Posts Tagged ‘haşhaşi’

Bamteli: Fitneler Asrı ve Sulh Çizgisi

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

*“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.” (Talibî) Zannediyorum işte orada tökezliyor, hata ve kusurlarımıza insaf nazarıyla bakmıyoruz. Hâlbuki kendi noksanlarımızı görmemiz, onları gidermemiz adına çok önemli bir husustur. İnsan, eksiğini gediğini görmüyorsa, kendisiyle yüzleşmiyor/yüzleşemiyorsa, kendinde kusur bulunduğunu kabul etmiyorsa, o hiçbir zaman irfana eremez, kendi kusurlarını göremez. Kendi kusurlarını görmeyenler de -günümüzde olduğu gibi- başkalarında kusur arar dururlar; sürekli başkalarına ok atar, onları yaralarlar.

Günümüzün Harûrîlerinin de düşünceleri, dilleri, elleri kanlı!..

*Hadis kitaplarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığıyla bazı bölümler yer almaktadır. “Fiten” kelimesinin tekili (müfredi) olan “fitne”nin imtihan, meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır. Zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlamıştır. Melâhim ise; melhame kelimesinin çoğuludur; melhame, savaş meydanı demektir. Hadis kaynaklarında “fiten ve melâhim” başlıkları altında, ileride gelecek olaylardan, özellikle âhir zamanda cereyan edecek olan dehşetli hadiselerden bahsedilmiş; bunlara karşı müslümanın nasıl tavır takınması gerektiği belirtilmiştir.

*Hâricî (Harûrî) fitnelerinin daha sonra neleri netice vereceği o gün kestirilemediği gibi, bugünkü fitne ve fesat şebekelerinin, fitne ve fesat tohumlarının da ne zaman neşv ü nemâ bulacağı, toplumu daha korkunç şekilde nasıl karşı karşıya getireceği, vuruşturacağı belli değil. Maalesef, ağızlardan adeta kan dökülüyor; bakışlar kinle nefretle bakıyor; yürekler kinle nefretle atıyor.

Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek mesabesindedir!..

*Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek mesabesindedir! Kur’an diyor bunu; bir insanı öldürenin, potansiyel olarak başka insanları da öldürebileceğini vurguluyor. Bu açıdan, bir cinayet bin cinayet demektir. Fakat gördüğünüz gibi günümüzde millet gözünü kırpmadan bu şenaatleri, bu denaetleri, bu cinayetleri irtikâp ediyor.

*Bir hadis-i şerifte, “Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’an’ı okurlar. Fakat imanları, gırtlaklarından öteye geçmez.” buyurulmakta; böyle insanların yaşadığı devir, “Ölen ne için öldüğünü bilmeyecek, öldüren de neden onu öldürdüğünü bilmeyecek!” sözüyle anlatılmaktadır.

*Bazı kimseler el ayak hareketleri yapıyor, yalan söylüyorlar. Bir zümre başka bir zümreyi taklit ediyor, onun işaretini kullanıyor; suçu onlara atmak istiyor. Başka bir densiz, kendini bilmez, yeni yetme de şimdiye kadar karıncaya basmamış insanlara kendi yaptıkları şenaat ve denaetleri nispet etmeye kalkışıyor.

*Bu kötülükleri yapanlar, o yobaz, alabildiğine şuursuz, şeklî Müslümanlığa bağlanmış Harûrîlerden, Hâricîlerden daha vahşi, Yezid’den daha vahşî, Haccâc’dan daha vahşidirler.

Şefkat abidelerine sükunet, temkin ve teyakkuzun temsilcisi olmak düşüyor!..

*Böyle bir dönemde sükûnet, sekîne, temkin ve teyakkuzun temsilcisi olan insanlara, çok ağır başlı ve okkalı düşünceli olmak düşüyor. Tedbir ve temkin bütünüyle onlara düşüyor. Fitne tsunamileri ve fesat seylapları karşısında göğsünü gerecek, onları önlemeye çalışacak akl-ı selîm, kalb-i selîm, hiss-i selîm, ruh-u selîm sahibi insanlara.. mülahaza ve beyanları selim insanlara.. vurulduğu, dövüldüğü anda bile el kaldırmayacak ve karıncaya dahi basmayacak kadar şefkat abidelerine… Belki böyle davrananlar dünya cihetiyle kaybedebilirler fakat öbür tarafta Sahabe efendilerimizle ve Enbiyâ-ı izamla haşrolurlar. Allah onlarla haşreylesin!..

“Osmanlı” derken, hatta Kelime-i Tevhid ile gürlerken, ahireti kaybediyorlar!..

*Dünyevî kaybetme önemli değildir; asıl musibet, ahireti kaybetmektir. Bazıları daha şimdiden ahireti kaybetmiş gibi görünüyorlar. İnsan öldürmekle, öldürme ortamı hazırlamakla, öldürmeye zemin hazırlamakla bir şeyler elde etme peşinde koşuyorlar. Genel atmosferi kendi istikballerini garanti altına alma adına kullanıyorlar. Dolayısıyla ahireti kaybediyorlar. Kimileri mabette ahireti kaybediyorlar.. bazıları Allah karşısında yer yer el pençe divan da duruyor ama namaz kılarken ahireti kaybediyorlar.. “Lâ ilâhe illallah” derken ahireti kaybediyorlar.. “Muhammedun Rasûlullah” derken ahireti kaybediyorlar.. “Sahabe” derken ahireti kaybediyorlar.. “Osmanlı” derken ahireti kaybediyorlar!..

*Fakat unutmayın, ahireti kaybetmekle kalmayacaklar!.. Allah âdil-i mutlaktır! Küfür devam eder, mahkeme-i kübraya, ma’dele-i ulyâya kalır ama zalim cezasını dünyada bulur.

Çok yakın bir gelecekte kaderin şiddetli tokatlarıyla derbeder olup gidecekler!..

