefsir ve Fıkıh dersimiz az önce bitti. Bu sabah Meryem Sûresi’nin son yirmi ayetini okuyup Tâhâ Sûresi’ne giriş yaptık. Muhterem Hocamız, iki sure arasındaki geçişle alâkalı açıklamalarda bulundu. Ayrıca, mehdilik, kutupluk, gavslık iddia eden bazı şahıslarla ilgili bir soru üzerine hakiki mü’minin nasıl düşünmesi gerektiğini anlattı.

Yaklaşık bir saat önce kaydettiğimiz 8 dakikalık “nağme”mizi bugünün hediyesi olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması dileğiyle…

111. Nağme: Bir-İki Yudum Su, Doğruluk ve Dil

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

İnşaallah, pazartesi günü çok güzel bir Bamteli neşredeceğiz. Muhterem Hocamıza “rol modeli” olarak sahabe efendilerimizi sorduk ve enfes bir cevap aldık; önümüzdeki haftanın Bamteli’nde o cevabı bulacaksınız.

Bu arada, sohbetin çay faslı da başlı başına bir hasbihal oldu. O kısmı hiç beklemeden istifadelerinize arz ediyoruz.

Hürmetle…

110. Nağme: Derse Başlama Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Dostlar,

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in talim buyurduğu üzere, Muhterem Hocamız her zamanı, mekanı ve hali dua için ayrı bir fırsat olarak değerlendiriyor. Zaman, mekan ya da hal değişikliği olduğunda mutlaka bunlardan her birini bir zarf olarak kullanıyor; içlerine en samimi niyazları yerleştirip Allah’a ısmarlıyor.

Aziz Hocamız, her gün Tefsir ve Fıkıh derslerimizi de dua ile açıp kapamamızı istiyor; bizzat talim buyurduğu lafızlarla Cenab-ı Hakk’a taleplerimizi seslendirirken kendisi de ellerini açıp niyazımıza “amin” diyor.

İşte bugünkü nağmemizde derse başlarken okuduğumuz o duayı ve mealini paylaşmak istiyoruz.

Muhabbetle…

Derse Başlama Duası 

اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَجِيمِ بِاسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِنَا وَرَسُولِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلَى اَلِهِ وَاَزْوَاجِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ

اَللَّهُمَّ اَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ

اَللَّهُمَّ افْتَحْ عَلَيْنَا حِكْمَتَكَ وَانْشُرْ عَلَيْنَا رَحْمَتَكَ

وَاَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ وَبِحَوْلٍ مِنْ حَوْلِكَ وَبِقَوَّةٍ مِنْ قُوَّتِكَ فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا مِنَ الْخَيْرِ

وَعَلِّمْنَا مِنْ لَدُنْكَ عِلْماً

اَللَّهُمَّ اَيِّدْنَا وَاَيِّدِ الْاِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ وَاخْذُلْ مَنْ يُرِيدُ خِذْلاَنَنَا وَخِذْلاَنَ الْمُسْلِمِينَ

اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ اَللَّهُمَّ اِلَى مَاتُحِبُّ وَتَرْضَى

وَصَلَّى اللهُ وَسَلَّمَ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ

وَعَلَى اَلِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَاَصْحَابِهِمْ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ

اَمِينَ يَا ذَاالْجَلاَلِ وَالْاِكْرَامِ

 Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden…

Allah’ın adıyla başlarım mâsivâda hiçbir tesir gücü bilmeden.. O ki Rahman, dünyada herkese/her şeye merhamet eden ve Rahim, ahirette rahmetini mü’minlere tahsis eyleyen.

Bütün sena, şükür ve övgüler Kendisine layık bulunan Âlemlerin Rabbi’ne hamd olsun.

Peygamberimiz ve seyyidimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nezihlerden nezih tertemiz ailesinin, eşlerinin ve ashabının hepsine salat u selam olsun.

Allah’ım, marifetine tam ermiş gökçek yüzlü kullarına bahşeylediğin o irfan nurlarından bizim üzerimize de bol bol yağdır.

Allah’ım bize hikmet kapılarını aç ve etrafımıza rahmet şualarını yay, hepimizi şefkatinle kuşat.

Bizi indinden bir ruhla te’yid buyur ve kuvvetlendir.. hayır olan her türlü halimizde ve her çeşit işimizde bize Kendi gücünden güç ve Kendi kuvvetinden kuvvet ver..

ve katından bir ilim öğret, ilm-i ledün ile bizi şereflendir ya Rabbi!.

Allah’ım bizi, İslam’ı ve Peygamber Efendimiz’in yolunda bulunan müslümanları te’yid buyur, güçlendir ve kuvvetlendir. Bizim perişan olmamızı ve Efendimiz’in yolunda sünnet üzere yaşayan Müslümanların hüsranını isteyen kimseleri hizlana uğrat.

Allah’ım bizi bağışla, başka değil Senin affını dileniyoruz, Senden maddî manevî sağlık ve afiyet istiyoruz, her şeyden öte ve her talebin üstünde Senin rızanı diliyoruz. Allah’ım bizi değersiz işlerin peşinde sürüklenmekten muhafaza buyur, gönüllerimizi hoşnutluğunu kazanmamıza vesile olacak tavır ve davranışlara yönlendir; sevdiğin ve razı olduğun hallere ve amellere bizi muvaffak kıl.

Allah’ım, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nebi ve mürsel kardeşlerine ve hepsinin nezih, pak ailelerine, eşlerine, ashâbına salât ve selam eyle.

Âmin ya Zelcelali ve’l-ikram…

 

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

Giving Dues to One’s Position

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: God Almighty reveals that the wives of the noble Prophet are not like any other women, and that they must be much more careful in their behaviors. What lessons should people today draw from this divine message?

Answer: The verses you refer to are from the Surah al-Ahzab in the Qur’an:

O wives of the Prophet! You are not like any of the other women, provided that you keep from disobedience to God in reverence for Him and piety (and, therefore, act with awareness of your special status). So (even more than other believing women) do not be complaisant in your speech (when addressing men), lest he in whose heart is a disease should be moved to desire, but speak in an honorable way.

And (prefer to) remain in your homes (unless there is a need. If you do go out for a need) do not go out flaunting your charms as (women used to do) in the former times of Ignorance. And establish the Prayer in conformity with its conditions, and pay the Prescribed Purifying Alms, and obey God and His Messenger (in whatever they command). God only wills to remove from you, O members of the (Prophet’s) household, all that may be loathsome, and to purify you to the utmost of purity. Keep in mind and study what is recited in your homes of God’s Revelations and the Wisdom (which especially includes the Sunnah of His Messenger). Surely God is All-Subtle (penetrating down into the innermost part of people’s heart and mind), All-Aware” (al-Ahzab 33:32–34).

Subjective Responsibility according to a Person’s Position

With these verses, God Almighty provides people with signposts so that they can give dues to their honorable position. Wives of the beloved Prophet lived in an atmosphere where divine messages poured on them like a heavenly shower. They had the honor of always being in company of the Messenger of God, peace and blessing be upon him. This is a blessing worth giving worlds in return. Considering the perspective of Imam al-Maturidi, we can also say that as God Almighty knew with His eternal knowledge the mission they would carry out, He honored them with this address from the very beginning and reminded them of how sensitively they must act, guiding them to a “subjective responsibility” of a higher level.

At the beginning of the verse God reminded them that they were not the same as ordinary women. If they had been, then God Almighty would not grant them this honor. The Messenger of God, peace and blessings be upon him, chose all of his wives from among people who made serious sacrifices for the sake of God, who left their homes for this cause, and dedicated their souls to the path of the noble Prophet. So, God Almighty granted special favors to those noble souls who proved their eligibility, and honored them by joining the family of His Messenger.

Special Status Requires Utmost Piety

After reminding them of the significance of their special position, God required them to give their dues and commanded, “Keep from disobedience to God in reverence for Him and piety (and, therefore, act with awareness of your special status). So (even more than other believing women) do not be complaisant in your speech (when addressing men), lest he in whose heart is a disease should be moved to desire, but speak in an honorable way.”

The first point emphasized here is taqwa (piety, or fear of God). If we consider the meaning of taqwa in all its immensity, it includes being sensitive at living in compliance with the commands of God, refraining from anything unclear whether it is allowed by religion or not, and even refraining from certain—possibly allowed—things with the same consideration. In addition to observing the rules of religion, the meaning of taqwa includes discerning the laws made prevalent in the universe and acting with due sensibility.

After reminding them of their need to live within a frame of taqwa, they were then warned of being careful at talking to others and not letting their voice reflect feminine charm. Since not everybody has the same level, there can be people with a moral weakness in their hearts. Nevertheless, before these verses were revealed, someone even said, “When the beloved Prophet passes away, I may marry such and such a woman.” However, such feelings and thoughts were eliminated from the beginning when it was revealed that the wives of the noble Prophet are mothers of all believers and that marrying them was forever forbidden: “It is not for you to cause hurt to God’s Messenger, as it is unlawful for you ever to marry his widows after him” (al-Ahzab 33:53).

So the wives of the noble Prophet were warned about being serious and measured in order not to attract those with a weakness in their hearts. The same verse commanded that they would speak to strangers from behind a curtain: “When you ask something of them (his wives), ask them from behind a screen. Your doing so is purer for your hearts and for their hearts.” Particularly, mothers of believers such as Aisha, Hafsa, and Umm Salama conveyed the encyclopedic religious knowledge they had received from the noble Messenger of God, peace and blessing be upon him, to women and men from all over the world. As they carried out this exalted duty, they spoke from behind a screen when they addressed men. Even then, they acted with utmost sensitivity and followed the Qur’anic command to the point. They spoke in the same serious and dignified manner as a judge does in the courtroom.

By stating in the next verse: “And (prefer to) remain in your homes (unless there is a need. If you do go out for a need) do not go out flaunting your charms as (women used to do) in the former times of Ignorance,” God Almighty warned them against going out dressed in a tempting fashion and acting in a lighthearted manner, as women of the Age of Ignorance did. At this point, one may ask the following question: The people in question are the wives of the noble Prophet, who were already ordered to talk to strangers behind a screen, not talk in a lovely manner, and marry those who are eternally forbidden to others and who are the mothers of believers. Then is it ever possible for believers to bear certain negative feelings and thoughts about their mothers deserving so much respect?