*Bugün bu zulüm tablolarını hazırlayanlar, insanları birbirlerine karşı zulme sevk edenler, birbirine musallat edenler; kanda, irinde, gözyaşında kendi istikballerini imar etmeye çalışanlar… Bu mimar bozuntularının çok yakın bir gelecekte derbeder olup gittiklerini, kaderin şiddetli tokatlarıyla onlara “yeter artık!” dendiğini göreceksiniz. Entelektüel buna “yeter” demedi; birkaç tane elit bunlara “yeter” demedi; kendi içlerinden inanan gibi görünen bazı kimseler de “Bu kadarı fazla!” demedi. Onlar demedikleri için, dediği hora geçen ve mutlaka olan “Kün fekân” Sultanı dediği zaman zîr ü zeber olacaklarında tereddüdünüz olmasın.

*Fakat o zaman da şu anda içinizde yaşattığınız o şefkat duygusuyla belki onlara acıyacaksınız, ızdırap duyacaksınız; “Keşke” diyeceksiniz “vaktinde iyiyi, güzeli, doğruyu keşfetselerdi; doğru yolda kaybedenlerden olmasalardı; sırât-ı müstakimde trafik kazası yapmasalardı; sırât-ı müstakimde şeytanın oyuncağı haline gelmeselerdi.”

Fırtınaya maruz kalmış ağaçlar gibi yıkılıp gittiklerinde onlar için üzülen yine siz olacaksınız!..

*Size “rahat olun” diyemem, çünkü size dünyada rahat mukadder değil. “Her âkıle bir dert bu âlemde mukarrer / Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan.” (Ziya Paşa) Şimdi birileri sizi rahatsız ediyorlar. Bunu aşabilirsiniz, hem bunu aşmak da sizin için kolaydır. رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) dersiniz. İçinize inşirah akar. Gönlünüzde bir itminan hâsıl olur.

*Fakat sizi bekleyen bir ızdırap var ki, bugün kötülük yapanlar, yarın birer mezar-ı müteharrik gibi peşi peşine devrildikleri zaman, saltanatları başlarına yıkıldığı zaman; -yazık- kitle psikolojisi ile kandırılıp sokaklara dökülen o gençler heder olup gittikleri zaman, “Yazık oldu!” diyeceksiniz; tedavisi, tamiri kâbil olmayan bir ızdırabı vicdanlarınızda duyacaksınız. Üzüleceksiniz!..

*Evet, şimdi çektiklerinizi aşacaksınız Allah’a tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sikâ ile. Her şeyi O’na bağlamakla itminana ereceksiniz ve bu bâdireleri, bu gâileleri yok gibi göreceksiniz. Kendinize bir çarpı çekeceksiniz, “ene”yi atacaksınız; meseleyi “Hüve”ye bağlayacaksınız. “Madem Seni bulduk, her şeyden kurtulduk!” diyeceksiniz. Fakat size kötülük yapanlar birer birer, bir fırtınaya maruz kalmış ağaçlar gibi yıkılıp gittiğinde bu defa onlar için üzüleceksiniz.

Yemin Edebilirim: Hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler!..

*İsterseniz yemin bile edebilirim. Neden? Çünkü Allah’ın adaletine inanıyorum! Ne kadar inanıyorum? O’nun varlığına inandığım gibi.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nübüvvetine inandığım gibi.. Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inandığım gibi.. Râşid Halifeler’in hak olduğuna inandığım gibi inanıyorum!.. Yemin bile edebilirim. Şiddetli bir fırtına ile devrilen ağaçlar gibi bir bir, üst üste devrilecekler. Hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler. Kendilerini bir şey görenler, yapraklar gibi toprağa gübre olarak dökülecekler!..

*Keşke onlar giderlerken, sizin içinizde kendilerine bir Fatiha okuma ve bir “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” deme duygusu oluştursalardı!.. Keşke bu kadar kalbî irtibat köprülerini kursalardı ve siz onları hayırla yâd etseydiniz!.. Yâd etseydiniz de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şu beyanına uygun içinizden gele gele hareket edebilseydiniz. Edemeyeceksiniz, zorlanacaksınız. “Ölmüş gitmişlerinizin iyi ve güzel yanlarını yâd edin, kötülüklerini sayıp dökmekten sakının!” Fakat çok zorlanacaksınız!.. Sövmüşler, saymışlar, üzerinize zift püskürtmüşler. Bunları birer birer gördüğünüz zaman bir kere daha, muktezâ-yı beşeriyet, tabiatınızdaki tepki, harekete geçecek. Sürekli içinizde reaksiyon hissi duyacaksınız. İşte o zaman iradenin hakkını kullanarak, bütün o olumsuz, negatif duyguları baskı altına almakta zorlanacaksınız.

*Evet, Kur’an’ın talim buyurduğu, “Rabbimiz!.. Bizi ve bizden önce iman etmiş bulunan bütün (Din) kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalbimizde herhangi bir kötü duygunun uyanmasına meydan verme. Rabbimiz, muhakkak ki Sen, şefkati pek engin, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol olansın.” şeklindeki duayı onlar hakkında yapmak, bu âlicenapça duyguyu yakalamak için çok zorlanacaksınız.

Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek!..

*Fakat o gün de o iç tepki ve reaksiyonlarınızı, iradenin hakkını vermek suretiyle baskı altına alacak, onlar hakkında katiyen kötü düşünmeyecek, tel’inde bulunmayacak ve “Hakkımızı helal etmedik!” demeyeceksiniz. Sizin sinelerinizin de bu duyguyla attığına hükmetmek istiyorum.

*Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek. Hazreti Mesih, “Sağ tarafına bir tokat vururlarsa, dön bir tokat da sol tarafına vursunlar!” buyurur. Tokat atana tokatla mukabelede bulunma! Kendi hıncını alsın orada. Nedameti yaşayacak odur: “Yahu hiçbir şey demedi, ne insanmış meğer abide şahsiyetmiş.” Eğer iki tokat yemekle birini hizaya getirebileceksen, onu denemek lazım.

Mü’min, sokak insanı olamaz, tahripkâr davranamaz!..