In my opinion, there are two points we really need to recognize here: It is always possible for the latent evil inclinations in human nature to manifest themselves, like a scorpion preparing to sting. The slightest inclination of this kind about the wives of the beloved Prophet is a dangerous situation that can ruin a person’s eternal life. For this reason, the divine decree is meant for preventing even the slightest of these feelings before they appear.

If these matters are so delicate concerning the pure wives of the noble Prophet, who are the mothers of believers, it is better understood how careful other people need to be in relation to the opposite gender. In other words, even though the prime addressees of the verses are the wives of Prophet Muhammad, peace and blessings be upon him, these verses essentially give a message to all believing women in the person of those blessed mothers.

Inner Purity besides the Outer One

The verses above teach believing women the essential logic of modest dress. Limiting the issue to a dress code will be a deficient perspective; the issue at hand is an entire code of manners. Accordingly, a Muslim woman outside the home should not accentuate her feminine qualities but mind her manners very carefully, even adjusting the tone of her voice. In the same way, it is not approved of Muslim women to wear ornamented clothes or put on noticeable perfume since these can make them attractive to others. Even if heedless behaviors of this kind evoke dangerous feelings in only five percent of men, the Qur’anic measures on this matter definitely need to be observed. In addition to being covered, inward purity should also be observed; manners and behaviors presented must call for respect toward women. In other words, one who sees a Muslim woman should find an exemplary lady with her modest dress and manners, wishing to be included in the prayers of that pious person.

On the other hand, when the words chosen by the Qur’an are considered by their characteristics, the following meaning can be drawn from the warning to the noble Prophet’s wives: Some people are brought to certain positions not because of their merit but as an extra blessing of God Almighty on them. As it is expressed in The Words, while others take the path to the left, they suddenly take another path after receiving a sign. And then they are showered with divine favors and benisons. Bediüzzaman calls these extra blessings “the blessings and bounties that God compels humanity,” since our free will does not play a direct role behind those favors. However, from the perspective of the Maturidi school of thought again, we can say that God Almighty takes individuals’ free will into consideration as a minor factor and grants such favors with respect to the future deeds of the people concerned. However, those who are honored with such favors need to humbly view the matter as a pure blessing beyond what they deserve, and then express their gratitude practically by giving dues to that blessing.

The Danger of Falling

As every favorable position is a bestowal, there are responsibilities due and that need to be carried out. As a principle, Divine punishment for ingratitude is proportional to the blessings granted. If someone allowed into a royal chamber does not appreciate this great honor and disregards the requisite etiquette, then that person will be ejected. It is for this reason that Bediüzzaman warns (in “The Twenty-First Gleam”) that one who destroys sincerity and falls from the pinnacle of friendship may possibly fall to the bottom of a very deep pit, not just on even ground. Relatively speaking, if those who are honored with a position to serve for the sake of God today do not appreciate this divine favor and act apathetically, they might receive Divine admonitions. Nevertheless, Bediüzzaman relates, by permission, examples of what he terms as “slaps of goodwill” as experienced by some of his students. As for the troubles he personally went through, he humbly interpreted them as a Divine admonition for taking his service in the way of the Qur’an as a means of spiritual and material progress. When his life is considered from the beginning to the end, it appears that he lived with utmost sensitivity. Nevertheless, he was a person who sincerely said, “If I see the faith of my people secured, I gladly accept burning in the flames of Hell,” and therefore it is unthinkable for his modest self-reproach to be true. Then you, as volunteers serving for the sake of God, can take his remarks as a guide’s words of wisdom showing the proper approach toward matters you need to consider, and thus apply these words to your own lives. That is, in a way, he guides your inner voice and virtually gives a warning: “Take heed! The position and bestowals you are granted are different. You are the earthly inheritors walking on the path of the beloved Prophet. If you take your serving humanity for the sake of God as a means of attaining spiritual or material benefits, worldly status, receiving due praise for distinguishing oneself, and to be treated as a respected figure, then you receive a ‘slap’ of admonition. Then, know the value of your position and act accordingly!”

This text is the translation of “Konumun Hakkı

108. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 41:00 dakikalık görüntülü ve 4 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: En Büyük Hüsran

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son görüntülü sohbetinde şu suali cevaplıyor:

“Kehf Sûresi’nin sonunda, dünya hayatında çok iyi işler yaptıklarını sanan bazı mağrurların âhirette en büyük ziyana uğrayan kimseler olacağından bahsediliyor. Burada sâlih bir dairede bulunuyor görünen ve hep sâlih ameller işlediğini zanneden ama ötede en ziyade hüsrâna düşen talihsizlerden olmamak için davranışlarımızda ve hizmetlerimizde öncelikle hangi hususlara dikkat etmeliyiz?”

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Konumun Hakkı

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

“Cenab-ı Hak, peygamber hanımlarına, onların diğer kadınlar gibi olmadığını, dolayısıyla onların hal, hareket ve tavırlarında çok daha dikkatli olmaları gerektiğini ifade buyuruyor. Bu ilahî beyanın, günümüz insanlarına verdiği mesajlar nelerdir?”

sorusuna cevap veriyor.

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

 

106. Nağme: “Babacığım!..” Hitabındaki Üslup Dersi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersimize ait bu 06:30 dakikalık ses kaydında aşağıda mealleri verilen ayetlerle alâkalı bazı nükteleri bulacaksınız:

Meryem Sûresi’nin 42-45. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

Hazreti İbrahim babasına şöyle seslendi: “Babacığım, niçin işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bu putlara tapıyorsun? Babacığım, sana ulaşmayan bir ilim geldi bana, ne olur bana tâbi ol da seni dümdüz bir yola çıkarayım. Babacığım, sakın şeytana ibadet etme! Çünkü şeytan Rahman’a isyan içindedir. Babacığım, bu gidişle o Rahman’dan bile bir azabın gelip sana dokunacağından ve senin şeytana hemdem olacağından ciddî endişe içindeyim.”

105. Nağme: Hazreti Yahya ve Hamilelikte Hurma

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersimize ait bu 05:24 dakikalık ses kaydında şu soruların cevaplarını ve aşağıda mealleri verilen ayetlerle alâkalı bazı nükteleri bulacaksınız:

İsmi Allah tarafından konulan Hazreti Yahya’nın hususiyetleri nelerdi?

“Hasûr” ne demektir; iffet ne zaman gerçek iffet olur?

Hazreti Meryem’in hamileliği esnasında hurma ile rızıklandırılmasının verdiği mesajlar neler olabilir?

Doğum esnasında uzak bir yere çekilme, su ve hurmanın ne türlü tesirleri söz konusu olabilir?

Meryem Sûresi’nin 7. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Zekeriyya! Biz, sana adı Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce, kimseyi ona adaş yapmadık (Bu adı alan olmadı).”

Meryem Sûresi’nin 22-25. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Sonra çocuğuna hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi. Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. ‘Ay!’ dedi, ‘n’olaydım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ Derken, ona aşağıdan şöyle seslendi: Sakın üzülme! Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün.”

104. Nağme: Çocuk İsteği ve Hırs

Herkul | | HERKUL NAGME

Meryem Sûresi’nin 3-6. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“O Rab­bi­ne giz­li­ce ses­le­nip şöy­le ni­yaz et­miş­ti:  “Ya Rab­bî, iyi­ce yaş­lan­dım, ke­mik­le­rim za­yıf­la­dı, eri­di, ba­şım­da­ki saç­la­rım ağar­dı, be­yaz alev­ler gi­bi tu­tuş­tu. Ya Rab­bî, Sa­na her ne için yal­var­dıy­sam, as­la mah­rum kal­ma­dım. Doğ­ru­su ben ar­kam­dan ye­ri­me ge­çe­cek ak­ra­bam­dan ötü­rü en­di­şe­li­yim. Eşim de kı­sır! Ba­na lütf-u ke­re­min­den öy­le bir vâ­ris na­sib et ki ba­na da, Yâ­kub ha­ne­da­nı­na da vâ­ris ol­sun. Onu, ra­zı ola­ca­ğın bir in­san ey­le ya Rab­bî!” 

Sabahki tefsir dersimize ait bu 10 dakikalık ses kaydında şu soruların cevaplarını ve meali verilen ayetle alâkalı bazı nükteleri bulacaksınız:

Hazreti Zekeriyya’nın çocuk talebini gizlice dile getirmesinde hangi mülahazalar söz konusudur?

Allah Teâlâ’nın mukarrebîn ile muamelesi nasıldır?

Evlilik, çocuk, iş ve dünyalık bir meta peşine hırsla düşen her insan bunlarla imtihan olur mu?

Hangi hususlarda hırs gösterilebilir?

Mü’min, içinde daima kaynayıp durması gereken kavga gücünü nerede kullanmalı?

 

Disputes over Inheritance

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: One of the gravest social problems of our time is disputes over inheritance. It is seen that sharing inheritance causes disputes and bitter feelings between family members. What is the correct attitude that becomes a believer at sharing inheritance?

Answer: Islam is a system of values, which sets guidelines for a person’s otherworldly life and makes worldly life run in an orderly fashion. Therefore, as in every other issue, the attitude that becomes a believer is acting in compliance with the principles of religion by taking good pleasure of God as a basis and consenting to the share decreed by religion.

Sacrifice and Objectivity

One can make voluntary sacrifices and leave their share to other inheritors who are not as prosperous as them. However, this is a matter to be personally decided by the rightful inheritor. If such voluntary sacrifice is not made, what befalls on other inheritors is to respect everybody’s rights, as decreed by religion.

I would like to refer to a Sufi approach here in order to clarify the situation of inheritors, showing the different levels of attitude according to one’s depth in faith: some people act upon basic religious requirements (shariʿa), some act upon Sufi manners (tariqa), and those who awakened to the truths of faith act upon profound wisdom (haqiqa). In the first understanding: “that belongs to you, and this belongs to me.” In the second, one is ready to share everything: “this both belongs to you and me.” In the third: “this neither belongs to you nor me.” In other words, God is the true owner of everything and mortals are actually nothing more than seeming owners. Now, the basic principles are objective and count for all people. Rights of inheritors are explained by Islamic jurisprudence in detail, under the topic of faraiz (obligatory acts). Therefore, everybody should consent to their share, as explicitly decreed by religion. To reiterate, making sacrifices for the benefit of poorer relatives is encouraged. For example, if they tell me that my father left me some property, I may easily renounce my right of the inheritance since transitory worldly wealth does not deserve so much concern while we are supposed to be concerned about the Hereafter to come. Imposing this attitude on others by overgeneralizing the idea, without their voluntary choice, is an unrealistic expectation that goes against human nature. Such demands naturally cause tension between people. For this reason, decrees of religion are the objective basis. 

Disputes between People without Fear of God

As for contemporary disputes of inheritance in our time, in my opinion, the real problem lies with the excessive love for worldly goods and money and the subsequent mentality of, “O Lord of all, let me get it all.” In fact, a person’s calling God “Lord of all,” but wishing to “get it all,” in a selfish way that implies opposing the Lord, is incompatible with the thought of respect for God and righteousness. This consideration stems from greed for wealth and worldliness. However, such passions and fancies are in inverse proportion to religious thought, feelings, and a consciousness of being called to account by God. In other words, having weak faith, taking this world as everlasting, and unending desires lie at the root of these problems. Therefore, the only factor to bring the entirety of such negative feelings under control is consenting to the relevant decrees of religion and believing that this world is transitory. There are numerous pieces of poetry on the transience of this world, celebrated in folk wisdom:

Behold through the eyes of wisdom, this world is but a guesthouse;
No soul stays there for good, what a strange abode it is.
The share of a king and subject alike, is nothing but a plain shroud.
Heavens, who fall for its vanity, don’t they deserve to be called mad?

Given that this is the true face of the world, I see no point in fighting over worldly goods. However, as there is an excessive greed in human nature for worldly possessions, such problems can always arise if not brought under control with the Divine teaching. Nevertheless, one of the ten most illustrious Companions of the Prophet, Abu Ubayda ibn al-Jarrah brought abundant goods from Bahrain and some of the Companions waited for a share. The noble Prophet swore by God and stated that he was not concerned about them being poor, but enjoying prosperity as earlier peoples did and then engaging in jealous rivalry, which would bring them to destruction.

Negative feelings like love of status, greed for profits, passion for worldly goods, and jealousy are like deadly viruses, not for the body but for the soul. However, what makes a person truly human is not the body but the soul. When the soul dies, as pointed out by the Qur’an, a person falls to the level of an animal, or even lower.

Deviation from Lofty Values and Insatiable Greed

Unfortunately, when people lose their values, they run after things of no true worth and do everything in pursuit of their worldly desires and fancies. If people do not receive a serious spiritual training and a feeling of obedience to Divine commandments is not cultivated in them, it is not possible to put a stop to such social diseases. The same factor underlies in all cases of embezzlement, greed for power, wish for destruction, and different forms of oppression. For this reason, when believers turn away from the essential spiritual dynamics to guide them, there is nothing surprising about so many troubles. As far as values taught by religion do not guide individual life, it does not solve these problems effectively any other way. Even if we were to send a secret agent after every corrupt one, they would probably become partners in crime and carry out their job in a more organized fashion. Then you would need to send new agents, with no guarantee that they will cooperate instead. As Bediüzzaman puts it, the real way to solve the problem is to leave an agent in the conscience of each person. Accordingly, if those with fear of God in their hearts lose their balance while trying to put on their shoes and step on another pair of shoes accidentally, they find the owner of those shoes and ask forgiveness for the damage they may have done, with the consciousness of being called to account by God Almighty. When people with such sensitivity sit at a dinner table, they first think whether what they are about to eat is their lawful right or not, whether there is any grain that belongs to someone else is found in it; thus, they lead an entire lifetime along such lines of spiritual discipline.

If the Stones of Charity Could Talk

I think it will be sufficient to consider the example of the charity stones in the Ottoman times, when high morals and spiritual purity were prevalent in society. As it is known, those who would give alms to the poor left the amount they donated in the cavities of those stones, and poor people only took the amount they actually needed. This saved the rich from showing off, and the poor from being humiliated. Those who gave knew—from the blessed saying of God’s Messenger—that alms given in secret extinguishes the wrath of God, as fire extinguishes water. In another hadith, as the seven classes of people who will be provided shelter by God are listed, those whose right hands give without making their left hand realize are counted among those fortunate ones. We can interpret this to mean that when one gives charity with one’s right hand not to even let the person on one’s left notice. So the act of leaving money to those stones of charity reflected this characteristic. And it shows how well they were oriented toward seeking the good pleasure of God. This fine understanding of almsgiving is at the same time a reflection of high morals established in that society, where every individual had a certain spiritual discipline. Nobody took more than the amount they needed. According to Islam, poor people can receive alms, and as far as the amount they take it does not put responsibility on them to give alms themselves. Those who acted with higher sensitivity probably took their daily need only and waited what Divine Providence would show them. Someone else would come, only to take the necessary amount to feed his children. People acting so sensitively will not steal even a single grain. Those who have belief in being called to account on Judgment Day, Paradise and Hell practically need no security forces. Think about the Messenger of God; he transformed the morally corrupt people of his time whose barbarous traditions, for instance, required burying baby girls alive if they were born before a boy, into such an exemplary society that we know no cases of theft except for one or two incidents. We witness no case of immorality except for the hearsay of two or three cases of fornication. In the same way, during the Ottoman rule that encompassed a large geographic area and included millions of people, cases of immorality were extremely few in number. It is understood that in the world made up of individuals who attained an exemplary morality through spiritual training of Islam, an entire society lived as if they had been directly connected to the Hereafter. They lived as if they were walking on a path to Paradise and took every step cautiously, in order not to slip and fall into Hell. This sensitivity made the world a more peaceful place to live. When the world virtually becomes a corridor to Paradise, it is possible to feel the delights of Paradise and the pleasure of living a way that becomes humanity. As for today, with my apologies, you cannot tell how many such cases of immorality take place everywhere. Therefore, we should never forget that until the moment believers find the values that build up their true identity, insatiable greed, disputes over inheritance, and other vices will continue to survive.

This text is the translation of “Miras Kavgaları

103. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Yeni Dönem

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Kırık Testi, Bamteli ve Herkul Nağme bölümlerimizi Ramazan’dan önce olduğu gibi belli periyotlarla yenilemeye devam ediyoruz. Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Yarından itibaren de günlük tefsir ve fıkıh derslerimizden bazı bölümler neşredeceğiz.

BAMTELİ: Ashâb-ı Kehf, Hızır ve Zülkarneyn

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde şu suali cevaplıyor:

Kehf Sûresi’ndeki kıssalar birbirinden ayrı hadiseler olarak mı ele alınmalıdır; yoksa mebdeden müntehaya bir dirilişin ya da bir medeniyetin sergüzeştine dair merhaleler şeklinde mi? Ashab-ı Kehf’in hali, Hazreti Musa’nın Hazreti Hızır’la yolculuğu, Hazreti Zülkarneyn’in seferleri ve seddi günümüz insanlarına neler ifade etmelidir?

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Miras Kavgaları

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Günümüzde toplumumuzun önemli yaralarından birisi de miras kavgalarıdır. Miras taksimi yüzünden kardeşin kardeşe düştüğü, aile içi anlaşmazlık ve küskünlüklerin ortaya çıktığı görülüyor. Miras taksiminde mümince tavır ve davranış nasıl olmalıdır?

sorusuna cevap veriyor.

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

102. Nağme: 2012 Ramazan Mukabeleleri Hatim Duası ve Bayram Sabahı Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Gözlerimiz yaşlı, gönüllerimiz buruk. Şehitlerimizin uğurlanış manzaraları yürek dağlıyor. Gaziantep’teki hain saldırıda Hakk’a yürüyen vatandaşlarımıza ve Uludere’de minibüsün devrilmesi neticesinde şehit olan Mehmetçiklerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve yakınlarına sabr-ı cemil diliyor; yaralılara acil şifalar niyaz ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi her sene hem burada teravih ve mukabelede yapılan hem de dünyanın dört bir yanında okunan ve duamıza dahil edilmesi istenen hatimler için dua yaptırıyor; kendisi de dua meclisimizi teşrif edip “amin” diyor.  Bu seneki Ramazanın sonunda yaptığımız hatim duasını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

Ayrıca, aziz Hocamız her bayram sabahı ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) için dua ettiriyor. Bazen bayram namazından önce de bir iki saat okunan dualara namaz akabindeki hulasa ile hatime veriliyor. Geçen bayram namazı sonrası yapılan duayı da ekte arz ediyoruz.

Bu duaları ve onlardan hasıl olan sevabı şehitlerimizin ruhlarına hediye eyliyoruz.

Hürmetle…

2012 Ramazan Mukabeleleri Hatim Duası:


Dosyayı indirmek için tıklayınız

***

2012 Ramazan Bayramı Duası:


Dosyayı indirmek için tıklayınız

101. Nağme: 2012 Ramazan Bayramı Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bazı değerli büyüklerimizin ve kıymetli arkadaşlarımızın talepleri üzerine istifadeye ve duaya vesile olması dileğiyle Muhterem Hocaefendi’nin huzurunda okunan Ramazan Bayramı Hutbesi’ni sesli ve yazılı olarak arz ediyoruz. Hürmetle…

 

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

 2012 Ramazan Bayramı’nda Muhterem Hocamızın Huzurunda Okunan Hutbe

الله أكبر كبيراوالحمد الله كثيرا  – وسبحان الله بكرة و أصيلا

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا.وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. وَصَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ أَكْبَرُ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

Muhterem büyüklerim, kıymetli arkadaşlarım,

Bayram, bütün bir ramazanın özünü, bereketini, neş’esini bünyesinde sıkıştırmış olarak ötelerin sihirli vâridâtıyla gelir ve bize bitiş içinde başlangıcın müjdesini verir. Böyle bir müjdenin duyulup hissedilmesi, fertten ferde, toplumdan topluma değişse de gönüllerin ramazan rengine tam boyanması ve şuurların ötelere, ötelerin de ötesine uyanması ölçüsünde bayram da daha bir nazlı gelir ve daha bir farklı idrak edilir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin şefkatini ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi..