*Ahsen-i takvime mazhar olan insan, karşısında meleğin serfüru ettiği abide şahsiyet, öyle olmamalı!.. O sokak insanı olamaz! O şurayı burayı harap eden insan olamaz! Araba yakan insan olamaz! Sövüp sayan insan olamaz! Mübarek kelimeleri ağzında istismar ederek “Bismillah, Allahu Ekber, Lâ ilahe illallah” deyip şenaat ve denaet işleyen insan olamaz! Onlara insan dediğiniz zaman veya o tavırlara İslam tavrı dediğiniz zaman Allah hesabını sorar.

*Şahısları es geçelim fakat her mü’minin her sıfatı mü’min değildir; bazı mü’minler çok kâfir sıfatı taşırlar. Taşkınlık kâfir sıfatıdır. Birine zarar vermek kâfir sıfatıdır. Yalan kâfir sıfatıdır. İftira kâfir sıfatıdır. Birine zift atmk kâfir sıfatıdır. Kendi yaptığı şeyi başkalarına mal etmek kâfir sıfatıdır… Ve Allah hükmünü sıfatlara göre verir. Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; Allah sizin şekillerinize -falan millet, filan hizip, falan cemaat, filan camia- bakmaz ve lakin Allah sizin kalblerinize bakar. Kalb, Allah’a müteveccih mi; Allah’a müteveccih olanlara o da müteveccih mi, Allah ona bakar.

“Fırsat ele geçerse biz de aynı şeyleri yaparız!” mülahazası rüyamıza bile girmemeli!..

*Siz mülahazalarınızı mealiyâta (yüce hakikatlere, yüksek gayelere) bağlı götürüyorken birileri kalkıp size münasebetsizce “paralel” diyebilir, “haşhaşî” diyebilir, “terör örgütü” diyebilir, hatta bıçak taşımayan insanlara “silahlı terör örgütü” diyebilir. İki sene insanları içeride tutabilir, iddianame hazırlamayabilir, “çeksinler” diyebilir. Onlar hakkında hakkın, adaletin, istikametin gereği hüküm veren insanları da içeriye atabilir. Fakat bütün bu şenaatler, denaetler, densizlikler sizi aynı olumsuzluklara sevk etmemeli. “Fırsat ele geçerse biz de aynı şeyleri yaparız!” mülahazası rüyamızda bile aklımızın köşesinden geçmemeli.

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir fakat şefkat kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını dahi kullanmamalıdırlar. Hazreti Pir’in bu düşünceye bağlı anahtar ifadelerinde biri “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini kullanmasıdır. Evet, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Demek ki, eğer size ikab ederlerse, işkence yaparlarsa, eziyette bulunurlarsa, misliyle mukabele hakkınız vardır. Bu, hakkın, adaletin, doğru olmanın, dini doğru yaşamanın gereğidir. Fakat bir mü’minin -mukabele de olsa- asla yapamayacağı davranışlar söz konusudur. Bununla beraber ayet-i kerime bize daha yüksek bir ufuk göstermektedir: “Dişinizi sıkar sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

Zalimlere boyun eğmediğimiz gibi, üç beş günlük bir dünya için karakterimizden de taviz vermeyeceğiz!..

*Hizmet gönüllüleri, her şeye rağmen, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da hep kendi karakterlerini korumalı; üç beş günlük bir dünya için baş yarmamaya, göz çıkarmamaya, kem söz söylememeye, gönül kırmamaya ve herkese sevgi çağrısında bulunmaya azami dikkat etmelidirler. Onlar, Hazreti Üstad’ın şu sözlerindeki manalara bağlı kalmalıdırlar: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler, hepsi de helâl olsun!.. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.”

*Karakterimiz böyle ve bağlı olduğumuz hakikatler bunlar ise, bize zulmedenlerin zulüm ve kötülükleri bizi onlara karşı tenkîle, ibâdeye, gıybete, iftiraya ve işledikleri aynı şenaatleri işlemeye sevk edemez.

*Peygamber Efendimiz, “Kim mü’min kardeşini ayıplarsa, aynısını işlemedikçe ölmez.” buyurur. Evet, şayet bir kimse bir kardeşini bir ayıpla ayıplarsa, ölmeden mutlaka onun başına da gelir, diğeri o ayıbı işlemiş bile olsa. Öyleyse hiç tereddüdünüz olmasın; “paralel” diyenler, bir gün mutlaka öyle denmeye müstahak olurlar.. “sülük” diyenlere mutlaka “sülük” denir.. “terör örgütü” diyenlere bir gün “terörist” denir!..

Bamteli: Din, Muameledir!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.”

*Büyük işler yapmalı fakat sonra hemen arkaya çekilip gizlenmeli. Edip eylenen, ortaya konulan başarılarla görünmemeli. Onlarla takdir edilme, alkışlanma arkasına düşmemeli. İnsan, herkesten daha iyi bilen birisinin mevcudiyetine yürekten inanıyorsa, O’nun bilmesini yeterli bulmalı. Evet, O biliyorsa, yeter!.. Kayda değer buluyorsa, yeter!.. Kıymet atfediyorsa, yeter!.. O bildikten, bulduktan, kıymet atfettikten sonra bütün dünya reddetse, ehemmiyeti yoktur.

Peygamber Yolunda Taklitten Tahkîke, Nazarîden Amelîye

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) din-i mübîn-i İslâm’ı bize emanet ederken,

فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتيِ وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بالنَّوَاجِذِ

“Siz, Benim ve doğru yolda olan Raşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” buyurmuş; nazarları Hulefa-yı Râşidîn’in yoluna çevirmiştir; çünkü o yol Peygamber yoludur. Hadis-i şerifteki “Azı dişleriyle tutma” tabiri, Arapça’da kullanılan bir ifade tarzı, bir idyumdur. Şu manaları ihtiva etmektedir: Benim ve Raşid Halifeler’in yolunu hiçbir zaman bırakmayacak şekilde âdeta bir kerpetenle tutar gibi sımsıkı tutun; ona sımsıkı sarılın. Sadece ellerinizle, pençelerinizle değil, azı dişlerinizle de sıkı tutun; onu elden kaçırmamaya çalışın.