Bayram, dünya ve ötelere ait güzelliklerin birbirine karıştığı, bütün bir Ramazan boyu değişik ibadetlerle melekleşen insanlara teveccüh ve iltifat olarak meleklerin bayramlaşan o temiz ruhlar arasında uçuşup durduğu ve her şeyin lâhutî bir güzelliğe büründüğü öyle büyülü bir gündür ki, onu tam duyup yaşayabilenler kendilerini uyanmak istemedikleri bir rüya âleminde sanırlar. Nitekim, bir hadis-i şerifte haber verildiği üzere; bayram sabahı melekler yeryüzüne inerler; sokak başlarını tutup insanlar ve cinler haricinde bütün mahlûkâtın duyabilecekleri bir seda ile “Ey ümmet-i Muhammed, şu anda ihsanlarını bol bol yağdıran ve en büyük günahları dahi yarlığayan Rabbinize koşun!” derler. Mü’minler namazgâhta toplanınca Allah azze ve celle “Vazifesini güzelce yapıp ikmal eden işçinin hakkı nedir?” diye sorar. Melekler, “Ücretini tam olarak almaktır” derler. Bunun üzerine Rahmeti Sonsuz, meleklere “Sizi şahit tutuyorum ki, Ben kullarıma Ramazandaki oruçlarının ve namazlarının sevabı olarak, kendi rızamı ve mağfiretimi verdim.” der ve şöyle buyurur: Ey kullarım, ne dilerseniz benden isteyin bugün; izzet ve celâlime yemin olsun ki, âhiretiniz hesabına biriktirmek üzere ne isterseniz mutlaka vereceğim; dünyevî taleplerinizde de hikmetle muamele edeceğim. Siz hoşnut olacağım ameller yaptınız, Ben de sizden razı oldum. Şimdi evlerinize günah ve kusurları bağışlanmış kullar olarak dönün!”

Bu açıdan bayram, mükâfat, ferah ve huzur vaktidir; saadet, neş’e ve sürûr günüdür; engin bir inşirah, aşkın bir ümit, tarifsiz bir sevinç ve en ulvî hislerle ruhlarımızı coşturmaktadır. Fakat bir taraftan da o, bir hüzün, hicran ve özlem mevsimidir; gönüllerimize âdeta keder ve tasa pompalamaktadır. Zira, İslâm dünyası olarak biz üç asırdır hiç bayram yapamadık; hep o gerçek bayramların hayaliyle yaşadık.

Bayramlarımızın bayram olduğu günlerde, yollar kıvrım kıvrım bize uğruyor; kârbânlar ülkemiz için “şedd-i rihâl” ediyordu. Krallar, tenezzühlerini bizim yamaçlarımızda ve sahillerimizde düzenliyor, servetler yol yol ülkemize akıyordu. İremler, “Tâk-ı Kisralar” kemerimizde bir toka, yüzüğümüze bir kaş olmuştu. Adaletin temsilcisi, kimsesizlerin sahibi ve denge unsuruyduk; zulümler karşısında “Yeter artık!” diyerek sesimizi yükseltip gaddarları hizaya getirebiliyor, zâlime haddini bildiriyor ve vesayetimiz altındakilere insanca yaşama imkanları sunuyorduk. Hayat düzenimiz, içtimaî ahengimiz, maddî refahımız, huzurumuz, itminanımız ve ümitlerimizle “güneş devletleri”ni, “ütopyaları”, “el-Medinetü’l-Fâzılaları” bir menşurdan geçirir gibi özleştirmiş, hayalde varlık cilvesi göstermeye muvaffak olmuştuk. Sonra “kâbus-u hûn” bir korkunç dev, su menbâmıza oturdu, bağ ve bostanımızı kuruttu. Bir umumî yıkılış ve dökülüş başladı. Burçlar çöktü, surlar yıkıldı, göller kurudu, yollar perişan oldu. Atlastan cepkenli yiğit akıncının bir tepeye gömülüp üstünün taşlarla örtülmesinden bu yana biz bayrama hasret kaldık. Ağlamak kaderimiz oldu.

Azıcık vicdanı bulunan, mezarlara perde gerip arkasında zevk edemez ki!. Cenaze evinde düğün alayı olmaz ki!. Musallanın başında gülüp oynamak, değil Müslümana, herhangi bir insana yakışmaz ki!..

Şefkat Peygamberi, bir bayram günü, ağlayan tek bir yetimin yüzünü güldüreceği ana kadar bayram yapamamıştı. Oysa bugün koskoca bir ümmet adeta öksüz ve yetim.

İslâm’ın yüzünün akı Selçuklu atabeylerinden Nureddin Zengi, Kudüs-i Şerif’in Müslümanlar tarafından istirdadından tam 25 sene önce Mescid-i Aksâ’nın ölçülerine uygun bir minber yaptırmış ve hep onu yerine yerleştireceği günün hayaliyle yaşamıştı. Orada Ezan-ı Muhammedî yeniden yükseleceği ana kadar bayram etmemeye yeminli gibiydi. O minberi kendisinden emanet alan Şarkın şanlı sultanı Selahaddin Eyyubî emaneti yerine tevdi edeceği güne değin hiç gülmemiş; bir ev edinmesini söyleyenlere “Allah’ın evinin boynunda zincir varken Selahaddin’e ev mi olur!” cevabını vermişti. Halbuki, bugün yalnızca bir mescid değil binlerce mabed ruh-i revân-ı Muhammedi’ye hasret ve sadece bir belde değil, bütünüyle İslam coğrafyası sanki zindan-ı esaret..

Sultan Birinci Abdülhamid Han, Hotin ve Özi’deki Müslümanların katliama maruz kaldıkları ve Özi kalesinin düştüğü haberini alınca, “Ahh Özi!” diye inlemiş; kederinden o anda beyin kanaması geçirmiş; bir kalenin düşman eline geçişinin ve 25 bin müslümanın şehit edilişinin ızdırabına dayanamayıp rıhlet-i dâr-ı beka eylemişti. Allah aşkına, günümüzde Müslümanların düşmeyen kalesi kaldı mı? Mü’minlerin zulme uğramadıkları bir yer var mı?

Öyleyse, hangi bayram sevince gark edebilir inananları!.. Nasıl bir vicdan doyasıya yaşar sevinç, neş’e ve inşirahı!..

Yanı başımızda  Suriye.. ötede Myanmar.. bütün yeryüzünde zulüm, kan ve gözyaşı var!.. Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda cehalet, iftirak, fakr u zaruret diz boyu.. Ümmet-i Muhammed perişan, derbeder; İslam’ın bembeyaz çehresine zift atılmış, zulmet kopkoyu.

Her yanda yürekler tıpkı kamış kalemler gibi cızır cızır.. ve cızırdayan bu kalemler, kan rengindeki mürekkepleriyle tarihin en kirli sayfalarından birine ne utandıran notlar düşüyor: Ezenler kan kokusu almış köpekbalıkları gibi av peşinde; her gördüğüne saldırıyor ve herkese diş gösteriyor. Mazlumlar-mağdurlar ise, sürekli şaşkınlık içinde ve beyhude eforların yorgunu.. dört bir yandan gelip ruhlara çarpan acı haberlerle yığınlar sürekli tedirginlik içinde..

Nebî ifadesiyle, gerçek mü’minler sevgide, merhamette, şefkatte, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde kavî bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, müteellim olur, sevinçlerini de paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar. Mümin olmak bunları gerektirirken ve çeşit çeşit mağduriyetlerin, mazlumiyetlerin ağındaki insanlar nazarlarını dikmiş melûl, mahzun ve mükedder yüzümüze bakarken nasıl ferah duyup bayram yapabiliriz ki!.. Hele şehit cenazeleriyle her gün yürekler dağlanırken ve “Beni testereyle ortadan biçsinler, ikiye bölsünler; fakat, ülkemin bir karış toprağına dokunmasınlar!” düşüncesiyle canı gırtlağında yaşayanları ağlatan manzara ortadayken biz nasıl sevinçle dolalım ki!.

Gözümüzün önünde cereyan eden bunca trajediyi görmezlikten gelemeyiz. Bunca fâcia ve bunca mezâlimi görmemek için sağır, kör ve kalbsiz olmak iktiza eder. Görüp duyuyorsak “adam sende!” diyemeyiz. Diyorsak, aman Allah’ım, bu ne büyük gaflet, ne derin uykudur ki, İsrâfîl’in sûru gibi tarrakalar dahi uyarmıyor?

Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara emanet. Her yerde pusuya yatmış din düşmanları, dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor. Bir kısım densizler ise, insanların diyanet hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor.

Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre… Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur âbidesi gibiyiz.

Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyoruz. İnsanlar birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikâhı Allah’ın buğz ettiği talâka emanet, nefsanî duygularımız yeni iftirak cepheleri oluşturma peşinde ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz. Öyle ki, onca dert ve ızdırapla kıvrandığımız halde, sanki en büyük mesele oymuş gibi, aylarca öncesinden devletin zirvesini kimin tutacağı dedikodularıyla vakit tüketiyor, hatta en küçük bir memuriyeti kapma yolunda sen ben kavgalarına girişiyoruz.

Hizmet dairesinde küçük büyük bir yer tutan arkadaş!. Hususî planda sana bana gelince; Allah Teâla senden benden bütün mazeretleri de aldı. Artık, duymadık diyemeyiz, sözlerin en güzellerini, nasihatlerin en tesirlilerini dinledik. Görmediğimizi iddia edemeyiz, yaşantısıyla “mücessem İslam” olmuş büyüklerimizin hayatlarını müşahede ettik; derdi de ızdırabı da mukaddes hafakanı da onların temsillerinde gördük. Belki kendimiz tadamadık ama havf u recayı, yakaza ve temkini, likâ iştiyakını ve vuslata karşı sabrı iliklerine kadar hisseden başyücelere şahid olduk. Şayet istidatlı gönüller, bizim salonunda yaşadığımız dairelerin sadece kapısına ulaşsalardı, iştiyakla coşar ve bu yola ruhlarını adarlardı. Heyhat, biz vefalı davranamadık, bir türlü samimî olamadık, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizdik, durduğumuz yerin hakkını veremedik ve mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemedik. O halde bayram neşvesini nasıl tadalım, kalbimizde o inşirahı nasıl duyalım ki!