*İnsanların hayatında nazarî Müslümanlığı amelî Müslümanlığa çevirmek, taklit ortamında elde edilen Müslümanlığı tabiatın bir derinliği haline getirmek Raşid Halifeler’in yolu sayesinde olmuştur. Onlar, temsillerini deyip ettiklerinin on adım önünde götürmüşlerdir. Aslında bir mü’minin bir numaralı hedefi de bu olmalıdır: Mü’min, yetiştiği kültür ortamından elde ettiği o taklidî ve nazarî imanı, amelî ve tahkikî iman seviyesine yükseltmeye çalışmalıdır.

*Bir insanın, herhangi bir araştırma lüzumu duymadan, görüp duyduğu gibi inanması ve netice itibarıyla da davranışlarını ona göre ayarlaması bir taklittir. Bu türlü davranışta muhakeme ve dolayısıyla da “ilm-i yakîn” bulunmadığından, kitlelerin akışına, hârîcî müessirlerin ağır basmalarına göre, sık sık yer ve yön değiştirmeler olabilir. Ayrıca, fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfran karşısında taklit Müslümanları mukavemet edemezler. Bu bakımdan da -bilhassa günümüzde- tahkîkî imana ulaşma yollarının araştırılmasına ve bu konuda insanların uyarılmasına ihtiyaç hatta zaruret vardır.

Gerçek mü’min sözleriyle değil, muameleleriyle belli olur!..

*İnsanlar araştırma mevzuunda hem ciddi, kararlı ve sürekli olurlar, hem de elde ettikleri bilgileri ibadette derinleşme hesabına kullanırlarsa bugün olmazsa yarın tahkîke ulaşabilirler. Güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. Öyleyse, vicdan mekanizmasını işlettirmek ve ondan semere almak için insan “sâlih amel”e yapışmalıdır.

*Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde iman ve amel-i sâlih beraber zikredilmektedir. Sâlih amel, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel ve makbul olan iş demektir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât ve sadaka vermek gibi ameller amel-i sâlihe dâhildir. İmanın tabiata mâl edilmesi ve iç derinliği haline gelmesi bu salih amellerle gerçekleşir. Hadislerde beyan edildiği üzere; “Din, muameledir”; tavırdır, davranıştır, haldir. Hatta bir ifadeye göre, “Gerçek mü’min muâmelâtıyla belli olur!” Bu biraz daha derin; yani, mü’min, alış-verişiyle, ticâretiyle, idârî hayatıyla, haram-helal gözetmesiyle, o mevzuda hassas hareket etmesiyle, şüpheli şeylere karşı da hassas yaşamasıyla belli olur.

“Yiğit belli değil mert belli değil!..”

*Evet, iman, muameleyle belli olur. Yoksa nazarî olarak söylersiniz; en ileri seviyede “Ebubekrizm” diyebilirsiniz; ya da nisbet “ye”si ile söyleyelim, “Ebu Bekrî, Ömerî” diyebilirsiniz. “Bizim insanlığa takdim etmek, yaşamak ve yaşatmak istediğimiz bunlardır!” diyebilirsiniz. Fakat muâmelâtınızda bu hassasiyeti milimi milimine ortaya koymuyorsanız, yalancının, sahtekârın, dümencinin tekisiniz demektir. Özür dilerim, sözüm size değil, öyle olanlara. Günümüzde öyle olanların da emsali çok.

*Âşık Ruhsati der ki: “Bir vakte erdi ki bizim günümüz / Yiğit belli değil mert belli değil / Herkes yarasına derman arıyor / Deva belli değil dert belli değil.” Bu sözü, biraz değiştirip şöyle diyeceğim: Bir vakte erdi ki bizim günümüz. Mü’min belli değil münafık belli değil. Herkes problemine çare arıyor. Dert belli değil derman belli değil. Yâr belli değil ağyâr belli değil. Dolayısıyla hadiselerin çok girift olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Sizinle camiye gelip namaz kılabilir ve size ait bazı şeyleri icra edebilir. Fakat belki de o, çok güzide, çok yüksek firasetli, üstün fetanet abidesi sayılan insanlardan bile kendisini saklayacak kadar münafıklıkta profesyonel olan Abdullah ibni Übeyy ibni Selül gibidir.

İfk Hadisesi’nin Ardında da Münafıkların Reisi ve Nifak Ehli Vardı

*Münafıkların önderi Abdullah İbn Übey İbni Selül, nifakta bir prototip idi. Peygamberimizin hicretinden önceki liderlik konumu sarsıldığı için, ömrünün sonuna kadar O’nu çekemedi. Her fırsatta mü’minler arasında fitne çıkarmaya çalışır, onların kuvve-i maneviyelerini kırmaya uğraşır, günümüzdeki moda tabirle sürekli algı operasyonları yapardı. “İfk hadisesi” olarak bilinen, Hazreti Aişe validemize iftira atılması olayında da bühtanı yaymada başı çeken Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl’dü. Zift medyası gibi, propaganda yapmasını öyle biliyordu ki, ona bir kısım mü’minler bile inanmışlardı.

*O Aişe validemiz ki, -hafizanallah- hayat-ı seniyyelerinde olumsuzluğun rüyasını dahi görmemiştir. Çünkü “ben benim, ben bir kadınım” dediği andan itibaren gözlerini Efendimiz’e açtı. Vahyin sağanak sağanak yağdığı yerde neşet etti ve Sahabe-i Kirâm’ın en çok hadis rivayet edenlerinden birisi oldu. Kadınlık âlemine dair problemleri çözen müşkilküşâ bir valide oldu. Olumsuzluğun rüyasını görmemiştir benim anam. Fakat hiç utanmadan, hayâ etmeden onun için de dediklerini dediler. Bu açıdan da size bir şey denmişse, çok görmeyin. Öteden beri nifak düşüncesi taşıyanlar hiç denmeyecek şeyleri demişlerdir. Aldırmayın!.. Bir gün Allah (celle celâluhu) hükmünü verecek, kimin ne olduğunu ortaya çıkaracaktır. Nitekim o mübarek validemizi de doğrudan doğruya semâvî beyan tezkiye etmişti; falanın filanın şahitliği değil; hatta Efendimiz’in yüksek fetânetinin müşâhedesi de değil. Allah adeta diyordu ki Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ya Muhammed, Rasûl-ü Zîşân’ım (aleyhissalatü vesselam) Ben onun tezkiyesini, tasfiyesini sana bırakmam; Ben vahyimle onu tezkiye ederim!”

Hazreti Üstad’a denilenler size de denilmiş; çok mu?

*Evvelki gün öyle olduğu gibi dün de öyle oldu. Hazreti Pir de kendisinden evvelkiler gibi aynı güzergâhtan geçti, aynı zulümlere maruz kaldı. “Şeriat devleti kuracak” demediler mi?!. “Haşhaşi” demediler mi?!. Onu -haşa- Karmati şeklinde muameleye tabi tutmadılar mı?!. Çağınıza ışık tutan, nurefşan insan, Pir-i Mugan, Şem-i Tâbân… Bugün de onu istismar etmek istiyorlar; kenardan köşeden yalancılıkla sahip çıkıp ona taraftar olanları cephelerine çekmek için uğraşıyorlar. Evet, ona da her şeyi söylediler; otuz sene zindanlarda, sürgünlerde hayatı zehir zemberek haline getirdiler. Size demişler çok mu? “Paralel” demişler, “haşhaşi” demişler, “karmati” demişler…

*Allah’la irtibat tamam ise, O’nun, riayeti, hıfzı, emniyet ve güveni altındaysanız, ne derlerse desinler, ne herze yerlerse yesinler; yürüdüğünüz yolda sarsıntı geçirmeden -Allah’ın izni ve inayetiyle- yürüyeceksiniz.

Karıncaya basmayan insanlara “terörist” diyenlerin asıl kendileri o levsiyatın içindedirler!..

*Zaten o uydurukça dedikleri şeylere bütün dünya gülüyor. Karıncaya basmayan adamlara “terörist” diyorlar. Hayatlarında arpa kadar haram yememiş insanlara diyorlar. Yeryüzünde dikili bir taşı olmayanlara diyorlar. Kendileri sultanlar gibi yaşadıkları halde, paryalar gibi yaşayan fakat halinden şikâyet etmeyen insanlara söylüyorlar bunları. Evet, iffetinizi, ismetinizi koruyarak nazarî imanınızı amelî imana çevirmiş iseniz, bütün varlığı, insanlığı bir Mevlana edasıyla şefkatle kucaklayabiliyorsanız -ki kucaklıyorsunuz- insanlık size her zaman bağrını açacaktır. Ve bu türlü herzegû (lüzumsuz, manasız, saçma sapan konuşan) insanların söyledikleri herzelere de güleceklerdir ve gülüyorlar. Şimdi gizli gizli gülüyorlar, kapalı kapılar arkasında gülüyorlar: “Allah Allah, kime terörist diyorlar!”

*Terörist olmayan, hayatını melekler gibi sürdüren insanlara terörist diyenler, asıl kendileri o levsiyât içinde bulunan insanlardır. Bunlar bir gün tarihin sayfalarına simsiyah yazılarla kaderlerinin gereği olarak yazılacaklar. Tarih ve gelecek nesiller onlara diyecek: Sohbeti yalan ve iftira olana, konuşması yalan ve iftira olana, yazısı çizisi yalan ve iftira olana, oturduğu yer itibariyle başkalarına sinyaller göndermek suretiyle başkalarını yalan ve iftiralarla idlal edenlere yuf olsun!..

*Bırakın o şefkat mahrumu, merhamet mahrumu insanlar kendi gayzlarıyla, nefretleriyle, kinleriyle yaşayadursunlar. Onların da o kadar yaşamak hakkı var. Siz şimdiye kadar kendi üslubunuza göre yaşadınız, bundan sonra da üslubunuzu koruyarak yaşamaya bakınız. Mahlûkatı şefkatle kucaklayınız.

Allah’ın inayetiyle, şefkat kahramanlarını gönüllerdeki tahtlarından indiremediler/indiremezler.

*Bir insanın imandan nasibi mahlûkata şefkati ölçüsündedir. Siz bir ölçüye kadar o şefkati sergileyen insanlarsınız. Yaprağı dökülecek bir ağacın yaprağını bile vaktinden evvel dökmeyi cinayet sayacak insanlar.. karıncaların otağ kurdukları yerde gezerken “aman birine basarım” diyenler.. kendi üzerlerine gelmeyen, sokma endişesi olmayan, ısırma endişesi olmayan yılana, akrebe, çıyana bile kıymayanlar.. böyle bir kıymayı bile cinayet sayanlar…

*Evet, şefkat kahramanları, bu şefkati dünya çapında bir ölçüde sergilediklerinden dolayı gönüllere tahtlar kurdular. İki senedir onlar hakkında yapılan tezvirat belki daha önce de kapalı şekilde vardı; hazımsızlıktan kaynaklanıyor, gizli gizli yapılıyordu. Adanmış ruhların takdir ve mükâfat beklentileri yoktu. Adanmışlık ruhuyla hareket ediyorlardı ama sultanlar gibi semereler ortaya koyuyorlardı. Kendilerine sultanlık yakışırdı, fakat hiçbir zaman kendilerini amelenin üstünde görmediler. Açtıkları okullarda sıvacılık yaptılar, duvar ustalığı yaptılar; tahtayı sırayı masayı derlediler, toparladılar, kurdular. Sadece mektebe bunları kurmakla kalmadılar, gönüllere tahtlar kurdular. Onun için iki senedir süren tezvirat iki sene daha devam etse, sonra iki sene daha devam etse, Allah’ın inayetiyle gevezelerin gevezeliği yanlarına kâr kalacak. O insanlar diyecekler ki: “Bakmayın onların dediklerine, biz üç tane daha okul açmanızı istiyoruz.”

*Bölünmeyin, parçalanmayın; Allah’ın kudret eli sağlam bir heyet-i içtimaiyeyle beraberdir. Vifak ve ittifak, Cenâb-ı Hakk’ın tevfikat-ı sübhaniyesinin en büyük vesilesidir. Bir ve beraber olur, hadisin ifadesiyle, bünyan-ı marsus gibi bir hal alırsanız, Allah da eltâf-ı sübhaniyesini başınızdan aşağıya sağanak sağanak yağdırır.

Tarih boyu firavunların, tiranların, diktatörlerin değişmeyen bahaneleri…

*Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ

Bu âyet-i kerime, Firavun ailesi içinde neş’et edip, Hazreti Musa’ya en kritik anda destek veren bir mü’minin (Mü’min-i âl-i firavn) adının verildiği Mü’min Sûresi’nde geçmektedir. Firavun’un “Bırakın, ben Musa’yı öldüreyim; varsın o da Rabb’ine yalvarsın. Doğrusu ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden ve bu yerde, bu ülkede fesat çıkarmasından korkuyorum.” dediğini anlatmaktadır.

*Mekke müşriklerinin Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, “Ailelerimizi bölüyor, bizi atalarımızın yolundan döndürmeye çalışıyor.” dedikleri gibi; Firavun da kendi kavmine, “Dininizi, sisteminizi değiştirmesinden, sizi birbirinize düşürüp, bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.” diyor ve kendi müfsitliğini gizleme gayreti içinde, eskiden beri bütün tiranların, diktatörlerin, tağutların yaptığı gibi davranıyordu.

*Evet hak karşısında yenilince ya kuvvete ya da demagojiye başvuran, dünyanın kaderine hâkim bütün mütekebbirler, despotlar gibi, Firavun da kuvvet gösterisinde bulunmak istiyor, bunun için halka sığınarak kamuoyu oluşturma gayretleriyle demagojiler yapıyor ve “Onun, dininizi/sisteminizi değiştirmesinden veya ülkede fesat çıkarmasından korkuyorum.” diyordu; diyor ve sanki o âna kadar her şey yolundaymış, toplum da müreffeh ve mesutmuş da Hazreti Musa her şeyi karıştırmış, halkı kargaşaya sürüklemiş gibi bir imaj uyarmaya çalışıyordu.

Mütekebbir zorbalardan Rabbimize sığındık!..

*Firavun’un gittikçe çöküp, nihaî bir kaybetme noktasına doğru hızla ilerlemesine karşılık, Hazreti Musa fevkalâde rahattı ve Firavun’un tehditleri karşısında en ufak bir sarsıntı bile hissetmiyordu. Bu itibarla da hemen cevabını yapıştırmıştı:

وَقَالَ مُوسَى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ

“Ben, hesap gününe inanmayan her mütekebbir (gururlu, kendini beğenmiş zorba)dan benim ve sizin Rabbinize sığındım.” (Mü’min, 40/27) diyerek, bir yandan Hakk’a güvenini ortaya koyarken diğer yandan da bütün insanların Rabbinin sadece Allah olduğunu bir defa daha ihtar etmişti.

*Bu ayet-i kerimelerle, bir tarafta Firavun’un tiz perdeden atıp tutması, ölüm tehditleri savurması, ölüm tehditleri savururken de içten içe aklî, mantıkî ve kalbî tutarsızlıklarının şuurunda olarak tedirginliği, telaşı ortaya konuyor. Ayrıca, böyle bir tedirginlik ve telaş karşısında, daha evvel horlayıp hakir gördüğü teb’anın gücünü yanına almaya çalışması ve bu uğurda onların dinî hissiyatlarını istismar etmesi anlatılıyor. Dahası her devirde olduğu gibi, kendisi fesat çıkarıp dururken başkalarını fesatla karalaması, her fırsatta mü’minlere düşmanlık yapmasına mukabil dindarların dinin ruhunu değiştirdiklerinden ve değiştireceklerinden dem vurması nazara veriliyor. Diğer taraftan da bütün bunlara karşı Hazreti Musa’nın fevkalâde bir temkin içinde halka bedel Allah’a sığınması ve Firavun’un kibrini, gururunu onun yüzüne vurması hatırlatılıyor.

Yolumuzun Kaderi ve Vazifemiz

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yeni sohbetinde şu konuları anlatıyor:

*İmam-ı Gazalî hazretleri, günahları ve kötü fiilleri “mühlikât” (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) olarak isimlendirirken, sevapları ve salih amelleri de “münciyât” (kurtaran, felaha götüren ameller) başlığı altında ele alır.

Zâlimler kaybetmeye mahkumdur!..

*Günümüzün hadiseleri İmam Gazalî’nin ifadesiyle değerlendirilecek olursa, zalimlerin mezalim, mesavî, hud’a ve intikam şeklindeki değişik kötülükleri, kendileri hakkında mühlikât, mazlumlar için ise münciyât sayılır. İnsan onunla inlerse, onunla oturur kalkarsa, dualarında mağdurları da beraber dillendirir ve ne ölçüde moral verecekse, onlara moral verirse, bir taraftan çekerken, diğer taraftan da kazanmış olur.

*Tarih boyu hep çekenler ve çektirenler vardır. Eğer çektirilenler, hak ve doğru yolda yürüyorlarsa, onlar kazanıyorlar, diğerleri de kaybediyorlardır; bütün tarih boyunca böyle olmuştur. Zâlim hep kaybetmiştir; mazlum ise, şayet inanıyorsa, Allah’la irtibatı varsa, yüksek idealler uğrunda o mücadeleyi veriyorsa, hak hakikat adına dimdik duruyorsa ve bundan dolayı kendisine gelip gelip tosluyorlarsa, o mazlumiyet, o mağduriyet, o mahkûmiyet onun için bir kazanç vesilesi olagelmiştir.

*Tarih boyunca pek çok peygamber gelmiş ve Allah’ın mesajını getirmişlerdir. Ne var ki, hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış ve zulme maruz bırakılmışlardır.

Peygamberlere de “sefih, kâhin, mecnun” demişler, size “haşhaşi” demelerine aldırmayın!..

*Hazreti Nuh (aleyhisselâm) nübüvvetle serfiraz kılınmış; insanları, Allah’a kul olmaya davet etmiş ve gemi mucizesi gibi harikuladeliklerle teyid edilmişti ama kavmi ona, -hâşâ- “sefih” ve “mecnun” diyordu. Size “haşhaşi” demişler, aldırmayın. “Çete” demişler, aldırmayın. “Sülük” demişler, aldırmayın. Peygambere “sefih” demişler; bunak demektir bu.

*Bazı edepsiz kimseler de İnsanlığın İftihar Tablosu’na hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz, cahil gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır; estağfirullah, yüz bin defa estağfirullah.

*Hazreti Âdem’den Hazreti Nuh’a, ondan Rasûl-ü Ekrem Efendimize kadar insanlığın tarihine baktığınız zaman, göreceksiniz ki, adet-i ilahi hiç değişmeden devam edegelmiş. Değişen nedir? Şartlara göre senaryolar değişmiştir; zulüm ve ceza şekillerinde bir kısım farklılıklar olmuştur.

Dağınıklığa düşmemeli!..

*Realiteleri kabul etmek ve dağınıklığa düşmemek lazım. “Şimdi ne olacak?” Bunlarla güç ve kuvvetimizi dağıtırsak, esas mükellef olduğumuz hususları yerine getirme mevzuunda kullanacağımız enerji kalmaz; enerjimizi beyhude kullanmış oluruz. Dağılmamak lazım. İki işi yapmaya çalışırken, üçüncü dördüncü bir meşguliyete kalkışırsak, bütün bütün dağılırız.

*Böyle bir feşel (fiyasko) yaşamamak için en ehemmiyetli konular üzerinde yoğunlaşmak gerekmektedir. O da şudur: Konjonktür bizi şöyle bir duruma itti. Bu durumda biz, gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? Şu anda içinde bulunduğumuz şartlar, neler yapmamıza müsaittir? Bu mevzuda hizmet adına ne türlü alternatifler oluşturabiliriz. İşte buna bakmamız lazım.

*Yoksa “Falan zalim şunu yaptı, filan zalim bunu yaptı. Falan kara yayıncı şunu yaptı, filan ak yayıncı bunu yaptı…” Bunlarla meşgul olduğunuz zaman, kafa dağınıklığına düşersiniz; nöronlar taşımaz bunu; korteks çatlayıverir birden bire. Sonra yapacağınız işlerde üst üste fiyasko yaşarsınız. Öyleyse, dağılmamak lazım.

*“Onlara şöyle mukabele edelim, böyle mukabele edelim!” gibi mülahazalara da girmemek lazım. Elbette ki iftiralar karşısında, tekzip, tavzih, tashih hakkını kullanma her zaman için mahfuzdur; avukatlar ve bilenler o hakkı usulünce kullanırlar. Ama “O bana bir şey dedi, ben de ona diyeyim! O benim için yakışıksız şu lafları atıverdi, ben de kendi kendime veya birkaç arkadaş içinde onun dediği şeye yakın bir şeyler söyleyeyim. O bana tilki dedi, ben de ona -bari- tavşan diyeyim.” Bunlar faydasız şeyler. Bunlarla geriye hiçbir şey dönmez. Aklı başında bir mü’min, yapacağı her hareketle geriye bazı şeylerin dönmesine göre planlar ve projeler oluşturmalı; “Ben ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım ki, hareketim bazı şeyler kazandırsın?” düşüncesiyle hareket etmelidir.

“Geçmiş ümmetlerin başlarına gelenlere mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”

*Cenâb-ı Hak, ilahî âdeti gereğince insanları hayatları boyunca çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutar. Böylece tıpkı elmasın kömürden, altının da taş ve topraktan ayrılması gibi onların hasını hamından, saf olanını olmayanından ayırır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

“Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2)

*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

*Cenâb-ı Hak, sabredip mücahedelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142)Allah (celle celâluhu) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (celle celâluhu), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdîsi ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

“Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

*Habbab bin Eret (radıyallahu anh) anlatıyor: Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.”

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Mefkûre kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını kullanmamalıdırlar; bu düşünceyle Hazreti Pir, “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini istimal etmiştir. Zarar mevzuuna gelince, hadis-i şerifin ifadesiyle, “Zarar verme yoktur; zarara zararla mukabele de yoktur.”

*Bizim tek derdimiz rûh-i revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasıdır. Yahya Kemal ne hoş söyler:

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Gök nûra gark olur nice yüz bin minâreden,

Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî.

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i,

Akseyleyince Arş’a lisân-ı Muhammedî.”

Olumlu düşünmeli, müspet hareket etmeli ve emanetin hakkını vermeli!..

*Siz yapılması gerekli olan şeyleri yapın; ötesini Allah’ın rahmet ve inayetine bırakın. Üstad Hazretleri, bu mevzuyla alâkalı Celâleddin Harzemşah’ın bir mülâhazasını nakleder: Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.” Şe’n-i rububiyetin gereğine karışmam, ne dilerse onu yapar.

*Biz bugün bütün himmetimizle, şimdiye kadar yapılan şeyleri alıp ileri götürmeye bakmalıyız. Ötesinde, bize şu kötülüğü yapmışlar, bu kötülüğü yapmışlar.. onlar hakkında da “Cenâb-ı Hak günahlarını affetsin!” der, acıma hislerimizi ifade ederiz. Çünkü zulmedenler, imanları varsa ve imanlarına rağmen zulmediyorlarsa, onlara acımak lazım; zira size kazandırdıkları halde onlar kaybediyorlar. Ahirette umumi bir hukuka tecavüzün cezasını çekerler. Âmme hakkı, Allah hakkıdır; Allah hakkına tecavüz etmişliğin cezasını çekerler. Dolayısıyla da acımaya kesb-i istihkak ederler; acınacak durumdadırlar.

*Şu halde bize düşen şey, o durumda olan insanlar hakkında “Allahım bizleri de onları da sırat-ı müstakime hidayet eyle. Bize de onlara da yanlış şeyler yaptırtma. Öbür tarafta bir bela, bir musibet şeklinde gelip başımıza dolanacak şeyleri bize yaptırma!” demektir. Evet, biz hem onlar hem de kendimiz için hep olumlu düşünmek ve müspet davranmakla mükellefiz.

411. Nağme: Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Değişik vesilelerle ifade ettiğimiz gibi, sadece Bamteli sohbetlerini değil bir ders ya da kısa bir hasbihal anında kaydettiğimiz sözleri de sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Burada hayatın günlük akışı içerisinde muhterem Hocamızın herhangi bir vesileyle dile getirdiği hakikat damlalarını ne ölçüde muhafaza edebilirsek o şekilde size de ulaştırma gayretindeyiz. Her zaman aynı mekânda ve şartlarda gerçekleşmeyen kısa hasbihalleri dahi herkesin istifadesine sunmaya çalışırken bazen sadece yazı, kimi zaman ses, yer yer de görüntü kaydına muvaffak olabiliyoruz. Bütün bunlar esnasında muhterem Hocamızı rahatsız etmemeye ve onun hayatını tahdit altına almamaya azami özen gösteriyoruz. Dolayısıyla bazen bir pervane vızıltısına, kimi zaman bir makinenin cızırtısına, yer yer de klimanın uğultusuna razı oluyoruz. Sohbetlerde dip seslere sebebiyet veren bu arızî durumlara rağmen, o anki imkânlarımız yazı, ses ya da görüntüden hangisine ne ölçüde müsaade ederse, o suretle kayıt altına alıp neşretmeye çabalıyoruz.

İnşaallah, bundan sonra portatif kameramızı daha fazla kullanma ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği sohbet-i Canan nağmelerini daha güzel aktarma azmindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Bu cümleden olarak, ses dosyasının yanı sıra, -çok kaliteli olmasa da- görüntülü şekilde de arz edeceğimiz -dün akşamki sohbetten müteşekkil- bu “nağme”de Muhterem Hocamız şu hususlara değiniyor:

Arınma Kurnaları

*Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile, hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım.

*Vehme ve vesveseye düşmemek ama o kadar arınma aşığı ve meftûnu olmak.. hayalimizden geçen şeyler karşısında bile fevkalade duyarlı olup hemen bir arınma kurnasına koşmak lazım. Beş vakit namaz bu mevzuda arındırıcı bir kurnadır. Tevbeler, istiğfarlar, inâbeler, evbeler bu mevzuda arındırıcı bir kurnadır. Hatta çok defa verdiğiniz sadakalar bu mevzuda arındırıcı kurnadır. Din-i Mübin-i İslam’ın i’lâsı adına Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açması adına ortaya koyacağınız gayretler birer arındırıcı kurnadır, tereddüdünüz olmasın. Bunların hepsini birden kullanan insan pîr u pâk olur inşaallahu teâla.

*Evet, temizlik mevzuunda fevkalade bir hassasiyete sahip olmalı. Ben cinnet dedim, siz onu ciddiyet olarak ele alabilirsiniz. Bu mevzuda çok ciddi olmak ve dik durmak lazım. Siz dik durduktan sonra, el-âlem size ne derse desin.

Hazreti Ömer Ufku ve Hazreti Halid’in Hakperestliği

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ordunun başından ayrılıp Kâbe’ye Hacca gitmesinden dolayı Hazreti Halid’e (radıyallahu anh) tevbihte bulunmuştu. “Senin ordunun başında bulunman, Kâbe’ye gitmenden daha önemlidir.” Bu önemi çok iyi kavramış olan otuz küsur Osmanlı hükümdarından hiç birisi Hacca gitmemiştir. Hac farz olmamış mı onlara? Olmuştur! Fakat şayet daha büyük bir farz varsa, milletin vahdeti bahis mevzu ise, o millete karşı değişik milletler diş biliyorsa, orada onlara karşı bir tavır belirlemek ve başında bulunulması gerekli olan bir toplumun başında bulunmak ondan çok önemlidir.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*İnsanlara baş olmaya ve toplumda baş olarak bir şeyler yapmaya değil, Allah nezdinde baş olmaya ve nezd-i ulûhiyette o maiyyete ermeye bakmak lazım!

Alınlarınız Açık, Yüzleriniz Ak; Dimdik Durun!..

*Siz hizmet çizginiz açısından üzerinize düşenleri yaparken, bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar haset edeceklerdir. “Bunlar olmasaydı da biz olsaydık!” diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına alma lüzumundan dolayı, desteğinizi alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır.

*Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdulillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdulillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söylediler.

*Öyle şeyler diyorlar ki, 160 küsur ülkede, 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar, bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size.. hem de vallahi, billahi, tallahi ile söyleyeyim: Yirmi sene değil, yirmi ay değil, yirmi hafta değil, yirmi saat de değil.. sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.

Cenâb-ı Hakk’ın Lütfettiği Yolda Dosdoğru Yürüyün!..

*Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla “devletin malı deniz, yemeyen…” dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.

*Evet, yaptığınız şeyler arasında sizi Allah (celle celalühu) huzurunda ve Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) karşısında mahcup edecek bir durum yoksa, bence dimdik durun. El-âlem gülünecek halini setretmeye çalışsın, sizin gülünecek ve ayıplanacak haliniz yok, Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Hallerine gülünecek insanlar, başkalarına gülmekle müteselli olurlar. Başkalarını tecrîm etmek suretiyle kusurlarını örtmeye çalışırlar. Maşerî vicdandan silinmesi mümkün olmayan haramilikleri, hırsızlıkları, irtikâpları ve ihtilasları, fevkaladeden gündemler oluşturmak suretiyle, halka unutturacaklarını zannederler. Hâlbuki hiç farkında değiller; her söylediklerinde, bu levsiyât ve bu mesâvî, halkın nöronlarında bir kere daha canlanıyor.

*Her şeye rağmen, yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen, aksine size kötülük yapan kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.