Muhterem Müslümanlar!

Hassas gönüllere sakîl gelmesinden korktuğum bu cümlelerden sonra, her şeye rağmen bayramı bayram olarak duyabilmemiz için biri ferdî biri de içtimaî iki ümit vesilemizin ve inşirah menbâmızın bulunduğunu hatırlatmak istiyorum:

Kâmil mü’minler olduğumuzu iddia edemeyiz; fakat, Hak ve hakikat namına hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Belki olmamız gerektiği gibi olamadık ama olduğumuza da çok şükür. Ya O’nu hiç tanımasaydık, ya O’nun nurundan büsbütün mahrum kalsaydık!

Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd’in şehid olması üzerine çok üzülmüş, gece gündüz gözyaşı döküyordu; “Ahh Zeydim!.. Sabâ yeli estikçe senin kokunu alıyorum.” diyerek hüzünle ağlıyordu. Bir gün şâir Mütemmim bin Nüveyre onu ziyârete gelmişti. Onun kardeşi Mâlik de aynı savaşta yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüştü. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmim, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e yuvarlandı. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım” demişti.

Evet, bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını verememiş olsak da safımız belli ve hep yollardayız. Allah’tan başkasına Rab demedik; sadece hislerimizle de olsa, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan başkasını gerçek sevgili bilmedik. İman ile, ihtisapla karşıladığımız Ramazanın o ışıktan, renkten, sesten şivesiyle bir kez daha vuslat yaşadık; ezanları, sahurları, iftarları ve teravihleriyle Kutlu aydan nasibimizi aldık, Müslüman olmanın lezzetini iliklerimize kadar tattık… Ne kadar bahtiyarız!

Hele bir de vuslat çağına girdiğimiz hülyalarına kapılarak “eşref saat” beklentisiyle nefes alıp verdiğimiz, Medîne’nin peçesinin aralandığını, Ravza’nın perdesinin açıldığını, Şefkat Peygamberi’nin bayram meclislerine baktığını ve hatta ziyaretiyle asrın gariplerini sevindirip “Artık siz ne yetim ne de sahipsizsiniz, sizin sahibiniz benim” dediğini hayal ettiğimiz şu dakikalarda sûr sesi almış gibi dirildiğimizi hissediyor ve kendimizi O’nun anne kucağından daha sıcak bağrına atmak için sabırsızlanıyoruz.

Nasıl olmasın ki! Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bayramlık elbiseler giymiş çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını görmüştü. Onların yanından geçerken, yırtık elbiseli bir çocuğun kenarda oturup diğerlerini hüzünle seyrettiğine şahit olmuştu. Rahmet Peygamberi hemen onun yanına varmış; halini hatrını sorup gönlünü almak istemişti. Çocuk, babasının cihad meydanında şehit olduğunu söylerken ve kimsesizliğinden dert yanarken iyice gözyaşlarına boğulmuş ağlıyordu. Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtu vesselam) Efendimiz, çocuğun ellerinden şefkatle tutmuş, saçlarını sevgiyle okşamış; “Yavrum, Allah Rasûlü baban, Âişe annen, Fatıma ablan, Hasan ile Hüseyin de kardeşlerin olsun, ister misin?” demişti. Sonra da onu alıp hane-i saadetlerine götürmüş, yedirmiş içirmiş ve güzelce giydirmişti. Dahası “İsmim Büceyr” diyen bu yetime “Artık senin adın Beşir olsun” buyurmuş ve adeta ona yeni bir doğum yaşatmıştı. Beşir, oynayan çocukların yanına döndüğünde artık gülüyor ve bayram ediyordu.

İşte Şefkat Peygamberinin sımsıcak iklimine kendimizi salacağımız böyle bir bayramın hayalini kuruyor, mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz hicranlı günlerden sonra bizim kimsesizliğimizi de bitireceği ümidiyle bir yetim edasıyla boynumuzu büküp ona sesleniyoruz: Ya Rasûlallah! Yıllar var ki, Sana kırık-dökük beyanlarımızla davetiyeler çıkarıyor, arz-ı hâl edip yalvarıyor ve gönüllerimize taht kurup bizlere “Bendelerim!” diyeceğin ânı bekliyoruz. Hatta zaman zaman, on dört asır öteden lütfedip gönderdiğin “Kardeşlerim” iltifatına itimat ederek, kapımızın önünde duyduğumuz her ayak sesine “Bu O’dur!” diyor; mevlid okuyanların “Geldi bir akkuş kanadıyla revân” der demez ayağa kalkıp el bağlayarak senin doğumunu ayakta karşıladıkları gibi, hemen kıyam edip el pençe divan duruyoruz. Güllerin minik minik tomurcuğa durduğu, lalelerin gizli gizli tebessüm kesip yolunu gözlemeye koyulduğu, teşrifini bekleyenlerin “Talea’l-bedru aleynâ – Üzerimize Ay doğdu…” diyecekleri eşref-i saatin yaklaştığı şu dakikalarda, hasret ve hicranla yanan ruhlarımızı daha fazla bekletme gel! Gel de biz de bayram edelim!.

Aziz Müminler,

Cenab-ı Hak, “Hiç şüphesiz o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz!” buyurmuştur. Bu ayetle kibriya ve azametini vurgulamasının yanı sıra, bazı icraâtına sebepleri vesile kıldığını da ima eden Rabbimiz, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, onu korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vâkıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, Kur’an’ın korunması, sadece Mushaf’ın ve lafızlarının korunmasından ibaret değildir; onun manası, muhtevası ve mesajları da hıfz-ı ilahî altındadır. Bu itibarla da, kıyâmetin kopacağı vakte kadar bu ümmetin içinde hidâyet üzere bulunan ve hakka sımsıkı sarılmış olan bir kesim her zaman var olacak; Allah’ın inayetiyle, sebepler planında O’nun dinini muhafazaya memur bulunacaktır.

Nitekim, son devirde beklenmedik bir şey oldu. Üç asırlık bir geceden, tayfunlu bir kıştan sonra inananların kefeni gömlek yaptıklarına, bir kere daha ölüm çukurundan kurtulduklarına ve bir kez daha tipiden-borandan yakayı sıyırıp bahara yürüdüklerine dair emareler zuhur etti. Asırlardır seması yağmur yağdırmayan, yeri ot bitirmeyen, er oğlu er vermeyen bir dünyada adanmış ruhlar boy gösterdi. Mevla-yı Müteal’in, rahmet yağmurlarıyla ve dertlilerin gözyaşlarıyla suladığı tohumlar canlanmaya, rüşeymler başını topraktan çıkarmaya ve dünyanın her yanında renk renk çiçekler gamzeler çakmaya başladı. Artık bugün bir kısım tipi-boranla beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültülerinin yanında diriliş neşideleri, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarının ötesinde ümit nağmeleri duyuluyor.

Onca zaman sonra rahmet yağmuru ve şefkat esintileriyle meydana gelen yeşillikleri Allah kurutur zannediyor musunuz? Mevla, pırıl pırıl gençlerin, onları yetiştirmek için kendinden geçmiş hizmet erlerinin köküne kibrit suyu dökülmesine izin verir zannediyor musunuz? Rahmeti Sonsuz, tütmeye başlamış ümit ocaklarımızın söndürülmesine müsaade eder ve ümitle şahlanmış gönüllerimize inkisar yaşatır zannediyor musunuz? Böyle bir zan, Allah’ı hakkıyla tanımamış olmanın neticesidir. Hayır, şu anda yeryüzü, tekmîl yağmur duâsına hazırlanmış gibi, urbalar alt-üst olmuş, eller aşağıya doğru çevrilmiş.. gözler ümitle açılıp kapanıyor ve yanık sîneler, güftesiz besteler mırıldanıyor… yeryüzünü şefkatle seyreden rûhânîlerin gözleri damla damla.. bilfarz, bulutların suyu tükense bile, sebepler ötesi âlemlerden gelecek rahmet meltemleri, yeryüzünü Cennetlere çevirecek ve her şey gibi bizim de hasret ateşlerimizi söndürecek keyfiyette.

İctimaî coğrafya sürpriz doğuşlar arefesinde ve gelecek, yeni bir doğuma hamiledir. Müjdesi verildiği üzere, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek sadâ Hakk’ın sadâsı, Kur’an’ın sesi ve sahib-i Kur’an’ın nidası olacaktır. Yeryüzünde iman, huzur ve itminân son bir kere daha dalgalanacak.. ve hemen herkes, fıtrat ve düşünce dünyasının müsaade ettiği ölçüde bu yeni esintiden mutlaka istifade edecektir.

Evet, bükülen beller, nevmîd olan gönüller ve yaşaran gözlere Rasûl-ü Ekrem müjde veriyor ve buyuruyor ki:

 لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لاَ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ

“Ümmetimden bir bölük her zaman hak üzerine kâim ve sâbit olacak; başkalarının kendilerini yüzüstü bırakmaları onlara asla zarar vermeyecek ve onları hiç sarsmayacak; onlar, Allah’ın emri gelinceye, kıyâmet kopuncaya kadar bildikleri yolda istikamet üzere devam edecekler ve hallerini bozmayacaklar.”

Öyleyse, bize düşen; âidiyet mülahazasına girmeden muhtelif meşrepler içinde mevcudiyetlerine inandığımız bu insanlardan biri olmaya çalışmaktır. Zira, bu mücahede yiğitleri, Kur’an hâdimleri, tebliğ gönüllüleri ve temsil erleri arasında bulunduğumuz sürece hem kendimiz sağlam bir kulpa tutunmuş olacağız hem de dünyanın dört bir yanına saçacağımız tohumlar, Allah’ın inayetiyle bir gün mutlaka hayata yürüyecek; hattâ çürüyüp gittiğini zannettiklerimiz bile, mevsimi gelince yediveren, yetmişveren başaklar gibi salınıp kendi talihlerinin bestelerini mırıldanacaklar.

Muhterem Mü’minler,

Bayramlar, topluca sevinme günleri olduğu kadar da hep beraber düşünme, içtimaî murakabe günleridir. Bayramın bir şiarı “musâhabe” (bir araya gelip tatlı tatlı sohbet etme) olsa da, aynı zamanda onun en büyük bayramı hatırlatan bir “muhâsebe” yanı vardır. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bayram hutbelerinde Ashab’ının nazarlarını asıl bayrama çevirmiş; mehafetullahı anlatıp Allah’a itaate teşvik etmiş; ölümü, ahireti, cenneti, cehennemi hatırlatmıştır.

Evet, ömrü Ramazan olanın ahireti bayram olur. Hayatını hem kendini hem de başkalarını imar yolunda değerlendirenler, son anlarında çağrıların en güzeliyle Cennet’e davet edilirler. Ölüm bayramdır onlar için:

يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعِۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي

Ey gönlü itmi’nana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine! Haydi sen de katıl has kullarıma ve gir cennetime!” (Fecr, 89/27-30)

Kabrin, berzahın, mahşerin felaketlerinden hıfz-ı ilahî ile kurtulan, yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr akıtılan mü’minler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş’e çığlıkları atar ve şükranla iki büklüm olurlar. O an daha farklı bir bayramdır:

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَۤاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَۤا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ

“Kitabı sağdan verilen şöyle der: ‘İşte alın, okuyun bu kitabımı, bakın amel defterime! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum’ Ve artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun dibine) kadar yaklaşmış cennettedir. Böylelerine şu şekilde nida edilir: “(Kullarım, ben çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna benim için katlanıyordunuz.) O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için!” (Hâkka, 69/19-24)

Hele amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür: Bunlara nâil olmak bambaşka bir bayramdır:

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ أُولٰۤئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“İyi ve güzel davranışlarda bulunan ihsan ehline en güzel mükâfat Cennet.. ve daha da fazlası olarak, Allah’ın cemalini rü’yet.. Onların yüzlerine ne bir leke bulaşır, ne de bir zillet! Onlar ashab-ı Cennet, hep orada muhalled” (Yunus, 10/26)

Nihayet, keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etme devletine erenler, Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklar; gayri sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu duyacak, O’nun varlığının ziyasına bağlanacak ve pâr pâr parlamaya başlayacaklar. İşte, bu tarife gelmez bahtiyarlık da tasavvurları aşkın bir bayramdır.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“O gün nice yüzler ışıl ışıl ışıldar ve Rabbi’ne bakar.” (Kıyâme, 75, 22-23)

Bütün bu mazhariyetlerin ötesinde ya da beraberinde bir de “Rıdvan” iltifatı müjdelenmektedir ki, belki de en büyük bayram onunla olacak. İşte içinde bulunduğumuz şu an, bütün o muhteşem bayramların küçük bir misali. Buradaki bayramları şükre ve zikrullaha vesile kılanlar, vicdanında imanın zevkine uyananlar, İslamî heyecanını hayatının sonuna kadar koruyanlar ve o büyük saadete erene dek sadece imar ve ıslah için yaşayanlar, hâsılı bir ömür kulluk orucuna devam edip Hazreti Azrail’in “gel” demesini iftar vakti sayanlar peşi peşine o harika bayramlara da kavuşacaklar.

 

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ…

{ وقل الحمد لله الذي لم يتخذ ولدا ولم يكن له شريك في الملك ولم يكن له ولي من الذل وكبره تكبيرا}

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

(Hutbeyi yazan ve okuyan: Osman Şimşek)

Considerations of Eid

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What are your recommendations to thoroughly feel the blessings of Eid, the holy days of rejoice, and benefit from them in compliance with religious commandments?

Answer: In Islam, every form of worship or issue bears a special meaning of its own. Feeling this meaning profoundly depends first on a person’s faith and subsequently on his efforts of renewal by making efficient use of willpower against the human tendency to take blessings for granted. Those who can constantly renew themselves with respect to their belief and thoughts can feel everything afresh. In other words, feeling something anew depends of keeping pure. As in the Divine command, “If He so wills (for the fulfillment of His purpose in creation), He can put you away and bring another generation” (Ibrahim 14:19), God Almighty puts emphasis on people who do not lose color, become weary, take blessings for granted as a result of familiarity, and who can always feel faith with all its depth freshly in their souls. It is for this reason that other issues, such as appreciating the value of Ramadan or Eid and trying to benefit from them efficiently, first of all depends on a sound faith and constantly renewing one’s faith. It is very difficult for those who reduce Islam to a culture of repeating certain practices they learned from their ancestors to experience Eid in heartfelt purity.

Relation between Ramadan and Eid

Although it can be questionable according to the criteria of authentication, the Messenger of God is thought to have said, “Renew your faith by ‘La ilaha illa Allah.’”1 This conveys that you must frequently revise your relationship with the Divine Essence together with your perspective of both the creative commands and the commandments of religion, and try to continue your life with pure faith by constantly coming to grips with yourself and making a new start in the Name of God. This is similar to the meaning of the hadith, “One whose two days are equal is in loss.”2 Accordingly, it is a very significant matter for a person to make progress in terms of his spiritual state every passing day and feeling beauties of faith better; those who pursue this goal are the ones to feel the essence of Ramadan and Eid in its true sense.

On the other hand, as Eid al-Fitr contains the essence of an entire month of Ramadan, feeling Eid in all its beauty depends on one’s resonance with Ramadan; only those people can become truly resonant with Eid. The hearts that become tuned to Ramadan spend the month in devotion solely for their faith in God, fulfilling the acts of worship—the fast, Tarawih Prayers and others—with a consciousness of responsibility and obedience to Divine commandments. Still, they humbly say, “O God, we tried to worship in the month of Ramadan, but we are afraid of having wasted it. We wonder whether we have been able to observe fasting, which the beloved Prophet described as a shield against hellfire, properly and spent the month behind that shield.” On the one hand, they feel sad with the possibility of not having given the due of Ramadan; on the other hand, they see Eid as a chance of being forgiven by God, and being filled with feelings of hopeful expectation.

Eid: A Ground for Remembrance and Thankfulness

The days of Eid are a magical segment of time when heavenly blessings and bestowals come showering down on the servants of God. What needs to be done in the face of these Divine graces is to overflow with feelings of praise, gratitude, and zeal. Otherwise, it is not correct to take the days of Eid only as a time for being merry; each of them is a chance of forgiveness granted as a Divine favor. Then, the wise thing to do is to spend these blessed days in vigilance of the heart and feelings, with their otherworldly depth and metaphysical immensity. Bediüzzaman also underlines this point in “The Twenty Eighth Gleam”: “… For this reason, the noble Prophet strongly encouraged giving thanks to God and remembering Him on religious festive days so that heedlessness should not prevail or lead to acts forbidden in religion. It is hoped that through thanksgiving and God’s remembrance, the bounty of joy and happiness on these days may be transformed into thankfulness, which in turn may cause that bounty to continue and increase. Giving thanks increases bounty, but heedlessness dispels it.”

Traditions of Eid within the Lawful Sphere

As a matter of fact, neither at the time of the noble Prophet nor in the following periods there were no activities—as it happens today—transgressing the lawful frame drawn by religious sources about Eid. That is, in the earlier period of Islam there were no traditions of trips, festivals, fireworks, and visiting all relatives and children expecting pocket money from elders. However, as Turks accepted Islam, they tested their own traditions according to the established criteria of religion, and they continued certain traditions that did not contradict those criteria. Therefore, certain traditions like kissing the hands of elders (as a sign of respect), visiting relatives, and welcoming people with a smile have continued up to our time since they did not go against the essential teachings of religion.

A Warm Atmosphere of Tolerance That Embraces Everyone

 As the days of Eid are a blessed and bountiful segment of time where deeds are rewarded so generously, every moment of theirs needs to be efficiently spent in friendly love, brotherhood, sisterhood, and acts of goodness. For example, the welcoming atmosphere of Eid which embraces everyone can be taken as a chance for eliminating bitter feelings, organizing activities to bring people closer, visiting the elderly and win their hearts, making children happy with good words and gifts, and also for building bridges of dialogue with non-Muslims in a peaceful atmosphere and break the ice. Undoubtedly, respect toward faith, religion, and the truth the Messenger of God stands for has a separate place and significance. On the other hand, honored with the best pattern of creation, being human has dignity in its essence and deserves to be respected. Particularly, at such a time when brutality is rising tremendously, bombs are being used against humanity, and when man-made viruses are unleashed as biological weapons, the world is in desperate need of a general peace based on this understanding. In order to save humanity from being destroyed between collisions of lethal waves, certain breakwaters need to be built to stop them.

Such activities did not take place in the time of the beloved Prophet or thereafter, and them not being included in the religious sources of reference is not an obstacle to our taking these blessed days as important chances for organizing certain goodwill activities. Apart from the sacred quality of the qandil nights, there were no special activities for those blessed nights. There were even no particular acts of worship for those nights. Together with that, it is commendable to spend them in devotion by praying, reading the Qur’an, touching beads, and supplicating to God. As those precious days resemble envelopes, they greatly add to the value of the deeds offered in them. The same goes for the location. You can pray to God anywhere; however, praying in Arafat purifies a person in such a way that he virtually becomes sinless as in the day he was born. If there are any stains that still remain, Muzdalifa takes them away. Similarly, circumambulating the Ka’ba is a means of a separate purification. As it is seen, this is realized by the envelope of “location” adding a transcendent value to deeds. In this respect, it is of great importance to turn to God Almighty in certain blessed locations or blessed segments of time in the Islamic calendar, and also to strive for friendly love, brotherhood, and humanity in order to attain God’s good pleasure.

1. Al-Hakim at-Tirmizi, Nawadiru’l-Usul, 2/204. La ilaha illa Allah: There is no deity but God.
2. Ali al-Muttaqi, Kanz al-Ummal, 16/214, no. 44236.

This text is the translation of “Bayram Mülahazaları

99. Nağme: Hocaefendi, Ramazan ve Orhan Bebek

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Hocaefendi, Ramazan ayı başlamadan iki üç gün önce inzivaya çekildi. Cuma namazı haricinde büyük mescide bile çıkmıyor, misafir kabul etmiyor; cemaat sevabından mahrum olmamak için iç salonda birkaç insanla beraber namazlarını eda etmenin dışında vaktinin büyük bir bölümünü odasında geçiriyor. Önceki senelerde on gün yaptığı itikaf ibadetini -son birkaç yılda olduğu üzere- bütün Ramazana yaydığı için Allah’ın izniyle bu hal bayrama kadar devam edecek.

Allah’a sonsuz hamd olsun ki, kıymetli Hocamız tefekkür ve tezekkür de itikafın bir buudu olduğundan her sabah namazından sonra tefsir dersini teşrif ediyor. Sair zamanlarda olduğu gibi bir gün Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin eserinden okuyoruz, diğer gün de zikri geçen ayetlerle alakalı açıklamaları onbeş yirmi kadar farklı tefsir kitabından özetleyip arz ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi, ilaçlarını ayarlayabilmek ve gün boyu şekerini/tansiyonunu dengede tutabilmek için bir sürü hesaplar yapıyor; fakat bütün rahatsızlıklarına rağmen orucunu tutuyor. Kendisi için orucun zorluğuna işaret ettiği hemen her zaman, maden ocaklarında alın teri döken işçilerden tarlada güneş altında kavrulan çiftçilere, ateş karşısında ocaktaki ekmekle beraber pişen fırıncılardan ekmek parası kazanmak için akşama kadar çalışıp didinen insanlara kadar çok zor şartlarda da olsa oruç ibadetini eda edenleri anıyor, asıl sevabı onların kazandığına vurguda bulunup onlara dua ediyor.

Değerli arkadaşlar,

Aslında Ramazan boyunca sohbetler olmadığından ve İnternetle, bilgisayarla meşgul olmak istemediğimizden “nağme”lerimize ara vermiştik. Fakat, hem birkaç cümleyle de olsa sizleri buradan haberdar etmek hem de bir Ramazan hediyemizi sizinle paylaşmak istedik.

Ramazan ayının başında, bulunduğumuz mekanda hizmet eden Burhan Bey ve Hatice Hanım’ın göznurları dünyaya geldi. Muhterem Hocamız sevgili yeğenimize Orhan ismini verdi. Orhan’ın huzura çıktığı ve sımsıcak bir kucakla kavrandığı anın fotoğraflarını Ramazan hediyesi olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Muhterem Hocamız sevgili yeğenimize Orhan ismini verdi Muhterem Hocamız sevgili yeğenimize Orhan ismini verdi

98. Nağme: Zikrin En Yücesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Ramazan öncesinin son ikindi sohbetinde Muhterem Hocamıza aşağıda meali verilen ayet-i kerimeyle ilgili değişik sorular sorduk. Bugünkü nağmemizde o hasbihalin 06:30 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Bu arada, Ramazan ayı boyunca bilgisayar ve İnternet gibi şeylerle meşgul olmak istemiyoruz. Dolayısıyla bir ay kadar -çok istisnaî haller hariç- nağme neşredemeyeceğiz.

Bu vesileyle, Ramazan-ı şerifinizi tebrik eder, bu kutlu zaman diliminin bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını dileriz.

Bayram sonrasında tekrar buluşmak ümidi ve dualarınız istirhamıyla…

***

Ra’d Sûresi’nin 28. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“İşte onlar iman edip gönülleri Allah’ın zikriyle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla itminana (huzura) kavuşur.”

97. Nağme: Aysbergler Gibi Enaniyetler

Herkul | | HERKUL NAGME

İnsanız..

Belki de hatalarımız doğrularımızdan daha çok!..

Kıymetli babacığım yaklaşık otuz senedir muhterem Hocaefendi hakkında epey malumât sahibi olmuştu; yazılarını okumuş, sohbetlerinden istifade etmiş, onun hakkında anlatılanları dinlemişti. Cenab-ı Hakk’ın izin, inayet ve lütfuyla, valideynimi burada ağırlamak da nasip olunca, babam aziz Hocamızla tanışmak şerefine de nâil oldu.

İki üç aylık misafirlikleri esnasında bir gün onu muhterem Hocaefendi’nin odasına götürdüm. İçeri girdiğimiz andan itibaren sanki babam, o tanıdığım insan değildi. Orada başlayan gözyaşları evde de akmaya devam etti. Öyle hislenmişti ki saatlerce konuşmadı desem mübalağa olmaz. Şunu söyleyebildi: “Hocaefendi’nin şatafatlı hayattan, köşkten saraydan fersah fersah uzak olduğuna zaten inanıyordum ama böyle bir tevazu beklemiyordum. Bu nasıl sade bir hayat!.. Bu nasıl mütevazi bir insan.. ve işin aslını bilmeden bu insana laf edenler nasıl bir günaha giriyorlar?!.” Evet, babama onca duyup dinledikleri görüp şahit oldukları arasında en çok Hocaefendi’nin o şirin ve sade odası tesir etmişti.

Sevgili dostlar,

Objektif olmayabilir ama babamın bu hayreti dünkü fotoğrafları neşretmemize vesile oldu. Zannediyorduk ki herkes “Bu fotoğraflar bana ne söylüyor? Başkasına değil bana ne mesaj veriyor?” şeklinde bakıp değerlendirme yapacak. O meseleye o şekilde yaklaşan dostlarımız olmuştur mutlaka. Fakat maalesef yine mevzuun başka şekillerde yorumlandığını da gördük; hatta resimleri yayınlamakla çok büyük bir suç işlemişiz gibi “Hocaefendi’nin mahremiyetini ihlal ettiğimiz” ithamıyla karşılaştık. Aziz Hocamız kendi reklamını yaptıracak, kulluğunun ifşâ edilmesini isteyecek bir insan asla değil. Onu göklere çıkarmak gibi bir düşünce de mü’minlerden ıraktır, böyle bir mülahaza da olamaz.

Evet, belki de yanlış yaptık; herkes o odaya babamın baktığı açıdan bakacak ve krallar, başkanlar, meşhurlar bir yana kendi küçük dünyalarımızla bile kıyaslandığında Hocaefendi’nin tevazuu ibret olacak zannettik. Allah kusurumuzu bağışlasın.

Bugünkü nağmeye gelince;

Muhterem Hocamızın mübarek Ramazan ayı öncesinde yaptığı en son sohbetin çay faslını dinleyeceksiniz. 9 dakikalık bu hasbihalde muhterem Hocamız istiğnayı ve onun en zor yanını, “manevi makamlar peşinde olmama” buudunu anlatıyor. Enaniyetlerin aysbergler misillü katılaştığı günümüzde hep hatırda tutulması gereken esasları hatırlatıyor.

Hürmetlerimizle arz ediyoruz…

96. Nağme: M. Hocaefendi’nin Odası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Neşredeceğimiz nağmeleri ses, görüntü ve resim dosyaları şeklinde taksim ediyor; her hafta buraya ait birkaç kare de fotoğraf sunmaya çalışıyoruz. Bugün merak eden arkadaşlarımızın isteklerini yerine getirerek kıymetli Hocamızın odasını gösteren iki fotoğraf paylaşacağız.

M. Hocaefendi, bu ukbâ televvünlü odada sürdürüyor hayatını. Burada yazıp çiziyor, burada okuyup çalışıyor, burada istirahat ediyor ve burada geceler boyu Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyor. Önceleri derme çatma bir barınağı, evvelki gün bir cami penceresini ve dün tahta kulübeyi mesken edinen aziz Hocamız, bugün de bu mekanı misafirhanesi olarak görüyor. Bu mütevazı oda, hasret ve hicranını bağrında saklıyor Hocaefendi’nin; gözyaşlarına şahit oluyor muzdarip sakininin.

Garaz bataklığında çırpınıp duran bazı kimseler, herkesi kendi dünya tutkuları ve yaşama arzuları zaviyesinden değerlendirerek çiftliklerden, villalardan, lüks hayattan ve şatafattan bahsedip dursalar da, Hocaefendi bu odacıkta sabahlıyor akşamlıyor.

Bu hasır döşeli odada Hocamızın başucunda “teheccüd mushafı” (değişik boy ve ebatta olup her yaprağına iki, üç, dört, beş sayfalık ayet mecmuası sığdırılan ve nafile namazlarda, hatırlanamayan yerlere bakmak ya da yüzünden okumak suretiyle kıraati daha uzun tutmaya yarayan Kur’an) ve el-Kulûbu’d-Daria” adlı dua mecmuası göreceksiniz.

Kur’an okumanın en sevap olduğu yer namazın içidir. Bu hakikatin de sevkiyle olsa gerek, Hocaefendi, teheccüd ve teravih namazlarını özene bezene ve hatimle ikâme eder. Oldukça uzun süren kıraatini gücü yettiği kadar ayakta yapar; çok rahatsız olduğu zamanlarda oturarak kıldığı da olur ama yine de hatimle namazı aksatmaz. Dahası bir hatimle de yetinmez; birkaç defa gizlice teheccüd mushafını takip edip her teravihte dört cüz okuduğuna şahit olmuştuk. Kıymetli Büyüğümüz, teheccüd mushafını kendisi için fâtih (imam kıraatte şaşırınca ona doğrusunu hatırlatan arka saftaki insan) gibi mütalaa etmekte, kuvvetli hıfzına rağmen hatırlayamadığı yer olursa hemen ona bir atf-ı nazarda bulunup okumayı sürdürmektedir.

Fotoğraflarda, kendisine hediye edilen seccadede secde ettiği yere yumuşak bir kumaş koyduğuna şahit olacaksınız. Zira, mü’minlerin karakterleri, manevi yapıları ve cibilliyetleri alınlarındaki secde izinden bellidir; fakat, o secde izi de alındaki nasır değil, kalbin yüze aksetmesinden, siretin surete yansımasından kaynaklanan canlılık, câzibe, imrendiricilik ve nurâniyettir. Alnı sert yere sürtmek suretiyle orada bir iz hâsıl olmasına sebebiyet vermek, bir nevi riyakârlıktır. Bir insan çok namaz kıla kıla alnında böyle bir iz bıraktırabilir. Belki öyle çok namaz kılarken de samimidir. Fakat, o samimiyeti her zaman koruması çok zordur. Allah muhafaza, zaman zaman alnındaki o izi kendi kredisi hesabına kullanma gibi mülahazalar aklından geçebilir. “Alnımdaki secde izini görsünler de, kıymetimi bilsinler.” şeklindeki bir duygunun buğu halinde bile gönlü kaplaması o insanın felaketine sebebiyet verebilir. Bundan dolayı, secde ederken alınları yumuşak bir zemine koymak ve o kadarcık bir görünme duygusuna bile fırsat vermemek gerekir. Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn efendilerimiz arasında günde beş yüz rekat namaz kılan insan sayısı hiç de az değildi. Fakat hiçbirinin alnında maddi manada bir secde izi yoktu. Bu mülahazalara binaen çok secde edilmeli, belki günde yüz rekat nafile namaz kılınmalı ama mümkünse ne ellerde ne dizlerde ne de alında o namazların izinin belli olmasına meydan verilmemeli.

Ayrıca, çalışma masasının tam ortasında ezan okuyan bir saat, şu anda üzerinde çalışılan dosyalar, belki de -tabir caizse- Hocamızın tek hobisi diyebileceğimiz tefarik şişeleri (farklı güzel kokuların belli ölçülerde karıştırıldığı küçük kaplar), diğer tarafta öğrenci evlerinde kullanılan türden yatak, acil durumlar için ilaç, pervane ve yelpaze fotoğrafta ilk nazara çarpan eşya…

Bir fikir vermesi için onca laf ettikten sonra iki fotoğrafı arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin odası Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin odası

Jealousy

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What should an appropriate attitude be towards those who envy us and cannot stomach our achievements?

Answer: First of all, it needs to be known that not being able to stomach others’ merits is a serious spiritual illness. The example of Satan’s attitude towards Adam and his later going completely astray is the most striking example of just that. Considering the words of Satan in different verses of the Qur’an, it is seen that he is a creature that knows God. But in spite of that, he refused to prostrate himself before Adam for the sole reason of his jealousy and not being able to stomach God’s honoring Adam. While mentioning Satan’s disobedience to the Divine command, the Qur’an uses the word “aba” (refused), which denotes insistent refusal. That is, he was insistent at his haughty refusal to prostrate himself before Adam. Since he was full of grudge and hatred, this prevented him from seeing goodness and thinking positively. Had it been easy to overcome jealousy and inability to stomach others’ merits, Satan’s end would probably not be so pitiful. Perhaps, realizing Adam’s relation with the Almighty Creator and the angels’ respect for him would bring Satan to his senses. However, that poor victim of jealousy fell headlong and is still falling. It is narrated in a parable that Satan once asked God Almighty, “You forgive so many people, should my punishment and suffering not be over?” God Almighty reminded him of the first test that he failed, “Go and prostrate yourself before the grave of Adam. Then I will forgive you.” However, Satan was totally seized by his jealousy and inability to stomach Adam’s merits once again that he continued his refusal and denial. Jealousy has such a compact potential for evil that Satan threw himself headfirst into disbelief.

From Jealousy to Fratricide

On the other hand, God Almighty relates the parable of Adam’s two sons in the chapter al-Maedah of the Qur’an (5:27–31), in order to show where jealously and inability to stomach others’ merits can destroy a person. Although the names of the two sons are not specified in the Qur’an and the Tradition of the noble Prophet, earlier scriptures refer to them as Cain and Abel. They were born into a family blessed with Divine revelations, which was also a nucleus for the final Prophet. One of these two sons, whose father was mentioned as “the pure servant of God,” was an unfortunate one who could not stomach the merits of his brother and turned so furious as to kill him in the end.

When we review history, we come across many examples of this kind. The lesson to extract from these is that jealousy caused many people to fall. Grudge and jealousy even caused some people to be antagonistic toward the Pride of Humanity, who would not hurt anybody in the slightest degree. At one instant, Abu Jahl confessed this truth with the following words, “All that he conveys is true. He does not lie; we have never witnessed that. However, his tribesmen (Banu Abdul Muttalib) already said, ‘We have the honorable duties of giving Zamzam water to pilgrims, keeping custody of the keys of the Ka’ba, and offering food to pilgrims.’ If they say now, ‘The Prophet has appeared from among us,’ I cannot stand that!”1 Until the day he met his end at the Battle of Badr, that unfortunate one spent all of his days in enmity towards the Messenger of God, and then drifted to eternal perdition in the vice of his jealous grudge. He could perhaps be granted Divine forgiveness if he had said even as late as a few minutes before his death, “Until this moment, I have always been trying to destroy what you built up. But now, I am asking for forgiveness,” and then accept faith. However, he was absorbed in a jealous grudge, arrogance and envy even during his death throes. Let us give it a thought; his inability to stomach others’ value was like an inauspicious iceberg not melting even in the significant atmosphere of the Messenger of God.

Not even a Ladder to Paradise

Some people might entirely object acts of benevolence for the sole reason that they did not personally take part in initiating, planning, and realizing these initiatives, no matter how significant, beneficial, and beautiful they could be. For example, in recent years, Language Olympiads have been held in Turkey with students from four corners of the world. The organization is realized by devoted teachers, selfless tutors, and philanthropic people of Anatolia; it is a fruit of the concerted efforts of so many self-sacrificing souls. This organization does not only stand for teaching language, but also for sharing significant values. The values of a deep-rooted spiritual heritage are presented for others to see, without missionary like intentions or imposing things on any of the contestants or audience members. Every language carries with it the culture and world of thought it is based on. People of Turkey did not achieve an organization of such success, even in their most prosperous periods. Now, at a time of economic crises, philanthropic souls of Anatolia face variations of possible difficulties, send help to different areas, and carry out a very important service by the grace of God. However, still you see that some people of the same land express their uneasiness by remarking that the concept is exaggerated. At another instance, a columnist makes an accusation and defines all those altruistic services as mere show. Although the educational activities are realized through so much suffering and troubles, some cannot find acceptance towards these and attempt to discredit them in many different ways. Some even take jealousy to the degree of wishing to destroy all these acts of goodness. Sometimes, this feeling causes them to make groundless accusations and complaints to the authorities in different countries, with an intention to eliminate the services. Even “jealousy” is too innocent a term for such a degree of loath and grudge. I think the word “envy” could petition to be excluded from a relevant glossary; such a destructive spirit can only stem from animosity toward faith. Those people do not show their true face and it would be too unmannerly for us to label them hypocrites. But their souls are seized by such malignant feelings that even if you offer them a ladder to Paradise, they will do everything to destroy that blessed ladder. 

Stomaching the Inability to Stomach

In sum, we need to take into consideration that such negative attitudes are always present. Not only those hostile to faith, but even those who supposedly share the same feelings, thoughts and teachings with the volunteers, will present their jealousy and inability to stomach the achievements from time to time. The becoming response for us is to stomach these as an outcome of human nature and embrace everyone despite this factor. Ideal believers are described in the Qur’an (Al Imran 3:134) as ones who are ever-restraining their rage (even when provoked and able to retaliate), and pardoning people their offenses. Accordingly, you should swallow your anger, forgive people, and even if you meet some evil, you should leave this evil one sided by not responding in the same way. If a vehicle crashes into a stationary one, the damage will be halved. However, when two vehicles crash into one another with speed, both will be compressed into a heap of metal. In the same way, you can halve the damage by leaving vice on its own; you must condemn the jealousy and intolerance of the adversaries to melt the vices away.

On the other hand, for the sake of overcoming such problems, you must help others around you by showing them the ways to deepen their faith, emphasize the importance of sincerity (ikhlas) and brotherhood, and constantly rehabilitate them with circles of religious talks. Thus, you must struggle to help them realize annihilation (in the Sufi sense) of their carnal soul and arrogance, and then take wing in their spiritual life to the horizons of Baqa Billah (Subsistence with God).2 Our religious talks must be revising our relations with God, whether we stand where we should or not, and whether we are in line with the Qur’anic teachings in terms of our world of thoughts. We must be rekindled with “Talk of the Beloved,” to become revitalized and reinvigorated. Issues such as founding schools or universities in various countries are too simple in comparison to this notion. When matters are seen from this perspective, it is more possible to spot our shortcomings. Since we do not constantly burn to engage in the Talk of the Beloved, we don’t bring up the subject of God and His Messenger, peace and blessings be upon him, all the time, and we do not keep trying to orient others toward sound faith, we fail to seal up the mouth of the green-eyed monster that is unable to stomach others’ merits. Since we fail to do that, this monster is making Muslims talk in an unbecoming fashion and is pushing them to unbecoming behaviors.

1. Ibn Ishaq, As-Sirah, 4/191
2. “Baqa Billah” is covered as an entire chapter in the second volume of Gülen’s The Emerald Hills of the Heart: Key Concepts in the Practice of Sufism, New Jersey: Tughra Books, 2010.

This text is the translation of “Hazımsızlık

95. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 45:00 dakikalık görüntülü ve 3 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Muhtaca El Uzatmak, İsimsiz Müsemma Olmak ve Sıla-yı Rahim

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde (çay faslında) Muhtaçların yardımına koşmak, Allah’ın inâyetine sunulmuş en beliğ bir davetiyedir.  sözüyle başlayıp herkese el uzatmak gerektiğini ama bunu yaparken “isimsiz müsemma” olmanın lüzumunu ve güzelliğini anlatıyor. Daha sonra (soru cevap bölümünde) şu suali cevaplıyor:

“Kur’an-ı Kerim’de nazara verilen “sıla” mefhumunu Ra’d Sûresi’nin 20. ve 21. ayetlerinden hareketle değerlendirir misiniz? “Sıla” kavramının şümulüne hangi hususlar dahildir? Günümüzün şartları açısından sıla-yı rahimin şekli ve vesileleri adına bir ölçü lütfeder misiniz?”

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Hazımsızlık

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Hazımsızlık ve çekememezlik gibi tavırlar karşısında üslubumuz nasıl olmalıdır?

sorusuna cevap veriyor; “Hazımsızlıktan Kardeş Katline”, “Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…” ve “Hazımsızlığı Hazmetmek” alt başlıklarıyla mevzuu tahlil ediyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi