Posts Tagged ‘herkul’

232. Nağme: İlk Kapitalist Kârûn ve Kârûnlaşmamanın Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Sabahki dersimizde Kasas Sûresi’nin 61-82. ayet-i kerimelerinin tefsirlerini tamamladık. Bütün detaylarıyla Kârûn kıssası üzerinde durduk. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı açıklamalardan özellikle şu ayetle alakalı olan kısmı sizinle de paylaşacağız:

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Hazreti Mûsa’nın ümmetinden olup onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir cemaat zor taşırdı. Halkı ona, ‘Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah şımarıp böbürlenenleri sevmez’ demişti.” (Kasas, 28/76)

Muhterem Hocamız, bazı tefsircilerin Kârûn’u ilk kapitalist saydıklarını, onun malla imtihanı kaybeden bir prototip olduğunu, kendi devrinde bazı kimselerin onun hazinelerine imrendiği gibi bugün de bir kısım insanların neye imrenmek gerektiğini bilemediklerini ve dolayısıyla dünyanın geçici güzelliklerine aldanıp âhiret sermayelerini burada tükettiklerini vurguladı.

Hayatını yüksek hedeflere bağlı götürmeyen insanların imkan ve kuvvet elde ettikçe çözülmelere de maruz kalacağını belirten muhterem Hocaefendi “İmkanların çoğalması hizmetle, mefkurenin bütün dünyaya duyurulmasıyla taçlandırılmıyorsa, çözülme dönemi başlamış demektir. Vazife ve hizmetten azade kalmış insanlar, çözülmeye ve çürümeye maruz emtia gibidir, zamanla hiç farkına varmadan partallaşırlar. Canlı kalmanın yolu başkalarına kâse kâse can dağıtmaktan geçer.” tesbitini seslendirdi. Mutlaka herkese ruhuna ve karakterine göre bir iş bulmak lazım geldiğini, fakat bir vazife verilirken insanların zaaflarının da hesaba katılması gerektiğini ifade eden Hocamız, “Bir arkadaşınız, kendisine emanet verilen parayı ilgili kimseye teslim etmeye giderken ‘Bunu cüzdanımda kendi paramın yanına koymamda bir mahzur var mı?’ diye sormuştu. Bilhassa emniyet ve güven gerektiren konumlarda işte bu duyguyla hareket edecek ve emaneti yıpratmaktan bile korkacak insanların bulunmasına dikkat edilmelidir.” dedi.

Son olarak Hazreti Ömer efendimizin Hudeybiye esnasındaki tavrı ile alakalı bir soru üzerine istişare ve ortak akıl mevzuuna da değinen muhterem Hocamız bu hususla ilgili de çok önemli esasları dile getirdi.

11:24 dakikalık bu nağmeyi de bu sabah çektiğimiz bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bu sabahki dersten bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

231. Nağme: Cemaatler Arası Hoşgörü, Müsbet Hareket ve Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi daha üç saat önceki ikindi namazı sonrası hasbihalinde bir kere daha müsbet hareketin esaslarına değindi.

Kim nasıl hareket ederse etsin, bize düşen vazifenin insanları hoş görmek olduğunu ifade ederek, başkalarının bizim gözümüze ilişen eksiklikleri karşısında “İhtimal, Cenâb-ı Hak bunu göstermekle beni imtihan ediyor!” demek ve çok temkinli davranıp suizanna girmemek gerektiğini belirtti.

Başkalarını değerlendirirken (muhatabın kusursuz ve mükemmel olmasını beklememe manasına) yüzde yüze talip olmamanın, o yüzde yüzü kendimiz için düşünmenin ehemmiyetine vurguda bulundu. Mevlânâ ifadesiyle, “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / Bir ben varım deme, yoksan da olur!.” anlayışına bağlı kalıp diğer insanlar hakkında değil olumsuz bir şey söylemek menfi bir mülahazaya dahi girmemek icap ettiğini anlattı.

Ferdin ferde, ailenin diğer bir aileye, bir kesimin başka bir kesime bakışında hep hoş görmeyi esas almanın ve her zaman müsbet hareket etmenin mü’mince olduğunu dile getiren muhterem Hocamız, “Hayatlarını başkalarını tahrip etmek suretiyle bir şey ikâme etmeye bağlamış kimselerin şimdiye kadar ortaya koydukları kalıcı hiçbir şey yoktur. Bu açıdan her zaman tamirin ve müsbet hareketin yanında olmak lazım.” dedi ve şu cümleyi ilave etti: “Dinin temel disiplinlerine aykırı olmama kaydıyla, farklılıkları hoş görmek ve günümüzdeki yaygın ifadesiyle, onu toplumsal bir zenginlik kabul etmek lazım.”

Muhterem Hocaefendi, yakın tarihte cereyan etmiş bir hadiseyi de aktardı: Moğolistan’ı ziyaret eden bir büyüğümüz, oradaki okul müdürüyle ya da rehberlik yapan insanla karşılaşıp konuşurken “Burada başkalarının da hizmeti var mı?” diye soruyor. Arkadaşımız da “Evet, elhamdülillah Süleyman Efendi hazretlerinin talebelerinin de kursları var.” cevabını veriyor. O zat, “Allah Allah, siz Süleyman Efendi hazretleri mi diyorsunuz?!” sözüyle hayretini ifade ediyor. Arkadaşımız da “Vallahi Hocaefendi’nin Süleyman Efendi’nin adını andığı zaman ‘hazret’ demediğini hiç duymadık!” diyor.

Kendisine anlatılan bu hadiseyi naklettikten sonra muhterem Hocamız şöyle dedi: “Kırk senedir ben hep öyle hitap ettim. Yine, sadece ‘Mahmud Efendi’ deyip geçmedim. ‘Çarşamba cemaati’ deyip hakaret ifade eden bir tabirle ele almadım. Hep ‘Mahmud Efendi hazretleri’ dedim ve bunların hepsinin kendilerine göre çok önemli hizmetler icra ettiklerine inandım.”

Kıymetli Hocamız şayet biz irademizin hakkını verip hep müsbet hareket eder, herkesi hoş görür, her hizmeti alkışlar ve herkese karşı saygılı davranırsak, bir gün mutlaka selim vicdanların da aynı şekilde davranacaklarını; bunun da Hak katında dua yerine geçeceğini ve Allah’ın vifak/ittifak lütfedeceğini belirtti. Dualarımızda diğer meslek ve meşrepleri yad etmemiz ve “Allahım hepimizin kalbini ıslah eyle.. Allahım birbirimize karşı haset, rekabet ve tenafüs duygularını Kaf Dağı’nın arkasına at; bu türlü kötü hisler ile bizim aramızı, doğu batı arası/iki kutup mesafesi kadar uzak eyle!” dememiz tavsiyesinde bulundu. Sözlerini şu cümleyle noktaladı:

“‘Onlar yıkılsın da biz yerlerine kurulalım’ mülahazası, makama mansıba gönlünü kaptırmış bir kısım kimselerin hastalığıdır; fakat dine imana hizmete kendini adamış insanlar bu türlü denî düşüncelerin ağına düşmemeliler!”

13:28 dakikalık bu hakikatler demetini de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

230. Nağme: Müfteri İşini Yapıyor, Fakat İftiralara Alet Olan Mü’minlere Ne Demeli?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Kin ve nefret duygularıyla oturup kalkan bir kısım kimseler sürekli yalan ve iftiralara sarılıyor, dine hizmet eden herkesi hedef alıyor ve onları karalamak için her yola başvuruyorlar. Yaptıklarıyla vicdanlarının iflas etmiş ve insaf hislerinin tükenmiş olduğunu ortaya koyan bu zavallılar, yalan ve iftirayı bir silah gibi kullanıyor, hiç olmazsa izinin kalacağı ümidiyle temiz ruhlara sürekli çamur püskürtüyorlar. O türlü nasipsizleri muhatap alıp iftiralarına cevaplar yetiştirmenin abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz; zira vicdan ve insaf olmalıdır ki insan doğruları kabul etmeye açık bulunsun. Bununla beraber sözü bir noktaya getirmek için bir iki hususa değinmek istiyoruz.

Bazı şer şebekeleri, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında halkın zihninde şüpheler uyarmak için senelerden beri var güçleriyle çalışıyorlar. Muhterem Hocamızın her sözünü ve her görüntüsünü nasıl çarpıtabileceklerine dair şeytanî gayretler sergiliyor ve en nezih karelerin, en güzel beyanların üzerine devamlı zift pompalıyorlar.

Mesela; büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu duyan çevredeki Müslümanlar gelip “Efendim, dinimizin bu türlü felaketler karşısında bir tavsiyesi var mı? Bir dua yazma lütfunda bulunur musunuz?” deyince muhterem Hocaefendi “Ayetü’l-Kürsî” yazıyor. Türk, Kürt, Boşnak, Bulgar ve Abhazalı Müslümanlar yazılan o duayı alıp evlerine, bahçe duvarlarına asıyorlar. Allah’ın inayetiyle başka yerlerde çok büyük yıkımlar olduğu halde onlar çok küçük kayıplarla o belayı atlatıyorlar. Fakat birileri bunu haberleştirirken “Mazlum Müslümanlar dururken Amerika’ya dua ediyor” şeklinde veriyor ve masumane bir duaya sığınma hadisesini dahi çarpıtıp onu da karalama malzemesi olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamız üç defa hacca gittiği ve pek çok sohbetinde, röportajında, kitabında hac hatıralarından bahsettiği halde “Peki hacca niye gitmiyor/gidemiyor?” şeklinde çok tuhaf bir soruyu televizyon ekranlarına dahi taşıyabiliyor ve bu yalan boyalı kasıtlı soruyla da şüpheler hasıl etmeye çabalıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamızın hem de “Kur’an’ın Gurbeti”ni anlattığı bir sohbetinin “Kur’an’a da elimi vurasım geliyor!” cümlesini defalarca arka arkaya montajlayıp sonra da bunu Yüce Kitabımıza hakaretmiş gibi sunuyorlar. Oysa bir iki cümle sonrasında Hocaefendi, Hazreti İkrime’nin Kur’an okurken güzelliği karşısında heyecana gelip onu yüzüne-gözüne sürdüğünü ve gönlünde çoşan Kur’an sevgisiyle mushafı bağrına basıp “Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” dediğini hatırlatıyor ve “Bazen Kur’an okurken ilahi beyanın güzelliği karşısında takkemi fırlatasım, Kur’an’a elimi vurup uzanıp onu alıp yüzüme gözüme süresim ve ‘Rabbimin Kelamı’ diyerek öpüp koklayasım geliyor” diyor. Heyhat, şerirler çok nezih duyguların ifadesi bu sözleri bile saf kitleleri kandırmak için montajlayıp kullanıyorlar.

Mesela, hemen her sohbetinde Hak dostlarına karşı hürmetini dile getiren, özellikle de İmam Gazali, Abdülkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend gibi büyükleri medyuniyet ifadeleriyle yad eden Muhterem Hocamızın kırk dakikalık sohbetinden sadece iki cümleyi alıp o büyüklere -haşa- saygısızlık yaptığını iddia edebiliyorlar. Halbuki Hocaefendi, Bediüzzaman hazretlerinin eserlerini Türkçe açısından tenkit edenlere cevap sadedinde bazı hususlara değindiği o sözlerinde bile zikri geçen Hak dostlarının manayı kalıplara kurban etmediklerini, gönül derinlikleri sayesinde bazen çok sıradan sözlere dünya kadar muhteva sığdırdıklarını ve onları, anlamadığımız ya da yanlış zannettiğimiz kelimelerle tartmamamız lazım geldiğini anlatıyor. Ne var ki vicdan ve insaf yoksunu kimseler, aslında kendilerinin dahi biraz teemmülle çok rahat anlayabilecekleri o hakikatleri dahi başka mecralara çekiyorlar.

Kıymetli arkadaşlar,

Bu misalleri çoğaltmak mümkün; fakat, başta da ifade ettiğimiz gibi iftira ve çarpıtma, müfterilerin karakteridir; onları muhatap almak ve dediklerine değer vermek abesle iştigaldir.

Şu kadar var ki, kıymetli Hocamızın eserlerine, binlerce sohbetine, senelerdir defalarca anlattığı meselelere ve şaheseri sayılabilecek bereketli hayatına bakmayıp da hakikatini anlamadıkları bir söz, nereden çıktığını bilmedikleri bir şayia veya ne olduğunu dahi kestiremedikleri bir tablodan hareketle ileri sürülen iftiralara kanan, suizan ve gıybetlere dalan, karalama kampanyasına ortak olan müminleri anlamak mümkün değil.

Aylar önce, bir fotoğrafla alakalı sorular almış ve gereken cevabı vermiştik. Yine bir müfteri işi olduğu ve o türlü insanları muhatap almak istemediğimiz için meselenin üzerinde durmamıştık. Fakat son günlerde o fotoğraf bir kere daha ısıtılıp site site dolaştırılır oldu. Belki bazılarınız görmüşsünüzdür; bazı kirli eller tarafından servis edilen mesajlarda muhterem Hocamızın koltuğunun hemen üstünde asılı olan bir tablo “İlluminati Tarikatı” gibi yapılanmaların, gizli teşkilatların simgesi olarak gösteriliyor.

Diğer itham ve iftiraları bununla kıyaslamanız için servis edilen resim ile o fotoğraftaki tablonun aslını arz ediyoruz:

1. Fotoğraf: Türlü türlü iftiralarla beslenip servis edilen resim:

2. Fotoğraf: Servis edilen mesajlarda çarpıtılan tablonun aslı:

Birinci resimde daire içine alınıp gizli bir teşkilatın simgesi gibi gösterilen tablonun aslını ikinci fotoğrafta görebilirsiniz: Kıymetli bir insan, muhterem Hocamıza ne hediye edebileceğini düşünürken onun Ka’beye karşı sevgisi aklına geliyor. Bir şekilde elde ettiği Ka’be örtüsünü hediye etmeye karar veriyor. Fakat Ka’be örtüsünden alınan o mübarek parça istediği büyüklükte olmayınca kendince bir kompozisyon yaparak elindeki “mukaddes emaneti” iki yana sarkıtıp tam ortasına da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in muazzez mührünü yerleştiriyor. Muhterem Hocamız da kutsal mekanlardan gelen o kıymetli hediyeyi “Oranın küçük bir parçasına bile kurban olurum; onun başımın üzerinde yeri var!” deyip koltuğunun üstüne astırıyor.

Heyhat ki, gördüğünüz gibi ehl-i kin ve garaz o muazzez levha ve o masum düşünceyi bile nasıl çarpıtıyor!..

Fakat, gerçekten müfteriyi anlayabiliyoruz; o kendi karakterini sergiliyor.

Sadece iki grubu anlayamıyoruz:

Birincisi, su-i zan, gıybet ve hele iftira haram olduğu halde bunlara bulaşabilen Müslümanları anlayamıyoruz.

İkincisi, şer şebeke her fırsatı ifsatta kullanırken -muhterem Hocamızın onca hastalık ve rahatsızlıklarına rağmen her gün sohbet edip ders yaparak terütaze hakikat buketleri gönderdiği halde- o hasbihalleri başkalarına ulaştırma gayreti bulunmayan, bir kişi daha duysun heyecanı taşımayan, hele bari kendisi için istifade yolları aramayan Hak erlerini hiç ama hiç anlayamıyoruz.

Lütfen, sözlerimizi kaba bulmayınız. Lakin, dünkü “229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası” ne kadar hayatî, ne denli güzel ve ne tesirli bir sohbetti. Kaç kişiye ulaştırdınız acaba?!.

Affınız istirhamıyla…

229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası

Herkul | | HERKUL NAGME

“Biz muhabbet mahrumu insanlarız. Allah sevgisini çaldılar bizden.. Peygamber sevgisini çaldılar. Sevgi kabiliyetimizi bütünüyle dünyaya ve kendimize bağladılar. Sevilmesi gerekli olanları sevilmesi gerektiği ölçüde derinlemesine sevemedik. O sevgiyi suiistimal ettik. Bazen birisi şöyle bir iyilik yapacak diye ona öyle bir sevgi duyduk ki bu da gayretullaha dokundu; Cenâb-ı Hak suratımıza bir şamar indirdi ve âdeta ‘Aklınızı başınıza alın.. onlar o kadar teveccühe, o kadar takdire layık değillerdi.’ dedi.”

***

“Bazen birilerine karşı öyle bir alaka gösteririz ki, aslında onların nezd-i ulûhiyette o alakaya liyakatleri yoktur. Fakat biz o mevzuda dengeyi koruyamayız, “ille de onlar” deriz ve hiç farkına varmadan onlardan şefkat tokatı değil de öyle nikmet tokatları yeriz ki dünyaya geldiğimize de geleceğimize de bin pişman oluruz. Evet, bu mevzuda dengeyi koruyamadığımızdan dolayı gayr-ı meşru muhabbetin cezası olarak merhametsizce tokatlara müstahak olduk. Tokatlıyor Allah: Aklınızı başınıza alın; bu ölçünün insanları değil onlar!..

***

El âlem sizin hakkınızda şöyle böyle düşünüyor ve kendi paranoyalarına göre değişik stratejiler oluşturuyorlar. Bazıları “Biz belli bir yol, belli bir yöntemle belli şeyler elde ettik. Bunlar da bir gün güç haline gelince aynı şeyleri yaparlar!” mülahazasını taşıyor olabilirler. Buna karşı da elli türlü alternatif oluşturabilirler. Fakat bunlar bizi bağlamamalı, kendi yolumuzdan alıkoymamalı. Bizim duygu ve düşüncemiz Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu sevdirme olmalı.

***

Kendi işimizle uğraşalım, başkalarının paranoyalara dayalı bir kısım kuruntularıyla meşgul olup himmetimizi, gayretimizi, efkârımızı dağıtmayalım. Hazreti Üstad buyuruyor ki: “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.”

***

Sevgili dostlar,

Yukarıdaki cümleleri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin önümüzdeki pazartesiden itibaren neşredeceğimiz Bamteli sohbetinden aldık. Muhterem Hocamızın çok hayati mevzulara değindiği o sohbetin çay faslını hiç beklemeden hemen yayınlamak istedik. Görüntülü olarak da sunacağımız bu 17:32 dakikalık bölüm şu ilave cümlelerle beraber özetlenebilir:

-Sürekli iyi düşünmek, güzel görmeye çalışmak ve iyi şeyleri ikâme etmeye bakmak lazım. Yoksa bazı kimselerin yaşadıkları paranoyalara paranoya ile mukabele eder, “Falanlar bize karşı şöyle duruyorlar. Onlar bizim hakkımızda şöyle düşünüyorlar. Biz de şunu şöyle, bunu böyle yapalım!” vehimlerine binaen benzer paranoyalara bağlı stratejiler üretmeye kalkarsak, bu bizi öyle meşgul eder ki yapmamız gerekli olan hizmetleri yapamayız.

-Biz başkalarının paranoyalarına hiç aldırış etmeden doğru bildiğimiz işleri yapmaya devam etmeliyiz. Doğru bildiğimiz işlerin başında, Allah’ı kullarına sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i herkese tanıtmak ve elimizden geliyorsa insanların hepsini Cennet’e yönlendirmek gelir. İşte biz bu doğruları gerçekleştirmeye kilitlenmeliyiz.

-İlahî Beyan’da raûf ve rahim olarak tavsif edilen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getirmektedir. Hem ta’dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap etmektedir. Benzer ayetler mü’minlere beşerin ebedî saadetini düşünmekten kaynaklanan bir hüzün yolunu göstermekte ve bize yaşatma duygusuna kilitlenme gereğini işaret etmektedir.

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor: “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!..” Fakat, biz bunu gerçekleştiremedik. Belli bir dönemde insanlığa fetret devrini biz yaşattık. Kendimize takılmaktan vazgeçip dünyanın dört bir yanına açılarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kendi ihtişamıyla tanıtamadık. Bir kabul etme ve “Bu çok büyük bir insan” deme bile çok önemlidir. Bunu derlerse, Allah onlara bir adım daha attırır ve “Muhammedun Rasûlullah” da derler.. der ve kurtulurlar. Ne var ki, insanlığa fetreti biz yaşattık. Belki onların da bunda tesirleri vardı; duyarsızlıklarının, önyargılarının, âbânın (yönlendiren, fikir veren, yol gösteren babalarının) ifsadının tesirleri vardı. Fakat, biz azıcık tanıtabilseydik, konuştuğumuz kadar tavırlarımızla da İslam’ın güzelliklerini sergileyebilseydik, belki böyle karanlık bir dünyayla karşı karşıya kalmayacaktık.

-Size yakın, hatta çok yakın, aynen sizin gibi düşünen, başını yere koyan, Allah karşısında iki büklüm olan insanlar bile sizin hakkınızda ne düşünürlerse düşünsünler.. paranoyalarına bağlı ne türlü planlar yaparlarsa yapsınlar… Bize düşen şey, evvela Allah’ı ve Peygamberi sevip sevdirmek.. sonra da Allah’tan ötürü insanların birbirlerini sevmesini sağlayıp bir barış ortamı oluşturmaya çalışmaktır. Bunu gerçekleştirebilmemiz için öncelikle dağınıklıktan kurtulmamız ve elin âlemin medya yoluyla sürekli ortaya atıp insanları meşgul ettikleri iddialara, isnatlara takılmamamız lazım.

-İhtimallere binaen planlar oluşturmaktan sakınmak lazımdır, zira onun arkasında çok büyük bir su-i zan vardır. Herkesin kötülük yapabileceği ihtimaline bağlı plan ve projeler oluşturmak çok ciddi bir su-i zan ihtiva eder. Su-i zan da bazen insanı tepe taklak götürebilecek bir günahtır.

“Gayr-ı meşru muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir.”

-Dengede kusur etmemek lazım; herkes ne kadarsa, o kadar alaka göstermek lazım. Delice, divanece alaka gösterilecekse şayet o Allah’a, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, Hulefâ-yı Râşidîn’e ve derecelerine göre Ashab-ı Kirâm’a karşı gösterilmelidir. Toplumda ihya edilmesi gerekli olan duygular bunlardır.

-Biz Allah sevgisi mahrum-zedeleriyiz.. biz Peygamber sevgisi mahrum-zedeleriyiz. Kaç insan gösterebilirsiniz eskiden olduğu gibi camilerde Hazreti Ruh-u Seyyid’il-enâm bahis mevzuu edildiği zaman bayılıp düşüyor, kalb masajı yapıp onu yeniden hayata döndürüyorlar. Hiç gördünüz mü böyle birisini!..

-Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma’kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak. Cenâb-ı Hak Hazreti İsa’ya,

يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي

Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.” buyurur.

Bu önemli sohbetten bütün kardeş, arkadaş ve dostlarımızın istifade etmesini ne kadar da çok isteriz. Sizlerin de kendi dost ve arkadaş çevrenizle bu hakikatler buketini paylaşmanızı dileriz.

Hürmetle…

228. Nağme: Engin Hülyalar, Yüksek İdealler, Büyük Projeler ve Hepsinin Altın Tâcı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin daha üç saat önceki sohbetini hiç bekletmeden arz ediyoruz.

Muhterem Hocamız bu hasbihalde şu hususlar üzerinde duruyor:

-Bir insanın talebi onun kıymetini ve iç dünyasındaki derinliği de aksettirir; kim ne ölçüde değerli bir hedefin peşindeyse, onun nezd-i ulûhiyetteki kıymeti de o nisbettedir ve o ötede ona göre muamele görür.

-Hâlis bir niyetle yüksek idealler ve büyük projeler peşine düşen insan yapabildiğini yapar, yapamadıklarını ise onun niyeti tamamlar; o, mülahazalarının derinliği sayesinde engin hülyaları realize etmiş gibi mukabele görür.

-Büyük işlere büyük düşünce ve projeler vesilesiyle yürünür. İnsanlar büyük projelere talip olunca Cenâb-ı Allah onlara uygun adımları atma fırsatları verir.

-Bütün varlığını hizmet yolunda infak etmiş Konyalı bir fedakâr “Hocam, her şeyimi verdim, şimdi ne yapayım!” demişti. İşte elinden geleni bu fedakarlıkla ortaya koyan insana Allah Teâlâ çok daha yüksek ufukları gösterir ve ona oraya da ulaşmayı lütfeder.

-Tüttürülen her ocak yeni ocakların tüttürülebilmesi için bambaşka düşüncelere kapılar aralar.

-Yüce mefkûrelere ulaştıracak yola büyük niyetlerle ama küçük adımlarla çıkılır. Kayı boyu Söğüt’ün bağrında serpilmeye durduğunda bir gün çağ açıp çağ kapatacak bir yüce devlete dönüşeceğini bilmiyordu. Allah her adımlarında onlara başka bir adım daha atma fikri verdiği gibi, bugün dünyanın dört bir yanında açılan okulların temelinde de küçük ama halis gayretler vardı; Cenab-ı Hak imkanlar nisbetinde ortaya konan himmetleri dua kabul edip daha başka hizmet alanlarına hidayet buyurdu ve bugünlere ulaştırdı.

-Siz yapmanız gerekenleri halisane yerine getirirseniz, Allah Teâlâ da hikmetinin gereğini mutlaka gerçekleştirir.

-Büyük projeler peşinde koşmanın çok daha büyük bir yanı vardır; karşılığında bir bedel peşinde olmama!..

-Engin hülyalar, yüksek idealler ve büyük projelerin altın tâcı beklentisizliktir.

-Senin milletin teveccühüyle oy alma, kazanma gibi bir derdin yok. “Böyle yaparsam kitleleri arkamdan sürüklerim.. beni alkışlarlar…” gibi mülahazaların, senin düşünce dünyanda yeri yok. Başkaları belki senin bu ruh dünyana, bu anlayışına inanmayabilirler. Belki sana da kendilerine baktıkları gibi bakarlar. Varsın baksınlar.. varsın senin hakkında olumsuz yorumlarda bulunsunlar. Kâle alma onları.. ve dünyaya ait bu türlü şeylere tenezzül etme.

Yukarıdaki birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığımız bu hasbihali 17:40 dakikalık ses kaydı olarak sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

227. Nağme: “Ey iman edenler, siz kendinizi düzeltmeye bakın!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son ve çok yeni sohbetinden bir bölüm arz edeceğiz. Görüntülü olarak da sunacağımız bu 9:52 dakikalık “nağme”de muhterem Hocamız şu hususları şerh ediyor:

-En tehlikeli hüsûf (perdelenme, ay tutulması) ve küsuf (güneş tutulması) insanın kalbiyle Allah arasında meydana gelen hüsûf ve küsûftur. Bu manevî perdelenmenin sebepleri pek çoktur: Hazreti İmam-ı Gazalî’nin, İhyâ’sında mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) olarak zikrettiği hastalıkların hepsi bir perdelenme sebebi olduğu gibi, Hazret’in münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlığı altında serdettiği bütün hususlar da birer incilâ (açılma, cilalanma, parlama) vesilesidir.

-Bazen mü’minlerde de bir kopukluk ve körlük zuhur edebilir. Güç, kuvvet, ilim, iktidar ve hâkimiyetin büyüklüğü nisbetinde insanda bir körlük meydana gelebilir; bunlar bazen insanı kör eder.

Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالجِسْـمِ إنْـسَانُ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

-Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide sûresi, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

Birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığımız bu çok güzel hasbihali de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

226. Nağme: Her Çağda Tecdid, Nâilî-i Kadîm ve Bir Gençlik Hatırası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü dersin 9:16 dakikalık bir bölümünden oluşan bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi önce

وَلَكِنَّا أَنشَأْنَا قُرُوناً فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ وَمَا كُنْتَ ثَاوِياً فِي أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ

“Bilakis, Biz seninle onlar arasında birçok nesiller yarattık ve onlardan sonra birçok çağlar geçip gitti. Sen Medyen halkı arasında oturmuş da, âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin. Fakat seni rasul olarak Biz gönderdik ve bunları Biz vahyettik de o sebeple biliyorsun.” (Kasas, 28/45) ayet-i kerimesinden hareketle dinî hayatta tecdid ve müceddidler ile ilgili bazı hususlara değiniyor. Tecdid hareketleri açısından işaret edilen “yüz senelik” zaman diliminin sürat çağı olan günümüzde de aynı olup olmadığı üzerinde duruyor. Meselelerin tecdide ve bir müceddide bağlanmasındaki bir kısım tehlikelere dikkat çekiyor.

“Kitap özetleri” faslında Nâilî-i Kadîm’in hayatı özetlenip şiirlerinden misaller verilmesi,

Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib

(Gül dikene düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi)

“Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun / Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun”

(Allahım, şad olmayan şu gönlümü yıkanlar mutlu, mesud ve bahtiyar olsunlar; benim için ‘Murada ermesin!’ diyenler muratlarına ersinler!..)

gibi beyitlerinin okunması üzerine edebiyatımıza hizmet eden insanlardan bazılarının isimleri sayılıyor; sonra bir vesileyle Erzurum’a ve muhterem Hocaefendi’nin askerlik döneminde orada verdiği bir konferansa temas ediliyor. Kıymetli Hocamız o hatırasını anlatıp bitirirken kendisini kürsüye davet eden sunucunun Hazreti Mevlânâ ile alakalı yanlış bir beyanını onun şu sözleriyle konuşmasına başlayarak tashih ettiğini belirtiyor:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ      مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ        مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Sabahki dersin bu latif bölümlerini muhterem Hocamızın bahsettiği o konferans sonrasında çekilen bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Muhterem Hocamızın Erzurum’da verdiği “Hazreti Mevlana” konulu bir konferans sonrası çekilen fotoğraf:

Muhterem Hocamızın Erzurum'da verdiği

225. Nağme: Namazın Kıyâmı, Rükûu ve Secdesinde Neler Okunabilir?

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Maalesef çocukluğumuzdan itibaren namazı bir kalıp şeklinde öğrendik, yalnızca bazı cümleleri tekrar edip bir kısım hareketleri yapınca onu eksiksiz eda ettiğimize kanaat getirdik. Dolayısıyla, ekseriyetimiz itibarıyla ve çoğu zaman namazı, özellikle de rükû ve secdeleri adeta geçiştirdik.

Oysa, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı ikâme ederlerken rükûu kıyamına yakın, secdesi de rükûuna denkti. O, bazen bir rekâtta Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ sûrelerini okurdu; rükûda duruşu da ona eşti; hemen bütün rükünleri kulluk ve dua hesabına tam değerlendirirdi. Bazen O’nun nafile olarak kıldığı bir rekât namaz, bizim hatimle kıldığımız teravih namazı kadar sürerdi. Bir hadis-i şerifte bu husus açıkça anlatılmış ve şöyle denmiştir: “Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam)’ın kıyamı, rükûu, rükûdan sonraki ayakta bekleyişi, secdesi, iki secde arasındaki oturuşu ve teşehhüddeki oturuşu neredeyse birbirine denk uzunlukta idi.” (Müslim, Salât 193) Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu namazın her anını dualarla bezer, donatır ve Allah’a yakarışla doldururdu.

Peki, acaba biz namazımızı nasıl o şekilde eda edebiliriz; ya da namazda daha neler okuyabilir, hangi duaları yapabiliriz?

Hanefi mezhebine göre, “dünya kelamı” ve “beşer sözü” kategorisinde olan ifadelere namazda yer verilemez. Nitekim, “sübhaneke” duası içindeki “ve celle senaüke” kaydının (sadece cenaze namazında okunan kısım) farz namazlarda okunmamasının sebebi bu düşünce ve bu anlayıştır. Rasûl-ü Ekrem’den (aleyhi ekmelüttehaya) nakledilmiş olan rivayetlerin namazda okunabilmesi için, onun hadis kriterleri açısından en az “meşhur hadis” olması gereklidir. Diğer mezheplerin bu konuda böylesi bir şartı yoktur. Bununla beraber, ihtiyatlı davranarak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen veya Efendimiz’in beyanı olduğunda şüphe bulunmayan dualar tercih edilerek namazın genelinde ve bilhassa secdede Cenâb-ı Hakk’a çokça yakarmak lazımdır. Bu hususta “el-Kulûbü’d-Dâria” kitabının giriş bölümünde ve muhterem Hocaefendi’nin “Dua Mecmuası” isimli eserinde Efendimiz’den nakledilen dualardan, ayrıca Peygamberimizin her sabah ve akşam okudukları evrâd ü ezkârdan istifade edilebilir.

Mesela, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek -bazı fukahaya göre- bir kere “Sübhâne rabbiye’l-azîm” demek şarttır. Bu tesbih, çok hızlı söyleniyorsa ve söyleyen ne dediğinden habersizse, onun mânâsı yoktur ve adeta söylenmemiş gibidir. Bazı fukahaya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir; beş ya da dokuz defa tekrar edilebileceği de belirtilmiştir. Onun için, rükûda ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbih söylenebilir. Ardından da yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şartlara uygun dualar kalb ibresi O’na tam yönelmişliği ihsas ettireceği ana kadar tekrar edilebilir. Zaten ancak bu şekilde eda edilen bir namaz “ikâme edilmiş” sayılır, diğerleri sadece “kılma”dır.

Aslında, çoğu zaman dîk-ı elfazdan (kelime darlığından) dolayı kullandığımız “namaz kılmak” tabiri, bir işi hakkıyla eda etmeyi değil onu yapmış gibi olmayı çağrıştırmakta ve bir sun’îlik taşımaktadır; “kılmak” yerine “ikâme etmek” demek daha isabetli olacaktır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de elliden fazla ayette namaz (salât), “ikâme” fiilinin muhtelif kipleriyle birlikte zikredilmektedir. Ayrıca, pek çok ayette “Namazı ikâme edin!” buyrulmaktadır. Evet, “ikâme etmek”; namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, düzgün şekilde, sükûnet içinde, hakkını vererek yapmak ve bir manada “dinin direği”ni itina ile ayağa kaldırıp yerine koymak demektir.

Şu kadar var ki, insan farklı duaları uzun uzun tekrar etme, rükû ve secdeyi kıyama denk götürme işini yalnız başına namaz kıldığı zaman yapmalıdır. İmam’ın cemaati bıktıracak ya da ihtiyaç sahiplerini zor durumda bırakacak şekilde namazı uzatması doğru değildir. Nitekim Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), imam olduğunda namazı uzunca kıldıran Muaz b. Cebel hazretlerine “Sen fitne mi çıkarıyorsun?” demiş; bir başka vesileyle “Herhangi biriniz imam olduğunda namazı hafif kıldırsın; çünkü arkasında zayıf, yaşlı ve hasta olanlar vardır. Fakat kendi başına kıldığında onu istediği kadar uzatsın.” buyurmuştur.

Şu hususu da belirtmekte fayda var: Namaz esnasında ve özellikle secde anında insan, ümmet-i Muhammed (aleyhisselam) için olan isteklerini, kendi iç ızdıraplarını, tevbelerini, iniltilerini hiç konuşmadan, sadece mülahazadan geçirerek niyetiyle ve daha da güzeli samimi gözyaşlarıyla da Cenâb-ı Hakk’a arz edebilir.

Hâsılı, imam namazı ikâme ederken cemaatinin halini gözeterek orta bir yol tutturmalı; yalnız başına namaz kılan insan ise, özellikle de nafilelerde onu özene bezene eda etmeli, dualarla donatmalı, engin mülahazalarla süslemeli ve adeta namazdaki her anını bir dua fırsatı gibi değerlendirmelidir.

İşte tefsir dersine ait bu 05:30 dakikalık kayıtta muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin özetlediğimiz hakikatlere temas ettiğini görecekseniz. Ayrıca, bu nağmede, not edebildiğimiz kadarıyla muhterem Hocamızın namazda okuduğu dualardan da bir demet bulacaksınız.

Hürmetle…

Dua dosyasını yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dua dosyasını PDF olarak indirmek için tıklayınız

 

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den mervi olup namazın değişik fasıllarında okunabilecek duaların bir kısmı şunlardır:

RÜKÛ’DA:

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ

“Sübhansın ya Rab! Seni tesbîh ederim, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, mütealsin”

سُبْحَانَ ذِى الْجَبَرُوتِ وَالْمَلَكُوتِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ

Ceberût (esma-sıfat veya berzah âlemi), melekût (melâike ve ruhânilere mahsus âlem yani varlığın perde arkası), kibriya (ululuk) ve azamet sahibi Allah’ı tesbih ederim.

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَبِحَمْدِكَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي

Seni tesbîh ederim Allahım.. Sana mahsus hamd ile Seni tesbih ederim ey her şeyin Rabbi benim de Rabbim.. Allahım, bağışla beni.

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim.

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ

Sübhansın ya Rab! Hamd ü senâ duygusuyla dopdolu olarak Seni tesbîh ederim. Ey yüce Allah’ım, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, mütealsin!

 اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَااسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Allahım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.

RÜKÛ’DAN DOĞRULUNCA:

رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ

Ey Rabbimiz, hamd Sana mahsustur.

حَمْدًا كَثِيرًا طَيِّبًا مُبَارَكًا فِيهِ

Çokça, tertemiz, mübarek hamd ü senalar hep Allah’a mahsustur.

رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ، وَمِلْءَ مَا بَيْنَهُمَا وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَىْءٍ بَعْدُ

Rabbimiz, gökler dolusu, yer dolusu, aralarındaki her şey dolusu ve daha başka dilediğin şeyler dolusunca hamd Sana mahsustur.

أَهْلَ الثَّنَاءِ وَالْمَجْدِ أَحَقُّ مَا قَالَ الْعَبْدُ وَكُلُّنَا لَكَ عَبْدٌ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

Ey mecd ü senâya lâyık Rabbimiz!.. Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: Allahım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefinin bir faydası dokunmaz.

اللَّهُمَّ طَهِّرْنِي بِالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ وَالْمَاءِ الْبَارِدِ اللَّهُمَّ طَهِّرْنِى مِنَ الذُّنُوبِ وَالْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ اْلأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ

Allahım beni kar, dolu ve soğuk suyla temizle. Allahım, beni günahlardan ve hatalardan beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi temizle.

SECDEDE:

سُبْحَانَ رَبِيَّ الأَعْلَى

“Sübhansın ya Rab! Seni tesbîh ederim, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, yücesin”

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَبِحَمْدِكَ اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي

Ey Rabbimiz olan Allahım, Seni Sana mahsus olan hamd ile tesbih ederim. Allahım, beni mağfiret eyle.

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ

Allahım, gazabından rızana, azabından afiyetine, Senden Sana (celâlinden cemâline) sığınırım. Zâtını senâ ettiğin ölçüde Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.

اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ

Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran (Yaradan)’a secde etti. En güzel yaratıcı olan Allah, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim”

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي كُلَّهُ، دِقَّهُ، وَجِلَّهُ، أوَّلَهُ وَآخِرَهُ، سِرَّهُ وَعَلاَنِيتَهُ، سُبْحَانَ ذِى الْجَبَرُوتِ وَالْمَلَكُوتِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ

Allahım, bütün günahlarımı, küçüğünü-büyüğünü, evvelini-âhirini, açığını-gizlisini bağışla. Ceberût (esma-sıfat veya berzah âlemi(, melekût (melâike ve ruhânilere mahsus âlem yani varlığın perde arkası), kibriya (ululuk) ve azamet sahibi Allah’ı tesbih ederim.

İKİ SECDE ARASINDA:

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي وَعَافِنِى وَاجْبُرْنِي وَاهْدِنِي وَارْزُقْنِي، وَارْفَعْنِي

Allahım, beni bağışla, bana merhamet eyle, bana afiyet lütfeyle, beni hidayet eyle, bana rızık ihsan eyle, benim eksiğimi-gediğimi gider, kırığımı-döküğümü sar ve beni yücelt.

رَبِّ هَبْ لِى قَلْبًا تَقِيًّا نَقِيًّا مِنَ الشِّرْكِ بَرِيًّا لَا كَافِرًا وَلَا شَقِيًّا

Rabbim, bana, talihsiz ve nankör olmayan, şirkten arınmış, pak, takva duygusuyla dopdolu bir kalb lütfet.

ربِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ، إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعَزُّ الْأَكْرَمُ

Rabbim, bağışla, merhamet et, hata ve günahlarım hesabına bildiklerini işlenmemiş say, affet; şüphesiz ki Sen yegane Aziz ve yegane Kerimsin.

TEŞEHHÜDDE:

اللَّهُمَّ إِنِّى ظَلَمْتُ نَفْسِى ظُلْمًا كَثِيرًا، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِى مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِى إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Allah’ım, muhakkak ben nefsime namütenahî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm’sin.

اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ، وَمَا أَسْرَرْتُ وَمَا أَعْلَنْتُ، وَمَا اَسْرَفْتُ وَمَا أَنْتَ أَعْلَمُ بِهِ مِنِّي، أَنْتَ الْمُقَدِّمُ وَأَنْتَ الْمُؤَخِّرُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ

Allahım, geçmiş-gelecek, gizli-açık ve haddi aşarak işlediğim bütün günahlarımı mağfiret buyur ve bunlardan da öte Senin benden çok daha iyi bildiğin günahlarımı da bağışla. Öne geçiren de, geri bırakan da Sensin. Senden başka ilâh yoktur.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ

Allahım, kabir azabından Sana sığınırım. Allahım, Mesih-i Deccal’ın fitnesinden Sana sığınırım. Allahım, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ الْمَأْثَمِ وَالْمَغْرَمِ، اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ، وَمِنْ شَرِّ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ

Allahım, borçtan ve günahtan Sana sığınırım. Allah’ım, Cehennem azabından, kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden, Mesih-i Deccal’ın fitnesinden Sana sığınırım.

NAMAZIN HER FASLINDA DUA NİYETİNE OKUNABİLECEK AYET-İ KERİMELERDEN BAZILARI:

Hazreti Adem Aleyhisselam’ın duası:

رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.

 

Hazreti Yunus Aleyhisselam’ın Duası:

لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim.

 

Hazreti Eyyub Aleyhisselam’ın Duası:

أِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin, yegâne Rahimsin.

 

Hazreti Musa Aleyhisselam’ın Duası:

رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي

Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, affeyle beni.

 

Allah Yolunda Mücahede Eden Rıbbiyyun’un Duası:

رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

Ey bizim kerîm Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet! Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle.

 

Muttakilerin Duası:

رَبَّنَا إِنَّنَا آَمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Ey bizim ulu Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!

 

Ashab-ı Kehf’in Duası:

رَبَّنَا آَتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

Ulu Rabbimiz! Katından bir rahmet ver ve şu dâvamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize.

 

Kalb İstikameti İçin:

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

Ey Rabbimiz! Bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!

 

EFENDİMİZ’İN DİĞER DUALARINDAN:

 

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُوَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm, rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!

 اللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا اْلإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِى قُلُوبِنَا، وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ

Allahım! Bize imanı sevdir ve gönüllerimizi onunla süsle. Küfrü, fıskı ve sana karşı isyanı bize kerih göster ve bizi dosdoğru kullarından eyle.

 اللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا، وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ

Allahım! Bütün işlerde akıbetimizi güzel eyle. Dünya rezilliğinden ve ahiret azabından bizi koru.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي وَأَسْـأَلُكَ رَحْمَتَكَ اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْماً وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, Seni (Zatına yakışmayan her şeyden) tenzih ederim. Allahım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allahım, ilmimi artır ve beni hidayete erdirdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lutfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkâr Vehhâb’sın.

Dünya Nimetlerine Bakış Açımız

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اُنْظُرُوا إِلىَ مَنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ

وَلاَ تَنْظُرُوا إِلىَ مَنْ هُوَ فَوْقَكُمْ

فَهُوَ أَجْدَرُ أَنْ لاَ تَزْدَروُا نِعْمَةَ اللهِ

* * *

Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahü anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhi efdalüssalavâti vetteslîmât) şöyle buyurmaktadır:

“Sahip olduğunuz dünyevî imkanlar açısından, durumu sizden daha iyi olanlara değil, daha fenâ durumda bulunanlara bakın. Zira bu (bakış zaviyesi) Allah’ın nimetlerini hafife almamanız için en uygun yoldur.”

(Müslim, zühd, 9; Tirmizi, kıyame, 58; libas, 38; İbn Mâce, zühd, 9)

 

Dünya Nimetlerine Bakış Açımız

Ahiretin tarlası olan bu dünyada insanoğlu çeşitli imtihanlar yaşamaktadır. O, fakirlikle imtihan edildiği gibi zenginlikle de sınanmaktadır. Hastalıklarla ve değişik musibetlerle imtihan edildiği gibi sağlık-sıhhat ve geniş imkanlarla da sınanmaktadır.

Allah dostlarının bildirdiği üzere fakirlik ve dar imkanlarla imtihana pek çok kişi dayanıp başarılı olsa da, zenginlik ve geniş imkanlarla imtihana daha az sayıda kişi dayanıp başarılı olabilmiştir. Bu, tarih boyunca böyle cereyan etmiştir. Bu durumda her bir mü’min, kendi halini ıslah etmeye ve elindeki imkanları en iyi şekilde değerlendirerek kurtuluşa ermeye gayret etmelidir. Çünkü her bir insana verilen maddi ve manevi imkan ve kabiliyetler farklı olduğundan, herkes kendisine verilenden hesaba çekilecektir.

Şeytan bize dünyevî imkanlar açısından daha üstün olanları gösterip vesvese vermeye, şükürsüzlük ve şikayete sevk etmeye çalıştığında dinimizin bize tavsiyesi hemen bizden daha aşağıdakilere bakarak halimize şükretmektir. Aynı şekilde herhangi bir musibete maruz kalan mü’mine, hemen daha büyük musibetleri düşünerek haline sabır ile rıza göstermesi istenmektedir. Böyle mü’mince bir tavır, insanı bazen ibadetlerle elde edilemeyen derecelere çıkarmaktadır. Yoksa nankörlük ve şikayetlerle insan isyana kalkışsa, hem dünya cihetiyle daha fazla elem çekeceği gibi hem de ahiret hesabına zarar etmektedir.

İslam alimlerine göre bu hadis-i şerif, dünye ve ahiret hayrını kendinde toplamıştır. Çünkü bu hadis-i şerife göre hareket eden bir mü’min, kendinden dünya cihetiyle üstte olanları gördüğünde bir de hemen daha alttakilere bakıp Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri görüp haline şükredecek, böylece üsttekilere karşı hased ve düşmanlığa girmediği gibi kendinden altta olanlara da şefkatle yardım edip Allah’ın razı olduğu bir tavır sergilemiş olacaktır.

Yine bu kimse, dinî yaşayış cihetiyle hep Allah dostlarına, kendisinden daha fazla gayret eden kimselere bakıp Cenab-ı Hak karşısında kendi eksik ve kusurlarını görecek, Allah dostlarına özenip onlar gibi olmaya çalışacak ve salih amellerini artıracaktır. Böyle davranıp, dünyada hep Allah dostlarını örnek alan mü’minler, inşaallah ahrette de onlarla bir haşr edileceklerdir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ أَجْمَعِي

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

224. Nağme: Yeni Bir Kur’an Dönemi ve Sebk-i Hindî

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dün Allâme Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserinden Kasas Sûresi’nin 29-38. ayetlerinin tefsirlerini okumuştuk. Halkadaki arkadaşlarımız aynı ayetlerin açıklamalarını yirmi kadar değişik kitaptan hazırladılar ve bugün de beşer onar dakika içinde her biri kendi dersini arz etti. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ise her zamanki gibi tasvip, tashih ve tahlillerini dile getirdi.

Muhterem Hocamızın, Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna yürekten inanma, onu çokça okuma ve gerektiği gibi ondan istifade etme hususlarıyla ilgili söyledikleri gerçekten çok önemliydi.

İkinci derste Niyazi Mısrî hazretlerinin edebî veçhesi üzerinde durduk; şiirlerinden örnekler okuduk. Şimdi sıra Nâilî-i Kadîm’in şahsiyeti ve eserlerinde.

Nâilî-i Kadîm zikredilince “Sebk-i Hindî” de hatırlanıyor; zira, bu isimle anılan edebî türün edebiyatımızdaki temsilcileri arasında en başta Nâilî bulunuyor.

“Sebk” bir şeyi eritme ve kalıba dökme manasına gelmektedir; “hindî” ise Hindistan’a ve Hind ahalisine ait demektir. Edebiyat ıstılahında “Sebk-i Hindî” kökleri Hindistan’da gelişip yayılan bir akımın unvanıdır; ibâre tarz ve tertibi açısından hint usûlü ve yoludur.

Derinlik ve genişlikten kaynaklanan son derece girift bir mânâ; hayâl içinde hayâller, insanın ızdırap ve acıları, mübalağa, zıtları karşılaştırma, daha önce denilmeyeni söyleme gayreti, tasavvufun bir araç olarak kullanılması, uzun tamlamalar, ince süslü dil ve çok kullanılan redifler bu akımın başlıca özellikleri arasında sayılabilir. Bütün bu hususiyetlerin Sebk-i Hindî tarzında yazılan eserlerin anlaşılmasını oldukça zorlaştırdığı kabul edilir.

İşte dersin sonuna doğru Sebk-i Hindî’den ve o üslupla yazılan şiirlerin zor anlaşıldığından bahsedilince, muhterem Hocamız, bir arkadaşımıza bir kitap verdiğini ve onun bir süre sonra “anlayamadım” diyerek kitabı iade ettiğini anlattı. Bu hadise ayrı bir hatırayı da çağrıştırdı. Hem o hadise hem hatıra hem de Hocamızın hikaye edişi çok latifti.

Meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak için bunca söz ettikten sonra özetlediğimiz hususların yer aldığı 9 dakikalık ses kaydını sunuyoruz.

Ayrıca, yine bu sabahki derste Muhterem Hocamızın, “Kur’an-ı Kerim Atlası” üzerinden Hazreti Musa’nın yaşadığı yerleri ve yolculuklarını gösterirken çektiğimiz iki fotoğrafı da ekliyoruz.

Muhabbetle…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kur’an-ı Kerim Atlası” üzerinden Hazreti Musa’nın yaşadığı yerleri ve yolculuklarını gösterirken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kur’an-ı Kerim Atlası” üzerinden Hazreti Musa’nın yaşadığı yerleri ve yolculuklarını gösterirken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi,

223. Nağme: Modern Köleler, Hazreti Musa’nın Asâsı ve Yed-i Beyzâsı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Bugünkü dersimizin fıkıh bölümünde Ali el-Kârî hazretlerinin, “Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı kitabından “Mükâtebe” bahsine başladık. Tefsir faslında ise, Allâme Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserinden Kasas Sûresi’nin 29-38. ayetlerinin tefsirlerini okuduk. Sabahki derslerimizden derlediğimiz 8:30 dakikalık nükteleri günün nağmesi olarak sunuyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, önce Hazreti Bilal efendimizin temcidi olarak bilinen

تَيَقَّظُوا تَيَقَّظُـوا يـَا نِيـَامُقَدْ هَزَمَ اْلفَجْرُ جُنُودَ الظَّـلَامِ

“Ey uyuyanlar.. uyanın uyanın!.. Fecir, karanlık ordularını bozguna uğrattı!”

şeklindeki sözlerine imada bulunarak “Ey büyükler.. küçük ve mütevazi kalın.. küçük ve mütevazi kalın!..” sözleriyle başlayıp tevazu ve mahviyetle alâkalı mühim hakikatleri dile getirdi. Haddini bilmezliğe düşenlerin maksatlarının aksiyle tokat yiyeceklerini belirtti.

Bildiğiniz gibi, “mükâtebe” sözlükte iki veya daha fazla kişinin herhangi bir konuda karşılıklı olarak yazışmalarıdır; fıkıhta ise, köle ile sahibi arasında yapılan bir akiddir; bir köle veya cariyeyi belli bir meblağ karşılığında hürriyetine kavuşturmak için yapılan anlaşmanın unvanıdır; buna “kitabet” de denir.

Muhterem Hocaefendi, mükâtebe bahsi okunurken malum köleliğin artık mazide kaldığını, fakat günümüzde de modern köleliklerin yaşandığını ifade etti. Geçtiğimiz günlerde de üzerinde durulduğu üzere, bazı ülkelerin ve kimselerin mut’a adı altındaki kapalı zina, örtülü fuhuş sistemini kullandıklarını, pek çok insanı onunla vurduklarını, fotoğraflarını çektiklerini, sonra da onlara “Bizim aleyhimizde olursanız medyaya verilir bunlar” dediklerini.. ve böylece o insanları adeta köleleştirip istediklerini yaptırdıklarını anlattı.

Kıymetli Hocamız, tefsir dersinde ise, özellikle şu ayetlerle ilgili dikkat çekici açıklamalarda bulundu:

فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِن جَانِبِ الطُّورِ نَاراً قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَاراً لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

Mûsâ (aleyhisselam) müddeti tamamlayıp ailesiyle yolda giderken, dağ tarafında bir ateş fark etti. Ailesine, “Durun! Ben bir ateş farkettim. Gideyim belki yol hakkında bir bilgi alır veya bir ateş koru getiririm de ateş yakıp ısınma imkânı bulursunuz.” dedi.

(Kasas, 28/29)

اُسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ

“Elini koynuna sok! Şimdi çıkar: İşte kusursuz, pırıl pırıl ışık saçıyor. Yılana karşı korkudan ötürü tavır alma saikiyle kanat gibi açılan kollarını kendine çekip toparlan, korkma artık! İşte bunlar, Rabbin tarafından Firavun ile onun ileri gelen yetkililerine gönderilen iki mûcizedir. Onlar gerçekten iyice yoldan çıkmış bir gürûhtur.”

(Kasas, 28/32)

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

222. Nağme: Cihadın Büyüğü, Küçüğü ve Ortancası

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Haftanın Bamteli için çekim de yapmak üzere ikindi namazı sonrası sohbet halkasına oturunca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu tevcih ettik:

“Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz.” hadis-i şerifinden hareketle cihad genellikle iki kategoride ele alınıyor. Cihad’ın “evsat”ı var mıdır?

Muhterem Hocamız, cihadın önemini, şehadet makamının yüceliğini, şehitlerin hayat mertebelerini, şühedanın bazılarına görünmelerini, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in temessül edişini ve O’nun kokusunun hissedilişini anlattı.

Ayaklarından engelli bir sahabinin savaşmaktan men edileceği bir sırada “Ya Rasûlallah müsaade et ben de cihad edip şehadete ereyim de Cennet’te şu ayaklarım düzelmiş olarak yürüyeyim!” deyişine, Asım bin Sabit’in şehit olacağı sırada “Sen mi geldin ya Rasûlallah!” deyip temessül eden Efendimiz’i istikbal edişine değindi.

Bu misallerle “cihad-ı asgar” denilen “küçük cihad”ın da küçümsenemeyeceğini vurgulayan muhterem Hocamız “cihad-ı ekber” tabir edilen “büyük cihad”ın insanın iç âlemiyle mücahedesi manasına geldiğini, onun başta nefis olmak üzere kişiyi Allah’tan uzaklaştıracak her türlü engeli bertaraf etme gayreti olduğunu belirtti.

Bu cihadın büyüklüğünün bir yanını izah sadedinde, düşmanla savaşmanın belli kimseler için ve belli zamanlara has olmasına mukabil, nefisle mücahedenin herkes için ve her zaman geçerli olduğunu ifade etti.

Diğer taraftan, bir başarıdan sonra sadece onunla yetinmemenin, her şeyi tamam olmuş gibi düşünmemenin ve hele onu kendinden bilmemenin, o muvaffakiyetin ahirette de meyve vermesi için şart olduğunu söyleyen muhterem Hocaefendi, cihadın hedefine ulaşabilmesi için debdebe ve ihtişam içinde kazanılan muzafferiyetlerin yanı sıra, inananların kendi iç dünyalarında da nefislerine karşı bir zafer kazanmaları lazım geldiğini, aksi halde o mücahedenin rıza-yı ilahiye vesile olamayacağını dile getirdi.

Son olarak, ehl-i tahkikin “cihad-ı evsat” diyerek ortanca mücahededen bahsettiklerine dikkat çeken kıymetli Hocamız, bu cihadı “Hak ve hakikatleri şartları da gözeterek hiç fasıla vermeden herkese anlatmaya çalışmak” şeklinde tarif etti.

Bu gerçekten enfes sohbetin 16 dakikalık bölümünü Bamteli olarak neşretmeyi beklemeden hemen arz ediyoruz.

Hürmetle…

221. Nağme: Kasas Sûresi’nden Nükteler, Hazreti Musa’nın İsmi ve Evliliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç gündür devam eden bel ağrılarına rağmen bu sabah da tefsir ve fıkıh derslerine devam etti. İlk fasılda Kasas Sûresi’nin 14-28. ayetlerinin tefsirlerini merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserinden okuduk. İkinci bölümde ise Ali el-Kârî hazretlerinin, “Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı kitabından “Velâ” bahsini tamamladık.

Bu nağmede sizlere muhterem Hocamızın bugün Kasas Suresi’nin tefsiriyle alakalı dile getirdiği tesbit ve tahlillerin 10:24 dakikalık kısmını ses kaydı olarak sunacağız. Gerçi halkada yerlerimiz sabit olduğundan ve çoğunlukla aynı açıdan çekim yaptığımızdan derse ait kareler birbirine benzese de bu sabaha ait bir fotoğrafı da paylaşacağız.

Muhterem Hocaefendi’nin özellikle üzerinde durduğu hususların daha iyi kavranması için ilgili ayetlerin şu meallerine bakılması faydalı olacaktır:

“Hazreti Musa, Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu. Onların gerisinde de kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki kadın gördü, ‘Siz niçin bekliyorsunuz?’ diye sordu. Onlar da ‘Çobanlar hayvanlarını suvarıp ayrılmadıkça, biz suvarmayız. Babamız da hayli yaşlı olduğundan iş bize kalıyor’ diye cevapladılar. Bunun üzerine onların davarlarını suvardı, sonra gölgeye çekilip ‘Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!’ diye dua etti. Az sonra o iki kızdan biri utangaç bir tavırla yürüyerek çıkageldi ve ‘Bize sunduğun suvarma hizmetinin ücretini vermek üzere babam seni dâvet ediyor’ dedi. Mûsâ (aleyhisselam) onun yanına girip başından geçen olayları anlatınca o zat, ‘Endişe etme, o zalimlerin elinden artık kurtuldun!’ dedi. Kızlardan biri, ‘Babacığım!’ dedi, ‘bunu işçi olarak tut! Zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.’ Babaları ona ‘Kızlarımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Buna karşılık sen de sekiz yıl yanımda çalışırsın; şayet süreyi on yıla çıkarırsan, o da senin ikramın olur. Ben seni zahmete sokmak istemem. İnşaallah benim dürüst bir insan olduğumu göreceksin.’ dedi.” (Kasas, 28/23-27)

Hürmetle…

Bu sabahki iki ders arasında muhterem Hocamız telefonla konuşurken:

Bu sabahki iki ders arasında Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi  telefonla konuşurken:

220. Nağme: Konumu Değerlendirmek ve Çaresizliğin Mahkumu Olmamak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmemiz çok yeni ve pek enfes bir hasbihalden oluşuyor. Evvelki gün muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, soğuk algınlığını yeni atlatmış olmasına ve bir iki günlük bel ağrılarına rağmen, ikindi namazından sonra yarım saat kadar sohbet etti.

Bu çok önemli ve her hizmet erinin mutlaka dinleyip nasiplenmesi lazım gelen hasbihalde muhterem Hocamız “konumu değerlendirme” konusunun ehemmiyeti üzerinde durdu. Başımıza ne gelirse gelsin ve nerede hangi halde bulunursak bulunalım asla çaresizliğe esir düşmememiz, o andaki şartlara göre yapılması icap edenleri ortaya koymamız gerektiğini Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatından, Hazreti Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cahş’ın kahramanlıklarından, Bediüzzaman hazretlerinin uçurumdan yuvarlanacağı anda “Davam!.. Davam!..” deyip bağırdığı gibi, ömrünün tamamını davası uğrunda değerlendirdiğinden, zindana attıkları, kağıtlarını bile elinden aldıkları zaman dahi kartonlara, sigara kağıtlarına davasına dair risaleler yazdığından misaller vererek anlattı.

Muhterem Hocamız şunları söyledi:

Küfür ve dalalet dışında insanın başına gelen ister celâlî ister cemalî, ister kahır ister lütuf hemen her halin kendisine göre bir getirisi vardır. Cenâb-ı Hakk’ın bir kimseye lütfettiği veya onu maruz bıraktığı durumlar ve koyduğu yer üzerinde insan çok derince düşünmeli; “Şimdi ne yapmalıyım; ne demeli ve ne etmeliyim ki negatif gibi görünen bu şeylerden çok pozitif neticeler elde edeyim?!.” demelidir. Buna umumî manada “konumun değerlendirilmesi” denebilir.

Şahsî, ailevî ve içtimaî hayat açısından Cenâb-ı Hak nereye getirmiş ve nereye koymuşsa, bunu derinlemesine düşünüp, “Şimdi burada ne yapılır?” deyip onu bilme ve onu yapma.. olumsuz bir kısım ihtimaller varsa, onlara karşı alternatif çareler üretme.. bazı imkanlar müsbet olarak değerlendirilebilecekse onu da düşünme.. aklının yetmediği hususlarda ortak akla müracaat ederek “Şimdi benim/bizim durumumuzda olan insan/lar nasıl hareket etmeli?!.” deyip halin gereğini sergileme… İşte böyle davranıldığı zaman bir çıkmaz ve bir tıkanıklık asla söz konusu olmaz.

Bir mümin hangi halde bulunursa bulunsun “Artık bir şey yapılamaz, çare yok!” mülahazasına katiyen girmemelidir. Bütün dünya karşınıza çıksa, hala yapılacak pek çok şeyin olduğu düşüncesiyle ümitle şahlanmak, Allah’a dayanmak, sa’ye sarılmak ve hikmete râm olmak lazım. Hatta bazen yapmanız gereken şeyde ölüm bile karşınıza çıkabilir, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cahş gibi seleflerimiz size örnektir. Ülkemizin işgal edilmeye ve çiğnenmeye çalışıldığı bir dönemde medresede okuyan ve henüz bıyıkları terlememiş toy delikanlılar başlarındaki fesleri, külahları atarak asker feslerini giyip Çanakkale’ye koştular. Orada yapılması gereken oydu: Göğüslerini, atılan toplara siper yapmak.

Ümitsizlik, yol kesen bir gulyabani, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır.

Ulaşılmaz gibi görünen zirveler şimdiye kadar defaatle aşılmış ve nice yüksek tepeler azmin, iradenin ayaklarına yüz sürmüştür. Bu itibarla, yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini biz de hatırdan çıkarmamalıyız. Her şeye rağmen, doğrulmalı, kendimizi yenilemeli, konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde sebat etmeli; herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.

Unutmamalıyız ki, hiç yılmadan usanmadan ve çaresizliğin mahkumu olmadan mevcut şartları gözden geçirip “Şimdi ne yapılır?!.” diyerek konumu çok iyi değerlendirmek ve Allah’ın nasip ettiği o konumun hakkını vermek adanmış ruhların ve gerçek dava adamlarının şiarıdır.

Muhterem Hocamızın sözleriyle özetlemeye çalıştığımız bu hayatî hasbihalin 18:32 dakikalık bölümünü dualarınıza vesile olması recasıyla arz ediyoruz.

219. Nağme: Yanık Şair, Kerâmetler ve Kaliteli İlahiyatçı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Daha önceki mesajlarımızdan hatırlayacaksınız, tefsir ve fıkıh derslerinin yanında muhterem Hocaefendi’nin bizzat seçip tavzif ettiği üzere hemen her konuyla alakalı kitapları özetliyor ve bir dersi de o özetleri sunup Hocamızın onunla ilgili yorumlarını almaya ayırıyoruz.

Birkaç aydır edebiyat kitaplarının, özellikle de son asırlarda edebiyatımıza yön vermiş büyüklerin divanlarının hulasalarıyla meşgul oluyoruz.

Son iki dersimizin konusu Niyazi Mısrî idi. Hazret’in hayat serencamesini, eğitim yolundaki gayretlerini, maruz kaldığı sürgünleri, seyr u sülûk çilelerini ve edebî veçhesini bir nebze inceleme imkanı bulduk.

İkinci bölümün sonunda Niyazi Mısrî’nin keşif ve kerametleri ile özellikle devrinin sultanına yazdığı meydan okuma yörüngeli mektupları üzerinde durduk. Hususiyle ahir ömründeki şiirlerinde ve mektuplarda sekr ve istiğrak haline aitmiş gibi görünen aşkın ifadelerin çokluğuna hayret ettik. Bu hayretimizi dile getirişimiz muhterem Hocamızın yorumlarını almamıza ve bir kere daha mesleğimizin esaslarını hatırlamamıza vesile oldu.

Muhterem Hocamızın o konudaki açıklamalarından 06:43 dakikalık bölümü arz ediyoruz.

Hürmetle…

218. Nağme: Alınlarınızdan Öpüldü Ey Mefkûre Muhacirleri, İsimsiz Kahramanlar!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Ey hicret şerefine ermiş bahtiyarlar,

Hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası dört bir yana açılan elleri öpülesi arkadaşlar,

Bu kısacık, ama kadirşinas ruhlar için çok kıymetli olacağına inandığımız nağme öncelikle sizler için..

Ey yüreklerinde ilk saftakilerin heyecanı, bambaşka bir vuslat iştiyakıyla en ücra yerlere uçup giden adanmış ruhlar,

Bu sohbette “alınlarından öpüyorum” sözünü duyunca size o kadar özendik ve adınıza o denli sevindik ki! Hayır kıskanmadık, siz her türlü takdiri hak ediyorsunuz. Sadece “Rabbim, muhafaza buyur, bu kıvamlarını koru; ötede şefaatlerine nâil eyle!” diye niyazda bulunduk. Ahirette sizler arasında kabul edilme iştiyakıyla dolduk.

Öğretmeni belletmeni, esnafı rehberi, kadını erkeği, yaşlısı genciyle hicret eden, henüz hicret rüyaları gören, hicreti tadıp başka bir vazifeye dönen, ya da muhacirlerin mesnedi olup niyetiyle aralarına giren kahramanlar..

Bu 02:38 dakikalık nağmecik özellikle sizler için.. Ne mutlu sizlere!..

217. Nağme: Takıyye, Mut’a Tuzağı ve Nifak Nezlesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi soğuk algınlığı sebebiyle birkaç gün Bamteli sohbeti yapamamıştı, sadece dar dairedeki hasbihallerle iktifa etmiştik. Allah’a hamd olsun, birkaç saat önce mutad olduğu üzere mescide çıktı ve bugünün nağmesi olarak 19:58 dakikalık bölümünü sunacağımız hayatî hakikatleri dile getirdi.

Muhterem Hocamız günümüzde İslam dünyasının en büyük problemlerinin nifaktan kaynaklandığını, nifakın temelinde ise yalan ve aldatma olduğunu vurguladı. Özellikle takıyye ve mut’a tuzaklarından dolayı toplumumuzun nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu anlattı.

Kendini gizlemek, olduğundan farklı görünmek, inandığının aksini söylemek ve hileli yola başvurmak demek olan “takıyye”nin İslam’da yeri olmadığını, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Aldatan bizden değildir” buyurduğunu, fakat yakın görünen ama uzaklardan uzak olan bir komşu devletin onu ilke edindiğini ve maalesef ülkemizdeki bir kısım kimselerin de onlardan etkilendiklerini belirtti.

Bildiğiniz gibi fıkıh terimi olarak mut’a, bir erkeğin bir kadını aralarında kararlaştırdıkları bir zamana kadar ve belli bir para karşılığında eş olarak aldığı muvakkat (geçici) bir evlilik şeklidir.

Muhterem Hocaefendi, mut’anın cahiliye devrinde uygulandığını, Peygamber Efendimiz döneminde ise ona birkaç kere ruhsat verildiğini; fakat, bu izinlerin, İslâm’da teşri nihaî şeklini almadan önce gerçekleştiğini, ayrıca mut’aya izin veren rivâyetlerin bazı seferlere/gazvelere has kaldığını ve bilâhare kesin olarak yasaklanmış, ebediyen haram kılınmış bulunduğunu ifade etti.

Peygamber Efendimiz’in mut’ayı bir çırpıda ortadan kaldırmadığına, pek çok hükümleri uygulamaya koyarken yaptığı üzere tedricî bir yol izlediğine, tıpkı içki ve faizin tedricen haram kılınması gibi mut’anın da adım adım yasaklandığına, dolayısıyla esas hükmü görmezden gelip mut’anın kesin haramlığını bildiren nihai emirlerden önceki geçici ruhsatları esas kabul ederek “mut’aya izin verildiğini” söylemenin İslâm’a iftira olduğuna değindi.

Beyan Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, kıyametin alâmetleri arasında sayılan “duhân”ın tesirini anlatırken, onun, münkirleri öldüreceğine ve mü’minleri de zükkâm (soğuk algınlığı, nezle) yapacağına dikkat çektiğini nakleden muhterem Hocamız, maalesef bugün koskoca bir İslam dünyasında hem nifak virüsünden dolayı ölmüş hem de nifak nezlesine tutulmuş çok insan olduğunu söyledi. Bu sayede, günümüzde de takıyye şebekesinin bütün çirkinliğini sergilediğini ve mut’a gibi tuzakları kullanarak pek çok insanı ağına düşürdüğünü belirtti.

Yakın görünen ama uzaklardan uzak davranan iki komşu ülkenin bu şer sistemini, bu kapalı zina sistemini, bu fuhuş sistemini, bu ahlaksızlık sistemini birilerini avlama, angajman altına alma adına hep kullandıklarını; ciddi birinden de dinlediği üzere, İslam dünyasında -bazıları da alim olan- çok kimseleri bununla vurduklarını, fotoğraflarını çektiklerini, sonra da onlara “Bizim aleyhimizde olursanız medyaya verilir bunlar” dediklerini.. günümüzde de aynı şenaatin bütün ürperticiliğiyle yaşandığını, çok kimselerin ya hesaplarına yatırılan paralarla ya da mut’a gibi tuzaklarla ciddi angajmana düşürüldüklerini, hatta ülkemizden gençlerin toplanıp götürüldüğünü, mut’ayla adeta uyuşturucu bağımlısı gibi hasta hale getirildiğini anlattı.

“Bu çağ bir nifak çağıdır; İslam dünyasında insanları İslamî değerlerden uzaklaştıran hastalık nifak olmuştur.” diyen Hocaefendi, derin bir hüzünle sürdürdüğü hasbihalini ıslah duasıyla sona erdirdi.

Hürmetle arz ediyoruz.

216. Nağme: Evlilik, Cennet Köşesi Bir Yuva ve Şeytan

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmede, geçtiğimiz günlerde bir Kırık Testi’ye konu yaptığımız aile, şeytanın tuzakları ve talak mevzuunu ehemmiyetine binaen bir kere daha gündeme getirmek ve muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye sorduğumuz bir sorunun cevabından 13 dakikalık bölümü sesli olarak sunmak istiyoruz.

Muhterem Hocamız bu sohbetinde şu mevzuları anlatıyor:

Bütün şerli işlerin müsebbibi ve güzel işlerin tahripçisi şeytandır. Kur’an-ı Kerim’de, şeytanın süsleyici, kötülükleri güzel gösterici ve vesvese verici olduğu belirtilmekle beraber, o “garûr” vasfıyla da zikredilmektedir ki, garûr kelimesi ‘çok aldatan’ demektir. O, insanın niyet ve düşünceleri içine, kendi çarpık düşünce, entrika ve hilelerini karıştırmak suretiyle sürekli onu yoldan çıkarmaya çalışır.

Hazreti Pir’in ifadesiyle şeytanın en önemli desiselerinden bir tanesi de, insana kendi mevcudiyetini inkâr ettirmesidir. Öyle ki insan kimi zaman tamamen şeytanın güdümüne girip onun dürtüleriyle hareket ettiği halde, sanki bütün bunları kendi başına yapıyormuş gibi, “ben düşündüm, ben karar verdim, ben planladım, ben yaptım” türü ifadelerle her işin mimar ve banisi olarak kendini görür.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); şeytanın, eşlerin arasının açılması ve bir yuvanın yıkılmasına sevindiği kadar başka hiçbir şeye sevinmediğini ifade buyuruyor. Söz konusu hadis-i şerif şu şekildedir: “İblis tahtını su üzerine kurar. (Bu ifadeden şeytanların daha çok nerelerde kuyruklarını dikip cirit attıkları ve hangi mekânlarda daha fazla insanların ayaklarını kaydırdıklarını da öğrenmiş oluyoruz. Diğer bir ifadeyle şeytanın postunu serdiği yerler, sefahat adına kullanılan ve her türlü fenalığa açık sahiller vb. mekânlardır.) Sonra yapacakları kötülükleri yapmak üzere avenesini sağa sola gönderir. (Bu yardımcılardan kimisi insana faiz yedirtir, kimisi göze hükmederek harama baktırır, böylece bohemlik duygularını tetikleyerek onu şehevanî hisleri arkasında koşturur; kimisi de ağza hükmederek yalan söyletir, gıybet ettirir veya iftiraya sevk eder. Belki de onlardan her birisi kabiliyet ve o mevzudaki mümaresesine göre günah adına yapacağını yapar.) Makam ve mevkice ona en yakın olan, fitnenin en büyüğünü yapandır. Hepsi yaptıklarını anlatmak üzere İblis’in yanına gelir ve içlerinden birisi, ‘Ben şunu, şunu yaptım.’ der. Ancak İblis, ona, ‘Senin yaptığın da bir şey mi?’ der. (Aslında şeytan işlenilen günahların her birinden memnun olur. Çünkü her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Her bir günah kalbde siyah bir nokta oluşturur. Aynı zamanda günah işleyen bir insan Allah’tan bir adım uzaklaşmış olur. Ancak şeytan, avenesinden daha fazlasını beklemektedir.) Sonra bir başkası gelir ve ‘Falan adamı, karısından boşayıncaya kadar onun yakasını bırakmadım.’ der. İblis bundan o kadar memnun olur ki, hemen onu yanına çağırır ve ‘Sen ne kadar şirinsin!’ diyerek ona iltifat eder.” (Müslim, Münafıkûn 67; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/314)

Demek ki şeytan açısından bir yuvanın dağılması o denli önemli bir mesele ki, o, insanları, diğer kötülüklere sürükleyen avenesine iltifat etmezken, karı-kocayı birbirinden ayıran yardımcısına iltifat etmekte, kim bilir belki de onu ödüllendirmektedir. Peki ama şeytan için, bu mesele niçin, bu kadar önemlidir? Çünkü o, esasında, bir yuvanın canına okumakla sadece iki insanın canına okumuş olmuyor. Bir yuvayı yıkmakla o, aynı zamanda çoluk çocuğun, ayrılan eşlerin anne babalarının, yakınlarının, sevenlerinin, hatta diyebiliriz ki, bir mânâda, bütün bir toplumun canına okumuş oluyor.

Bu itibarla asla unutulmamalı ki, şeytan, cennet köşesi olmaya namzet bir yuvayı bir cehennem çukuru haline getirebilmek için, hiçbir zaman boş durmayacak, eşleri birbirine düşürmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Ayrıca bu hedef istikametinde, avucunun içine alıp istediği gibi yönlendirdiği şeytanlaşmış insanlar vasıtasıyla da aile müessesesine sürekli zarar vermek isteyecektir. Hiç şüphesiz tearuz ve tesakutlar ağına giren böyle bir yuvada en çok zarar gören de çocuklar olacaktır. Zira kavga, cidal, niza, nifak ve şikakın yaşandığı bir ailede çocukların sağlam bir ruhî yapıyla yetişmeleri mümkün değildir. Evet, anne babanın sürekli birbiriyle sürtüşüp durduğu bir yuvada çocuk, hep ikilem yaşayacak, valideynin birbirine karşı sarf ettiği her kötü söz onun korteksine yerleşecek; çocuk “Meğer benim anne ve babam neymiş.” deyip inkisar üstüne inkisar yudumlayacak ve zamanla ebeveyn onun nazarında bütün bütün itibar ve kredi kaybedecektir.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah katında helâllerin en menfuru boşanmadır.” (Ebû Dâvud, Talâk 3) buyurmak suretiyle, karı-kocanın birbirinden ayrılmasının Allah nezdinde mahz-ı buğz bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla böyle bir yola girmemek için daha baştan tarafların evlilik hakkında gerekli bilgileri edinmeleri çok faydalı olacaktır.

Bana kalsa, evlenmeyi düşünen insanlara, evlilik hakkında birkaç seminer vermeden, birkaç kitap okutmadan onların evlenmelerine müsaade etmezdim. En azından evlenecek insanları bir iki aylık bir eğitime tabi tutar ve bu eğitimde, “evlilik hayatının önemi, eşlerin karşılıklı hak ve vazifeleri, birbiriyle münasebetleri, çocuk yetiştirme” gibi konularda onların bilgilendirilmelerini sağlardım. Çünkü bir evin erkeği olmanın getirdiği mesuliyetlerden habersiz olan, o evin hanımefendisi olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kimselerin kurdukları bir yuvanın sağlıklı olması çok zordur.

Evet, boşanmaya doğru giden bir sürece girmemek için daha baştan evliliğin akıl ve mantık blokajı üzerine oturtulması gerekir. Zira evliliğin hissîliğe tahammülü yoktur. Hissî temayüllerin yanında mutlaka mantığın da son kertesine kadar çalıştırılması icap eder. Sadece eda, endam ve güzelliğe bağlı tahakkuk ettirilen evliliklerin huzurlu bir şekilde uzun soluklu devam edebilmesi çok zordur. Çünkü bunların kaybolduğu bir dönemde evlilik hayatı da yıkılıp gidecektir. Dolayısıyla, hisler nazar-ı itibara alınıp saygıyla karşılansa da, akıl, mantık ve muhakeme katiyen ihmale uğratılmamalı, evlilik öncesinde ciddî düşünülüp taşınılmalıdır. Hatta evlenmeyi düşünen bir insan sadece kendi fikirleriyle yetinmemeli, mutlaka çevresindeki ehil insanların mülahaza ve görüşlerine de müracaat etmelidir.

Hürmetle…

215. Nağme: “Her Yer Karanlık Mahşer mi ya Rab!” Derken…

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün de sizlere bir çay faslını sunacağız. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 12 dakikalık hasbihalinde şu hususlara değiniyor:

-Basit cehaletten sıyrılmanın yolu okuma ve düşünmedir. Fakat katlamış ve çok buudlu bir cehalet söz konusu ise, ondan kurtulmak için önce basit bilgiden muzaaf (katlanmış) bilgiye, sonra mük’ab (çok sık dürülmüş, iç içe geçirilmiş, üç boyutlu) malumâta ve hatta ilm-i murabba (dört buudlu) diyebileceğimiz marifete yürümek lazımdır.

-Sathîlikten sıyrılıp marifette derinleşmek çok önemlidir; zira bir hadis-i şerifte, bir kısım kimselerin Kur’ân okuyacakları, namaz kılacakları ama imanlarının, gırtlaklarından aşağıya inmeyeceği ifade ediliyor.

-İslam milletlerini perişan eden ve maskara haline getiren dert; işin özüne nüfuz edememek, anlaşılması gerekli olanları anlayamamak ve sathîliğe takılıp kalmaktır. Maalesef, ümitbahş bazı şeyler olmakla beraber, bugün İslam dünyası ölü sayılır.

-Müslümanların problemi şekil ve surette kalmaktır ama ne kadar insan anlar bunu!.. Doğduğumuz zaman ortalık karanlık olduğundan biz de dünyaya âmâ gibi göz açtık. Şair diyor ki:

“Eğer ehl-i basiretsen hüner arz etme nâdâna / Anadan doğma âmâlar değildir vakıf elvâna.”

-Abdülhak Hamid, “Her yer karanlık mahşer mi ya Rab!” diyor, vefat eden hanımının arkasından çığlığı koparıyor. Biz İslamî hayat, duygu ve düşünce açısından “Her yer karanlık mahşer mi ya Rab!” diyebileceğimiz bir zeminde neş’et ettik. Fakat, Allah’a binlerce hamd ü sena olsun ki, o taklit duvarlarını ve bariyerlerini yıkarak bize hiç olmazsa kenarından köşesinden, jalûzilerin arasından ışığı gösteren bir rehberin arkasında kendimizi bulduk.

Arkadaşlar,

İşte bu mevzuları anlattıktan sonra bir yudum çay içmek isteyen muhterem Hocamız bardağı karıştırırken eli çarpıp birkaç damla dökülünce “eyvah” dedi. O “eyvah” sözü başka “eyvah”ları hatırlattı.

Önce bir dönemdeki muhalefetine pişmanlık duyan Ziya Paşa’nın şu beytini seslendirdi:

“Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık”

Daha sonra, o günlerde filozof ünvanıyla ihtilalin ideologluğunu yapan ama Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinin akabinde, Devlet-i Aliye’ye tâbi toplumların, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde, “Abdülhamit’in Rûhâniyetinden İstimdat” dilenen Rıza Tevfik’in şu sözlerini okudu:

“Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?
Feryadım varır mı bârigahına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına.
Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan.
Asrın en siyasî padişahına.
‘Padişah hem zalim, hem deli’ dedik,
İhtilale kıyam etmeli dedik,
Şeytan ne dediyse biz ‘belî’ dedik,
Çalıştık fitnenin intibahına!.
Divane sen değil, meğer bizmişiz.
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
Sade deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kıblegâhına!”

Muhterem Hocaefendi, bu pişmanlıkları zikrettikten sonra, merhum Ahmet Kabaklı’nın, bu türlü hadiseleri naklederken “ba’de harâbu’l-basra” dediğini; bunu söylerken Arapça dil kaidelerine uymayıp, bu sözdeki terkibi “harabi…” değil de “harabu…” şeklinde telaffuz ettiğini; onun bu iğrab hatasında da ayrı bir esprinin bulunduğunu; zira meselenin tersliğinin ancak o şekildeki bir yanlışlık imasıyla anlatılabileceğini belirtti.

Kıymetli Hocamız tam “eyvah” diyenlerden bahsederken önündeki elektronik tabloda (belki binin üzerindeki resim arasından) merhum M. Akif’in şu beyti beliriverdi:

“Eyvah! Beş on kâfirin imanına kandık / Bir uykuya daldık ki Cehennemde uyandık…”

Sohbetin sonunda ise, muhterem Hocamız yine tabloda çıkan “es-Subhu Bedâ” şiirinin şu manalara gelen bölümlerini okudu:

“Sabah, nurunu O’nun çehresinden aldı / Gece ise karanlığını O’nun siyah saçlarından aldı.
O faziletiyle bütün resullerden üstün oldu / Hidayete erenler, yolunu O’nun delaleti ile buldu.
Cömertlik hazinesiydi, o hazineden ihsan edendi / Toplumları dinine ve hidayetine erdirdi
Soyu çok temiz, şerefi pek yücedir / Bütün Araplar O’nun hizmetindedir.”

“Bütün Araplar O’nun hizmetindedir.” sözünü telaffuz edince, “Hizmetinde tam bulunamadık!” deyip ağlamaya durdu ve gerisini okuyamayacak kadar yoğun hislerle doldu.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

214. Nağme: Mahzursuz Muhalefet

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir yazısında Ashâb-ı Kirâm arasında her zaman hak adına bazı itirazların vuku bulduğunu ve bunlara “mahzursuz muhalefet” denebileceğini ifade etmişti. Bir münasebetle, muhalefeti mantıkîliğe bağlamak gerektiği üzerinde durunca, Hocamıza “mahzursuz muhalefet”in çerçevesini sorduk.

Muhterem Hocaefendi, aynı kutupların birbirini ittiği ve emsal arasında rekabetin çokça görüldüğü halde, aralarında pek çok dâhi bulunan Sahabe efendilerimizin çok uzun süre problemsiz yaşadıklarını, kendi bilgi, anlayış ve farklı yaklaşımları konusunda fedakarlıklarda bulunup her zaman bir adım geri çekilmeyi başardıklarını; İslam’ı tam içine sindirememiş büyük kitleler Müslümanlar arasına dahil olana kadar ciddi anlaşmazlıkların yaşanmadığını ve bu gibi hususiyetleri düşünülünce Ashab-ı Kiram’a “Kur’an’ın Mucizesi” denebileceğini vurguladı.

Aslında muhalefetin münazara şeklinde yapılması gerektiğini; münazaranın ise, herhangi bir hakikatin vuzuh ve inkişafı adına fikir teâtîsinde (alış verişinde) bulunma, aynı kanun ve esaslara dayanarak beyin fırtınası yaşama, müşterek düşünme ve tam bir hakperestlik hissiyle bütün bir düşünce gücünün gerçeği bulmaya teksif edilmesi ameliyesi olduğunu izah etti.

Günümüzdeki muhalefetlere ya da münazara adındaki tartışmalara fikir alış verişi demektense, cidal, mugâlata ve minvechin demagoji demenin daha uygun düşeceğini belirtti. Bugünkü tartışmalarda, tarafların, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini verdiklerini, bu hususta ölesiye bir gayret sarf ettiklerini, yer yer kelime ve mantık oyunlarına girdiklerini, hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme… gibi yakışıksız şeylere başvurduklarını ve hakikate karşı hep kapalı durduklarını dile getirdi.

Bu türlü muhalefetin tamiri çok zor yaralanmalara sebebiyet verdiğine, kin, nefret ve düşmanlıkları körüklediğine, bencillikleri daha bir azgınlaştırdığına ve fertler arası münasebetlerde onarılması imkânsız kırılmalara yol açtığına temas etti.

Aziz Hocamız, aslında herhangi bir konuda mümince fikir yürütmenin günümüzde yapılanlardan çok farklı olduğunu, muhalefet edilecekse bunun tamamen hakkın emrinde ve hakkı tutup kaldırma istikametinde gerçekleşmesi gerektiğini, tarafların birbirini mahcup etmesi bir yana haklı çıktığında hasmını utandırmasının dahi insanî değerlere saygısızlık sayılacağını dile getirdi.

Mesnetsiz, delilsiz ve peşin hükümlere bağlı mülâhazalardan olabildiğine uzak durulduğu, her şey gerçek bilgi yörüngesinde götürüldüğü, konuşmanın her faslında hakperestlik mülâhazasına fevkalâde dikkat edildiği, müzakere veya tartışmanın en hararetli noktalarında bile olabildiğine saygılı davranıldığı ve herkesin kendini ifade etmesi hususunda centilmence hareket edidiği takdirde ihtilafın da rahmet olduğunu ve hakikatlerin gün yüzüne çıkmasına vesilelik edeceğini anlattı.

Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer efendilerimiz arasında vuku bulan bir hadisenin de hatırlatıldığı bu hasbihalin 08:37 dakikalık bölümünü günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Muhabbetle…

213. Nağme: Allahım, Vuslat Ne Zaman?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Sabır mevzuu işlenirken önce ibâdet u tâate, sonra mâsiyete, akabinde musibete karşı sabır çeşitleri zikrediliyor. Bu sıralamada zorluk kolaylık, öncelik sonralık gibi bir hususiyet söz konusu mudur? Önce zikredilen sabrın sonrakini kolaylaştırıp desteklediği söylenebilir mi?”

Muhterem Hocamız, bu üç sabır çeşidinin sıralaması ile ilgili düşüncelerini serdetmekle beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır türlerini çoğaltmanın da mümkün olduğunu belirtti: Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır.. belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır.. ve vuslata karşı sabır çeşitlerini zikretti.

Hocaefendi, belli bir vakte bağlı bulunan neticeleri elde etmede acelecilik yapılmaması gerektiğini Hâtemî’nin şu beytini de hatırlatarak vurguladı:

“Erişir menzil-i maksûduna âheste giden / Tîz-reftâr olanın pâyına dâmen dolaşır”

(Yavaş yavaş ilerleyenler erişirler maksatlarının son durağına / Acele edenlerin ise dolaşır etekleri ayaklarına.)

“Vuslata karşı sabır” mevzuunu ise, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmaları olarak açıkladı. Şu önemli hakikati dile getirdi:

“Emir, edebin üstündedir, hatta aşkın da üstündedir.”

Bu hasbihalin 10 dakikalık bölümünü günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Gerçek Müslüman ve Muhacir

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ

 * * *

Allah Resûlü’nün,

kendisine “Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz.” buyurduğu,

Sahîfe-i Sâdıka sahibi Hz. Abdullah b. Amr (radıyallahü anh),

Kainatın Medar-ı Fahri Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Gerçek müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emniyet ve selamette olduğu kimsedir.

Hakiki muhacir de Allah’ın yasakladıklarından uzaklaşıp

Allah’ın hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.”

(Sahih-i Buhari; Sahih-i Müslim; Müsned-i Ahmed b. Hanbel)

 

Gerçek Müslüman ve Muhacir

Hakiki müslüman, yeryüzünde güven ve emniyeti temsil eden, en yakın çevresindeki müslümanlardan başlayarak bütün insanlara karşı güzel ahlakla davranan kimsedir. En büyük muhacir de günahları terk edip rıza iklimine, Allah sevgisine yelken açan mü’mindir.

Konuyla ilgili olarak Sünen-i Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerif şu meâldedir: “Gerçek mü’min ta’n etmez, incitici sözlerle insanları yaralamaz, lanet okumaz, insanlara kaba ve sert davranmaz, edebe muhalif davranış sergilemez.” Diğer bir hadiste ise meâlen “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse gerçek bir müslüman değildir.” buyrulmuştur. Bu hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere gerçek müslüman din, dil, ırk, vb. ayrımı yapmaksızın diğer bütün insanlara karşı iyilik, mürüvvet ve güzel ahlakla davranan kimsedir.

Allah Rasülü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) daha peygamber olmadan önce Mekkeliler tarafından “Muhammedül-Emin” (güvenilir Muhammed) olarak kabul edilmesi, insanların bir yolculuğa gidecekleri zaman aile efradlarını ve mallarını Efendimiz’e (salallahü aleyhi vesellem) emanet etmeleri konumuza en güzel misallerdir. Yine, Kabe’nin onarımı esnasında sıra Hacerül-Esad’ın yerine konulmasına gelindiğinde bu şerefe ulaşmak isteyen Mekkeliler neredeyse savaşa tutuşacakken, Kabe’ye doğru ilk geleni hakem kabul edip de ilk yaklaşanın Allah Rasülü olduğunu görünce hepsinin sevinip rahatlamaları bu konuda unutulmaz bir örnektir.

 Allah dostlarından Malik b. Dinar gibi büyük zâtlar ve daha pek çok hakiki mü’min de, başka din mensubu bazı komşularından yıllarca eziyet gördükleri halde hep sabreder ve kötülüklere iyilikle karşılık verirler. Yıllar sonra da olsa insafa gelen bu kimseler, müslüman komşularının güzel ahlakından etkilenerek İslam’la tanışırlar.

Hakiki bir müslüman, insanları gıybet etmediği, onların arkasından söz taşımadığı, iftira ve karalamalarda bulunmadığı gibi, bunları yapan kimselere karşı da usulünce muamelede bulunur; gıybet, insanları çekiştirme ve iftira gibi kötü ahlaka yol vermez. Ona herkes rahatlıkla güvenir ve sırtını dönebilir çünkü bilir ki ondan kendisine ulaşacak olan şey sadece iyiliktir. O hatıra geldiğinde insanlar rahatlar ve emniyet içinde derin bir nefes alırlar.

Bugün insanlar İslamiyet’i terörle aynı çizgide görüyorsa bu yalnızca onu kötüye kullanan intihar bombacılarının ve İslamiyet’i olduğundan farklı gösteren art niyetlilerin hatası değil, ayrıca onu hakkıyla temsil edemeyip onun güzelliklerini dünyanın dört bir tarafına ulaştıramayan bizlerin eksikliğidir. Bu problemin çözümü de tek tek her bir müslümanın gerçek İslam ahlakını yani Kur’an ve peygamber ahlakını elinden geldiğince yaşamaya çalışmasıdır.

İslam’ın güzelliklerini dünyanın dört bir yanına duyurma ve insanların onun getirdiği hayır ve güzelliklerden istifade etmesi uğrunda arzın en ücra köşelerine kadar gitmeye hicret ve bu kutlu işi yapanlara da muhacir denmektedir. Allah rızası uğrunda nice zorluklara göğüs gererek sancılı fakat sıkıntısı ölçüsünde de hayırlı ve faziletli bu peygamber sünnetini yerine getirmeye çalışanlara hadis-i şerifte altın bir ölçü sunulmaktadır. Hakiki muhacir yalnızca maddi mesafeleri kat eden kimse değildir. Gerçek hicret eri Allah’ın hoşnut olmadığı sevimsiz sıfatlardan, ahlak-ı zemimeden ve günah zeminlerinden uzaklaşıp Allah’a yakınlık yollarına koyulan ve Kur’an ahlakını en güzel şekilde yaşamaya çalışan emniyet ve selamet kahramanıdır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُسْلِمِينَ والْمُهَاجِرِينْ

وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

212. Nağme: Saadet Kapısında Sevgili’yi Görebilmek İçin

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugünkü nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önce çektiğimiz üç fotoğrafını ve en son hakikat damlalarından 08:10 dakikalık bölümü arz ediyoruz.

Muhterem Hocamız hasbihalinde şu mevzular üzerinde duruyor:

-Hak yolunda koşan niceleri vardır ki öbür tarafa gittiklerinde ne yârı görebilirler ne de dildârı. Kirletmişlerdir yolda yapmaları gerekli olan şeyleri.. düşe kalka yürümüşlerdir!..

-Yârı da dildârı da görebilmek için kapıyı aralık bırakmak lazım.

-Elden geldiğince amel yapmalı, boş kalan yerler de “niyet” ile doldurulmalı. Niyetin öyle bir çapı vardır ki damlası deryaları doldurur.

-Alvar İmamı ne güzel söyler:

Sen Mevlâ’yı sevende / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan

Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

-Maiyyete (O’nunla beraber olmaya) dilbeste bulunun. Dualarınızda şöyle deyin:

اللَّهُمَّ إِنيِّ أَسْأَلُكَ لِي وَلِإِخْوَانِي وَأَخَوَاتيِ وَأَصْدِقَائيِ وَصَدَائِقيِ وَأَحِبَّائيِ فيِ خِدْمَةِ الْإِيمَانِ وَالْقُرْآنِ وَلِجَمِيعِ المْـُؤْمِنـِينَ عَفْوَكَ وَعَافِيـَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ وَمَحَبَّـتَـكَ وَمَعِيَّـتَكَ وَحِفْظَكَ وَحِرْزَكَ وَكِلاَئَـتَكَ وَنُصْرَتَكَ وَوِقَايَتَكَ وَحِمَايَتَكَ وَعِنَايَتَكَ.

“Allahım, Senden diliyor ve dileniyorum: Bana, iman ve Kur’an hizmetinde bulunan kardeşlerime ve hemşirelerime, dost ve yaranlarıma, sevenlerime ve bütün inanmış gönüllere affını, sıhhat u afiyetini, rızana mazhar etmeni, teveccühte bulunmanı, rahmet ve üns esintilerini, yakınlığını, muhabbet ve maiyyetini, muhafaza etmeni, korumanı ve gözetmeni, nusret ve yardımını, himaye ve inayetini bahşeyle.”

-Günümüzde dünyevîlik insanlara sürekli empoze edildiğinden kafaların ayarı bozulmuş, O’nu düşünmekten daha çok bu dünya ile meşgul oluyorlar.

-Yunus Emre der ki:

“Aciz kaldım zâlim nefsin elinden / Şol dünyanın lezzetine doyamaz,

Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin / Ömrün gelip geçtiğini bilemez.

İlâhi gaflet gömleğini giyene / Müslüman der misin nefse uyana,

Kazanıp kazanıp verir ziyana / Hak yolunda bir puluna kıyamaz.

İlâhi gafletten uyar gözümü / Dergâhında kara etme yüzümü,

Yûnus eydür gelin tutun sözümü / Dünya seven ahireti bulamaz.

-“Dünya seven âhireti bulamaz” ama çokları dünya arkasından koşar durur da âkıbetini hiç düşünmez. Kur’an bu konuda şöyle buyurur:

 كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ

“Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz, onu tercih ediyorsunuz. Onun için âhireti terkedip durursunuz. Yüzler vardır o gün pırıl pırıl… O güzel ve Yüce Rabbi’lerine bakakalır… Ve nice suratlar vardır o gün asılır. Belini kıran darbeyi yediğini hisseder.” (Kıyâme, 75/20-25)

1. Fotoğraf: Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kestanepazarı tablosuna bakarak camiyi, yurdu ve tahta kulübeyi tarif edip hatıralarını anlatırken:

Fotoğraf: Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kestanepazarı tablosuna bakarak camiyi, yurdu ve tahta kulübeyi tarif edip hatıralarını anlatırken

2. Fotoğraf: Muhterem Hocamız Senegal’de düzenlenecek olan konferansa göndereceği mesajı imzalarken..

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Senegal'de düzenlenecek olan konferansa göndereceği mesajı imzalarken

3. Fotoğraf: Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kestanepazarı tablosuna bakarak camiyi, yurdu ve tahta kulübeyi tarif edip hatıralarını anlatırken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kestanepazarı tablosuna bakarak camiyi, yurdu ve tahta kulübeyi tarif edip hatıralarını anlatırken

211. Nağme: Ekin Gibi Doğrulanlar, Çınar Gibi Devrilenler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir soru üzerine şu hadis-i şerifi şerh etti:

مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الزَّرْعِ لاَ تَزَالُ الرِّيحُ تُمِيلُهُ وَلاَ يَزَالُ الْمُؤْمِنُ يُصِيبُهُ الْبَلاَءُ وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ شَجَرَةِ الأَرْزِ لاَ تَهْتَزُّ حَتَّى تَسْتَحْصِدَ

“Mü’minin misali, rüzgarın devamlı sallayıp durduğu ekinin haline benzer; mü’min de sürekli kendisine isabet eden belalarla uğraşır. Münafığın misali ise, erz (sedir) ağacı gibidir ki o kökünden kesilip devrileceği ana kadar kolay kolay sarsılmaz.”

Bu mübarek sözle, iman yolunun muhtemel meşakkatlerine dikkat çekildiğini belirten muhterem Hocamız, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), belâların en şiddetli olanlarına başta peygamberlerin sonra da derecelerine göre Allah’a en yakın kulların maruz kaldıklarını ifade buyurduğunu hatırlattı.

İnsanlığın İftihar Tablosu’na isnad edilen bir başka sözde, “اَلْمُؤْمِنُ بَلْوِيٌّMü’minin başından bela hiç eksik olmaz” denildiğini ifade eden Hocaefendi, Hak dostlarından misaller vererek, inanan insanların bela ve musibetleri imtihan olarak gördüklerini, dolayısıyla rüzgar vurunca bir yana meyleden ekin gibi muvakkaten sarsılsalar bile sonra hemen doğrulup kendilerine geldiklerini; fakat, iman kalbinde oturaklaşmamış kimselerin bu dünyada nisbeten daha rahat yaşadıklarını, onların da ölüm ile ebediyen yıkılıp kökünden sökülmüş bir çınar gibi devrildiklerini anlattı.

10:17 dakikalık bu hasbihali dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

210. Nağme: Yitiklerimiz, Yetersizliğimiz ve Olması Gereken Talebimiz

Herkul | | HERKUL NAGME

-“Aldandık” dememek mümkün değil!..

-Gençlikte insan daha çok aldanıyor, hele sağlıklı yaşıyorsa..

-Gençlik ve sıhhat gaflettir.

-Bundan dolayı, kendisini ibadete vermiş olan gencin kıyamette “zıllullah”ta gölgeleneceği müjdeleniyor.

-Heyhat ki, günümüzde gençler asimile olup kendi çizgilerini, cennetlerini, inanç sistemlerini, milli hislerini ve mefkûrelerini yitiriyorlar.

-Yitiklerden ve yitirenlerden olmamak için sağlam durmak lazım. Sağlam durmanın şartı, ne yaparsa yapsın insanın kulluğunu yeterli bulmamasıdır.

-Hadis olarak rivayet edilen “Seni hakkıyla bilemedik ey varlığı her şeyden ayan olan Zat!” sözü ve Hazreti Ebu Bekir’in “O’nu gereğince tanıyıp bilemediğini itiraf edip acz ortaya koymak asıl idraktir. ” beyanı marifeti ve kulluğu yeterli bulmamanın ifadesidir.

-İşte acz ve fakr disiplinlerine bağlı olduğundan yoklarla çepeçevre sarıldığını düşünen bir dertlinin gönül ızdırabı:

Ne ilmim var ne a’mâlim (irfanım) / Ne hayr u taata kaldı mecalim

Garîk-i isyanım çoktur vebalim / Acep rûz-i mahşerde n’ola hâlim.”

-İsyan deryasında boğulduğuna inanan ama Rahman’ın rahmetine ümit bağlayan bir başkası ne hoş söylüyor:

“Bu günahlarla tartarsa beni Rahman (Deyyân)

Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan”

-Mü’min irfana, o irfanın içte hasıl ettiği saygıya, -Kur’an’ın ifadesiyle- huşu, haşyet ve hudua talip olmalı. Zevk-i ruhani değil kullukta iştiyak istemeli. O zevk-i ruhaniyi Cenab-ı Hakk’ın cemal-i bâkemalini görmeye, “Ben sizden razıyım” teveccühünü peylemeye ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maiyyetine ermeye saklamalı.

“Allah bizi insan eyleye!”

Kıymetli dostlar,

Serdettiğimiz bu cümleler, en son çay fasıllarının birinde muhterem Fethullah Gülen Hocamızın dile getirdiği hakikat damlalarından. Özetini sunmaya çalıştığımız hasbihali 11.35 dakikalık bu nağmede dinleyebilirsiniz.

Hürmetle…

209. Nağme: Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Adı Anılınca

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

“Kutlu Doğum”un yeniden dirilişimize vesile olması dileğiyle, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en sohbetinden Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’le alakalı 03:44 dakikalık bölümü arz ediyoruz.

Mevlid kandilinizi gönülden tebrik eder, samimi dualarınız arasında şu hissimizin de ötelere kanatlanmasını dileriz:

“Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi!..

 Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın..

Perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ..

Ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma.”

208. Nağme: Kudsîler Kimlerdir, Gariplerin Şiarı Nedir?

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Rasûl-ü Ekrem  (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in cemaati geçmiş kitaplarda ve bilhassa Hazreti Mesih’in lisanında “kudsîler” vasfıyla müjdelenmiştir.

Kudsîler; geçici hayatın isine pasına, kirine küdûretine girmemiş, eteklerine dünyevî pislik bulaştırmamış ve şeytanî/nefsanî zevklere yenik düşmemiş pak, nezih ve mukaddes insanlar demektir.

Bu sözlerle onların hiç günah işlememiş oldukları kastedilmemektedir; kudsîler, düştüğünde doğrulmasını bilen, uzaklaştığında yakınlaşma yollarını araştıran ve gözlerini açıp kapayıp rıza-yı ilâhîyi arzulayan; i’lâ-yı kelimetullah adına, Allah’ın yüce namının dört bir yanda bayrak gibi dalgalanması uğruna lâzım gelen her şeyi yapan ve bu yolda her fedakârlığa hazır bulunan adanmış ruhlardır.

İşte bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kudsîleri, onların âhir zamandaki temsilcilerini ve gariplerin misyonlarını anlatıyor.

9 dakikalık hasbihali dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

207. Nağme: Safların Birliğinden Gönüllerin Dirliğine

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Cenâb-ı Allah, bize ibadetlerimizin hemen hepsinde birlik ve beraberlik şuurunu da talim buyurmaktadır. Özellikle, namaz, farklılıklara aldırmadan diğer müminlerle aynı safta yer alma, birlik ve beraberlik içinde olma, kusurlara takılıp kalmama ve kardeşlik ruhunu koruma adına her gün beş kere alıştırma yaptırmaktadır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, namazı cemaatle kılma ve bu arada hoşa gitmeyen şeylere Allah rızası için katlanma mevzuundan hareketle başladığı hasbihalinde müminler arasında vifak ve ittifakın nasıl gerçekleşebileceğine dair bazı hususlara değindi.

Şeytanın ister fertler isterse de cemaatler arasına sürekli fitne tohumları ekmeye çalıştığı günümüzde her gün hal diliyle çığlık çığlığa bize “Birlik.. illa birlik ve beraberlik!..” diyen namazın bu çağrısı 12 dakikalık bölümde ne kadar da güzel anlatılıyor.

İstifadeye medar olması dileğiyle…

Sevr ve Hira Sultanlıkları

Herkul | | HERKUL NAGME

Efendim,

Şu anda hazırlamakta olduğumuz ve inşaallah, birkaç saat sonra tamamını seyredebileceğiniz “Derin Kuyu, Izdırap ve Çırpınışlar” başlıklı bu haftanın Bamteli’nden 1:37 dakikalık bölüm.

Hürmetle…

206. Nağme: Denge… Sevgi ve Öfkede de Denge

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bildiğiniz üzere, bir sahabî, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) huzurunda, yüzüne karşı bir arkadaşını medh u sena edince Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o şahsa, “Arkadaşının boynunu kırdın” buyurup bu sözü üç kere tekrar etmiştir.

Demek ki, sevme ve sevdiğini duyurup hissettirme başka bir meseledir; meddahların yaptığı gibi mübalağalara girme, “onun eşi-menendi yok..” türünden laflar etme tamamen farklı bir meseledir.

Bu tür ifadeler medh u sena edilen zatı baştan çıkarabileceği ve onun uhrevî hayatının mahvına sebep olabileceği gibi, başkalarının kıskançlık ve haset damarlarını da tahrik edebilir. Evet, biz birini övdükçe başkalarının içinde ona karşı çekememezlik ve haset hislerini tetiklemiş ve onun aleyhine pek çok sun’i düşman icat etmiş olabiliriz.

İşte muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi daha birkaç saat önceki hasbihalinde zikrettiğimiz hadisi çok farklı yönlerden ele alarak şerhetti. Canımızdan artık sevmemiz gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu başka inançlardan olanlara anlatırken nasıl davranmamız gerektiğinden büyüklerimizi ve arkadaşlarımızı takdir ederken göz önünde bulundurmamız lazım gelen hususlara kadar çok önemli hakikatleri dile getirdi.

Bu güzel sohbetin 14:28 dakikalık bölümünü sabah dersinde çektiğimiz iki fotoğrafla beraber sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

İki ders arasında tenefüs esnasında:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi İki ders arasında tenefüs esnasında

***

Kıyamet Sahneleriyle Alakalı Bir Videoyu İncelerken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Kıyamet Sahneleriyle Alakalı Bir Videoyu İncelerken

205. Nağme: Yeni Platform ve Hocaefendi’nin Sitemi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Her gün onlarca e-mail alıyoruz. Aklına takılan meselelere cevap soranlar, önemli gördüğü konuların sohbet mevzuu yapılmasını arzulayanlar, mektup ya da dua listesi ulaştırmanın yollarını zorlayanlar, hatta ev ödevlerine veya mezuniyet tezlerine yardım arayanlar mesajlar yazıyorlar. Bunların yanı sıra, görüntü kalitesi ve ses seviyesi ile ilgili şikâyetlerini ileten dostlarımız da az değil.

Belli bir nezaket çerçevesinde dile getirilen her talep ve şikâyeti mutlaka değerlendiriyor; mümkünse istekleri yerine getirmeye çalışıyoruz. Hak yolunda yapmaya gayret ettiğimiz vazifenin itkan üzere olması için arkadaşlarımızdan gelen yapıcı tenkitleri büyük bir yardım ve hayırhahlık olarak görüyoruz. Zira, emaneten burada/bu vazifede durduğumuzun ve dünyanın en ücra köşesindeki bir adanmış ruhun da bu işte söz hakkının bulunduğunun farkındayız.

Ne var ki, bazıları, sohbetlerin olmadık yerde kesildiğini zannedip hemen klavyenin başına geçiyor ve hakarete varan kelimeleri ard arda sıralıyorlar; oysa insanların kalbine dokunacak, yüzünde tebessüm hasıl edecek ya da onları az düşündürecek tek kareyi ya da kelimeyi silmiyor, dahası öyle bir cüreti büyük vebal sayıyoruz. Kimileri de ders sunuşumuzu, soru okuyuşumuzu, soruş üslubumuzu, ses tonumuzu beğenmediğinden dert yanıyor ve olmadık ithamlarda bulunuyorlar; halbuki biz radyo/televizyon sunucusu falan değiliz, belki bir defalık iş olsa birilerini bulup onlara okutabiliriz, nitekim misafirlerimizden müsait olanlar varsa bunu rica ediyoruz; fakat çoğu zaman buradaki günlük hayat akışı içerisinde ne olmuşsa, dersi kim okumuş ya da Hocamıza soruyu kim tevcih etmişse, o haliyle yayınlamak zorunda kalıyoruz.

Kimisi yayınladığımız bir fotoğraftan, diğeri kullandığımız bir fondan, bir başkası koca bir yazıda geçen bir vurgudan dolayı müsbet tenkit sınırlarını aşan sözler serdediyorlar. İnsanız, her zaman hataya açık olduğumuzun farkındayız; buna rağmen bazen kırılmıyor değiliz. Fakat, dostlarımızın niyetlerinin halis olduğuna ve üslubu beğenmesek de işin mahiyetinde sahiplenme, koruma, zarar dokundurmama gayreti bulunduğuna inanarak -varsa- haklarımızı helal ediyor, onlardan da helallik diliyoruz.

İşin doğrusu, mevzuyu bir yere getirmek için (tezkiye-i nefis gibi de algılanabilecek) bunca söz sarf ettik:

Arkadaşlarımızın bazıları da muhterem Hocamızın sohbet ettiği koltuktan, arkadaki kitaplıktan ve üzerindeki işlemeden çok şikayet etmişlerdi. Ayrıca, sohbet esnasında kameranın önünün kapanmaması için salonun ortasını boş bırakmamız gerekiyordu ki, dinleyicilerin sadece iki yanda toplanması ve ortanın boş kalması tuhaf bir görüntü hasıl ediyor, belki de kıymetli Hocamızın rahatsızlığına sebebiyet veriyordu.

İşte, hem şikâyetlerin gereğini yapmak hem de salonun o haline çare bulmak için yeni bir platform ısmarlamıştık. Nihayet, koltuğu, kitaplığı, yerden biraz yüksekliğiyle platformu kurduk.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, her zamanki gibi ikindi namazından sonra sohbet yaptığı yere yöneldi; daha platforma adım atmadan ondan dolayı rahatsız olduğunu dile getirdi. Mecburen ve kerhen koltuğa oturduktan sonra da hissiyatını seslendirdi.

Hak ettiğimiz bir fırça (!) anlarını paylaşmamız ne kadar doğru bilemiyoruz ama muhterem Hocamızın siteminden kendisine pay çıkaracak pek çok hassas gönül bulunduğu düşüncesiyle arz ediyoruz.

Muhabbetle…

204. Nağme: Hz. Süleyman’ın Ordusu, Karıncanın İkazı ve Bir Peygamber Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Cenâb-ı Hak, Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman’a (alâ nebiyyina ve aleyhime’s-salâtü vesselam) ilim, hikmet ve nihayet saltanat bahşetmiş; onları mümin kullarının çoğuna üstün kılmıştı.

Hazreti Süleyman, veraset, nübüvvet ve hakimiyette babası Hazreti Davud’a vâris olmuş; kendisine “kuş mantığı” gibi pek çok hususta eşyanın sırları açılmış, cinlerden rüzgarlara kadar mahlukat onun emrine musahhar kılınmıştı.

Günün birinde, Hazreti Süleyman, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusunu toplamış, teftişten geçirmiş ve hepsini birlikte düzenli olarak sefere sevk etmişti. “Karınca Vadisi”ne ulaştıklarında, onları gören bir karınca, “Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi fark etmeyerek ezip çiğnemesinler!” diye seslenmişti.

Kur’an-ı Kerim, bu hadiseyi özetledikten sonra karıncanın sesini duyup anlayan Hazreti Süleyman’ın bu harikulade mazhariyete nasıl mukabelede bulunduğunu şu ifadelerle anlatır:

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَنِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

“Onun sesini işiten Hazreti Süleyman gülercesine tebessüm etmiş ve Cenab-ı Hakk’a şöyle yakarmıştı: Ya Rabbî! Beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana gerekse ana-babama ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lütfedip rahmetinle beni hayırlı kulların arasına dahil eyle!” (Neml sûresi, 27/19)

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye, zikrettiğimiz ayet-i kerimeyi ve Hazreti Süleyman’ın duasını sorduk. Kıymetli Hocamızın bu sualimize verdiği cevabın 19:43 dakikalık bölümünü bugünün nağmesi olarak sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

203. Nağme: Cemaat Ambalajlı Dua

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bugünkü ikindi namazı sonrasında insanın kendi duasına güvenmemesi, diğer insanların Hak katında daha makbul olduklarına inanıp onların arasında ellerini açarak “Allahım, şu güzel kullarının içten münacaatı yanında benim kırık dökük niyazımı da kabul buyur” demesi ve taleplerine kabul mührü vurulması için kardeşlerinin Hak nezdindeki makbuliyetini değerlendirmesi gerektiğini anlattı.

Böyle bir tavrın, bir yandan insanın kendi amellerine, dualarına itimat etmeyip tevazu ve mahviyetle iki büklüm olmasının, diğer taraftan da başkaları hakkında ciddi hüsn-ü zanda bulunmasının emaresi olduğunu vurguladı.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in başkasının duasına hiç ihtiyacı olmadığı halde, Hazreti Ömer’i umreye uğurlarken “Kardeşim, duanda bizi de unutma!” demesinin bize çok manalar ifade etmesi gerektiğini; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun temsil keyfiyeti itibariyle ümmetine bir ufuk gösterdiğini belirtti.

Namazlarımızın her rekâtında okuduğumuz Fatiha Sûresi’nde “Sadece sana kulluk ederim ve sadece Sen’den yardım dilerim” değil de çoğul sigasıyla

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

dediğimizi hatırlatan muhterem Hocaefendi, bu ifadeyle adeta benliğimizden vazgeçip ibadet ve taatımızı cemaat şuuruyla Allah’a arz ederek “Ben kim, benim kulluğum nerede! Fakat ben de, şu insanlar arasındayım ve onların içinde Sana kulluk yapıyorum.” demiş olduğumuza dikkat çekti ve şu hakikati dile getirdi:

“İnsan ‘İlle de birinin duası kabul olmayacak ve yüzüne çarpılacaksa, o benimkidir; zira,  ölesiye bir heyecanla Cenab-ı Hakk’a duamı sunsam bile, o işin içine başka şeyler karıştırmış olabilirim’ demeli. Fakat diğerleri hakkında katiyen öyle bir suizanna girmemeli, onların dualarının makbul olduğu konusunda hüsn-ü zan etmeli. Duayı sarıp sarmalayıp heyet ambalajıyla Cenab-ı Hakk’a sunmak lazım.. cemaat ambalajıyla Cenab-ı Hakk’a sunmak lazım.. o reddedilmez, kabule karin olur.”

Kıymetli dostlar,

Zannediyoruz sizler de bu mülahazalara katıldığınız için sitemizin Iphone ve Android uygulamalarındaki ortak dua bölümüne yoğun teveccüh gösteriyorsunuz. Nitekim, bizim burada muhterem Hocamızla beraber yapılan duaya aynı anda dünyanın dört bir yanından on binlerce insanın da katılmış olduğuna memnuniyetle şahitlik ediyoruz.

Bugünlerde el-Kulûbu’d-Dâria’dan İmam Şâzilî Hazretleri’nin Hizbü’l-Lutf duasını okuyoruz. el-Kulûbu’d-Dâria adlı mecmuanın yeni baskısının 321. sayfasında yer alan mezkur duanın ses kaydını, PDF olarak Arapça metnini ve yazı dosyası şeklinde mealini de bu bölüme eklemiş bulunuyoruz.

Siz de “dualarınızı heyet/cemaat ambalajına sarmak” istiyorsanız, “Dua külliyet kesb ederse kabule karin olur” inancıyla yüreklerin toplu attığı yarım saatlik zaman diliminde ortak duamıza katılabilirsiniz. Başta şirin ülkemizin güzel insanları olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selamete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması, özellikle de inananlar arasında vifak, ittifak ve uhuvvet ruhunun canlanması ve kalblerimizin, akıllarımızın, fikirlerimizin, fiillerimizin fitneye, fesada bütün bütün kapalı olacak şekilde ıslahı talebiyle seslendirilen yakarışlara siz de “âmin” diyebilir ve bu uygulamadan dostlarınızı da haberdar edebilirsiniz.

Hürmetle…

202. Nağme: Dört Büyük Hastalık ve Sûizan Mahkumları

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Maalesef günümüzde hem fertler hem de meşrepler, cemaatler ve cemiyetler arasında vehim, suizan, gıybet, asılsız iddia ve hatta iftiraların çok arttığı görülüyor. Hiçbir gerçeğe dayanmayan sözler dahi kîl ü kâl yolculuğunun başında birkaç kişi tarafından “acaba” ile karşılanıp kerhen ağırlansa da akabinde uğradığı insanların zihinlerine bir hakikatmiş gibi yerleşip artık dilden dile vizesiz dolaşır hale geliyor.

Medyada yazılıp çizilenlerin gösterilip sergilenenlerin bu hastalığı daha da müzmin hale getirdiği düşüncesi ve üzüntüsüyle Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu konuyla alakalı iki soru sorduk. Yaklaşık 20 dakikalık bölümünü arz edeceğimiz hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara vurguda bulundu:

Nur Müellifi, dört büyük hastalığı sayarken, yeis, ucb ve gurur ile beraber sû-i zannı da zikretmiş ve insanın hüsn-ü zanna memur olduğunu belirtmiştir. Evet, insan, herkesi kendisinden üstün görmeli; nefsindeki bir zaafı ya da çirkinliği sû-i zan sâikasıyla başkalarına teşmil etme veya işin aslını ve hikmetini bilmediğinden başkalarının bazı hal ve hareketlerini kötüleme gibi yanlışlıklara düşmemelidir. Zira, sû-i zan, toplumun maddî-mânevî hayatını zedeleyen bir şeytânî tuzaktır.

Cenâb-ı Allah, İsra Sûresi’nin 36. ayetinde “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi azaların hepsi de işlediklerinden mesuldür” buyurmuştur. Bu ayet-i kerimeyi doğru anlayabilmek için, dünya ve ahiret hayatımız hesabına faydalı olan bilgiyi öğrenme alanı ile kesin bilgimiz olmayan konularda zannımıza göre hükme varma ve bu zannın peşine takılarak insanların gizli hallerini araştırma mevzuunu birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

“Bilmediğin şeyin izini sürme!” mealindeki ilahi beyan her şeyden önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçınmayı ve kesin bilgiye dayanmayan hükümlerle insanları suçlamamayı emretmektedir. Bu ilahî kelam, yeterli araştırma yapılmadan sadece söylentilere göre hiç kimsenin aleyhinde olunamayacağını; bununla beraber, yalnızca tahmin, varsayım ve bir kısım teorilere dayanan bilimlerin mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğini; Cenâb-ı Allah ve Rasûl-ü Ekrem tarafından bize öğretilen ilme dayanarak her türlü hurafe ve batıl inançtan uzak durmamız gerektiğini ve ilmi de bilgi muzahrefatını da alıp işleme vesileleri olan göz, kulak ve kalb gibi organların ise yaptıklarından mesul olacağını ifade etmektedir.

Hasılı; iyi niyet, müsbet düşünce ve güzel görüş, insanın gönül saffetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir. İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsn-ü zanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken –ye’se düşmemek şartıyla– kendini yerden yere vurmalı; fakat, diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsn-ü zanna sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.

201. Nağme: Dokuz Çete ve Tiryakilik Esareti

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

 “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât – Âdet ve tiryakilikleri terketmek de öldüren faktörlerden biridir” sözünde ifade edildiği gibi insanın alıştığı ve adeta bağımlısı haline geldiği şeylerden uzaklaşması çok zordur. Yeme-içme bağımlısı, uyku düşkünü, rahat tutkunu ve yuva meftunu olan insanların bunları muvakkaten de olsa terk etmeleri neredeyse imkânsızdır.

Bundan dolayıdır ki, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bağımsızlığı umumi manâda ele alarak adetleri, alışkanlıkları ve tiryakilikleri terk edebilmeyi de hürriyetin ayrı bir yanı olarak ifade ediyor. Muhterem Hocamıza göre, bir Müslüman, en zor şartlarda yaşamaya dahi kendisini alıştırmalı ve gerekirse din, iman, vatan, millet uğruna en büyük mahrumiyetlere katlanabilecek kadar bütün kayıtlardan azade olmalıdır.

İşte bugünkü dersimizde muhterem Hocamız tiryakiliklerin esiri olmama konusuna değindi. Ayrıca, Neml Suresî’nin 45-66. ayetlerini tilavet ederek Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin bu ilahî beyanlara verdiği mealleri ve onlarla ilgili yaptığı açıklamaları okuduğumuz derste şu ayet üzerinde durdu:

“O şehirde, toplumda sürekli kargaşa çıkaran, hiç bir bozukluğu düzeltmeye yanaşmayan dokuz tane çete vardı.” (Neml, 27/48)

İstifadeye vesile olması recasıyla 9 dakikalık kaydımızı ve o esnada çektiğimiz bir fotoğrafı arz ediyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

200. Nağme: Düğün, Yuva ve Mükemmel Nesiller

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bugün düğünümüz vardı; bir arkadaşımız daha “dünya evine” (Acaba Cennet otağı olacağını umduğumuz, Cuma Yamaçları’na açılacağına inandığımız mübarek bir yuvaya mı demeliydik?!.) girdi.

Yıllardır M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde bulunan Ramazan Hocamızın izdivacından tam iki ay sonra bugün de onunla aynı dönemde ders halkamıza dahil olan Sinan Hocamızın velimesinin neşvesini yaşadık.

Gerçi öğleye kadar diğerlerinden farksız bir gün geçirdik; sabah yine halkadaki yerimizi aldık, derslerimizi arz ettik; bu arada nikahından birkaç saat önce bile dersini güzelce sunabilmenin heyecanıyla meşgul olan Sinan Hocamıza “Düğün günü de mi?” diyerek takılmadan edemedik.

Öğla namazı, düğün yemeği, sohbet ve dua merkezli küçük bir program… derken ikindiyi müteakip Hocamızın anlatacaklarına kilitlendik.

İşte bu nağmede muhterem Hocaefendi’nin bir düğün konuşması da sayabileceğiniz hasbihalinden 12:21 dakikalık bölümü -yeni evlenen o dört kardeşimiz için dualarınıza da vesile olabileceği düşüncesiyle- arz ediyoruz.

199. Nağme: “Talebin Kadar Kıymetlisin!” ya da “O’nun İçin Yaşamak”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

“Âriflerin sohbeti artırır marifeti!” demişler. Gönlünün diline tercüman insanların sözleri sadece marifeti artırmakla da kalmaz, selim bir kalbin soluğu olan her kelime adeta bir neşter ya da sırlı bir iksir gibidir. Onunla kalbdeki lekeler sökülüp atılır, gönül mekanizmasındaki yırtıklar yamanır, ruh yamaçlarının sararıp solmuş çiçekleri yeniden canlanır.

Onun için vicdan doymaz gönlün terennümlerine. Hak erlerinin dudaklarından dökülen her beyan incisi gelip insan mahiyetinin bir noktasına dokunur.

Âriflerin hiçbir kelamı boşa gitmez, Hak aşığının tek bir sözcüğü boşluğa düşmez.

Vicdanının sesine kulak veren, kendisini az dinleyebilen insan görür ki, aynı mevzuyu defalarca da dinlese, eğer konuşulan hakikat ve konuşan Hak için ise, yürekten kelimeler yine mahiyetindeki bir boşluğu dolduruyor, bir söküğü onarıyor, bir virüsü uzaklaştırıyor, bir alıcıyı canlandırıyor ve susamış latifelere âb-ı hayat sunuyor.

İşte ne zaman muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi dinlesek işaret ettiğimiz bu hususların çok ötesinde ruh haletine bürünüyor ve sahiden vicdanımızda belki daha önce varlığından bile haberdar olmadığımız noktalara dokunulduğunu görüyoruz. Onun için de sanki bir hasbihal eksik kalırsa, bazı latifeler gıdasızlık yaşayacakmış gibi hissediyor, beslenmeye çalışmanın yanında beyan rızıklarını sizlerle de paylaşmaya gayret gösteriyoruz.

Bu nağme de vicdana, gönle, ruha, belki sırra, hafiye, ahfaya dokunuyor. Muhterem Hocaefendi, -özetle- “Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır. Kimisi mala, mülke, bağa, bahçeye; kimisi makama, mansıba, şöhrete, pâyeye; kimisi keşfe, kerâmete, zevke ve hâle tâliptir. Oysa Allah için yaşamanın değerler hanesinde doldurduğu yerleri başka bir şeyle doldurmak mümkün değildir. Bu itibarla, en değerli insan, rıza-yı ilahi peşinde olan ve iman, marifet, muhabbet, aşk u iştiyak istikametinde derinleşmeye çalışan insandır.” diyor.

Muhterem Hocamız, Allah için yaşayanların akıbetini şu ayet-i kerimeyi hatırlatarak anlatıyor:

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُالْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِالَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ

“Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da istikamet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: “Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâd edilen cennetle sevinin!” derler. (Fussilet, 41/30)

9 dakikalık bu hasbihali dinlerken duaya dönüşen güzel hislerinizin arasına bizim için ihlas dileğini de eklemeniz istirhamıyla…

198. Nağme: Gerçek “Kur’an Müslümanlığı” Nasıl Olur?

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Zaman zaman değişik medya organlarında şahit olduğunuz üzere, bazı kimseler diyanete dair pek çok meseleyi “Bu, Kur’an’da yok!” diyerek inkar ediyorlar; hatta hiçbir dini bilgisi bulunmayan bir kısım çok bilmişler “Ben Kur’an’ı mealinden okudum, öyle bir şey görmedim” diyecek kadar cüret, cehalet ve zavallılık sergiliyorlar.

Geçtiğimiz günlerde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kur’an Müslümanlığı” adıyla ortaya çıkan bu inhiraftan bahsetmiş; Usulüddin ulemâsının, “Hadisin Kur’an’a ihtiyacından daha fazla Kur’an’ın hadise ihtiyacı vardır” dediğini vurgulamıştı. İkindi sohbetinde muhterem Hocamızdan bu meselenin bir kere daha izahını ve selef-i sâlihînin o sözünün manasını istirham ettik. Bu sohbetin 15:20 dakikalık kısmını sesli ve görüntülü olarak arz ediyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu hasbihalde dile getirdiği hususları -daha önceki bir Kırık Testi’den de istifade ederek- şu şekilde yazıya dökebiliriz:

Bir manada, hepimiz Kur’ân müslümanlarıyız. Çünkü, onun nuru sürekli hayatımıza akıyor ve bizi o besliyor. Evet, bizim can damarımız, havamız ve ziyamız Kur’ân’dır. Ebedlere kadar var olabilmemizin temel direği Kur’ân’dır. Kur’ân, bizim şahsî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasî ve idarî hayatımızı tanzim eden bir kanunlar külliyatıdır; ihtiva ettiği dua, zikir, fikir ve münâcâtlarla seyr ü sülûk rehberimizdir. Dahası Kur’ân, başta Sünnet olmak üzere diğer şer’î delillerin de kendisine dayandığı temel kaynağımızdır.

Ne var ki, günümüzde “Kur’ân müslümanlığı” sözü ile, özellikle Sünnet’i ve diğer edille-i şer’iyeyi dışlayarak İslâm’ı yalnızca Kur’ân’a göre yorumlamayı esas edinen bir anlayış nazara veriliyor. Bu açıdan da, bu tabiri masum bir isimlendirme olarak kabul etmek mümkün görünmüyor.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Kur’ân ile nefes alıp verirdi. Ashab-ı Kiram, içinden çıkamadıkları meseleleri hemen Hikmetin Lisan-ı Fasîhi’ne (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) sorarlardı. Peygamber Efendimiz’in bizzat kendisine tevcih edilen pek çok sual, halledilmesi gerekli olan pek çok müşkil, ümmetiyle alâkalı dînî, içtimâî, iktisâdî, siyasî pek çok mesâil vardı ki, Beyan Sultânı, kalb-i pâki ve lisân-ı nezîhi ile onların hepsini cevaplayıp müşkilleri hall, mübhemleri şerheder; Kur’ân ile gelen pek çok mutlak emri takyîd, mukayyedi ıtlâk, husûsîyi ta’mîm, umûmîyi de tahsîs buyurarak, Kur’ân mesajının yanında kendi ifade ve beyanlarının rükniyetini de ihtarda bulunurdu. Mesela; Kur’ân’da mücmel olarak zikredilen namazı bütün rükünleri, şartları, sünnetleri ve âdâbıyla; haccı ifradı, kıranı, temettü’ü ve bütün teferruatıyla; zekâtı nisâbı, nevileri ve edâ keyfiyetiyle ayrıntılı olarak anlatırdı. Kur’ân-ı Kerim’de genel olarak ele alınan mevzuların istisnalarını gösterir; mutlak olarak zikredilen hükümleri takyîd ederdi. Bazen de ayet-i kerimelerde tek kelime ile dahi temas edilmeyen meseleleri müstakilen hükme bağlardı.

Binaenaleyh, ilk asırdan bugüne kadar, Sünnet-i Seniyye, din ve dînî hayata esas teşkil etmesi bakımından hep Kur’ân’la beraber mütâlaa edilmiştir. Öyleyse, ne onu Kur’ân’dan, ne de Kur’ân’ı ondan tecrîd etmek mümkün değildir. Vahy-i gayr-i metluv olan hadisleri devreden çıkarmak ve onları vahy-i metluv olan Kur’ân’dan koparmak da bir yönüyle Kur’ân’ı mehcur (terkedilmiş) hale getirmek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın beyanını Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetini hesaba katmadan ele almak, bir manada, Allah’ın elçisinin vahye dayalı açıklamaları yerine beşerî ve nefsî yorumları ikâme etmek sayılır. Bu aynı zamanda, Kelâm-ı İlâhî’nin, Rasûlullah’a ittiba ile alâkalı emirlerini görmezlikten gelmektir ki, böyle bir anlayışı “Kur’ân müslümanlığı” addetmek de mümkün değildir.

Diğer taraftan, İslam uleması, dînî delilleri iki ana başlık altında mütalaa etmişlerdir: Birincisi; Kur’ân, Rehber-i Ekmel’in söz, fiil ve takrîrlerini ihtiva eden Sünnet, İcmâ (İslam fıkhına ait fer’î bir hükümde, muasır bütün müctehidlerin ittifak etmeleri) ve Kıyas (aralarındaki illet benzerliğinden dolayı, iki şeyden birinin hükmünün mislini diğerine de uygulama) olmak üzere “aslî deliller”dir. İkincisi ise, genel olarak Maslahat, Örf, İstihsan, İstishab, Şer’-u men kablena ve Sahabi kavli gibi şubelere ayrılan “fer’î deliller”dir.

Bütün bu delilleri hesaba katmadan Kur’ân’ı kendi enginliğiyle kavrayamazsınız. Kur’ân-ı Kerim’in doğru anlaşılması için, onu Sünnet-i Seniyye’nin rehberliğinde okumak gerektiği gibi, ayetlerin tesbitinden onların hakiki manalarının tayinine kadar pek çok meselede o ilk safı teşkil eden ve ilahî takdire mazhar olan Ashab-ı Kiram’ın mütabakatlarına ve onların tefsirlerine vâkıf olmak da lazımdır.

Öyle anlaşılıyor ki, bazıları “Kur’ân müslümanlığı” derken, bir dönemde muannid bir Kur’ân düşmanının, ona karşı dehşetli bir plân çevirmesi, “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” (!) demesi ve onun yerinde okunması için tercümesinin yapılmasını arzulaması misillü gizli bir maksat taşıyorlar. Zâhiren Kelâm-ı İlahî’ye inanıyormuş ve onu takdir ediyormuş gibi görünüyorlar; fakat, sözde Kur’ân dellallığı perdesine sığınarak hadis-i şerifleri, Sünnet-i Seniyye’yi ve sâir edille-i şer’iyeyi metruk kılmak için uğraşıyorlar.

Bütün bu ve benzeri meseleleri nazar-ı itibara alınca, “Kur’ân müslümanlığı” ifadesinin ve bu ifadeyle ortaya konan anlayışın iyi niyete makrun bulunduğunu ve Kur’ân’a saygının ifadesi olduğunu zannetmiyorum. Bu anlayışın temsilcilerinin çoğunun fantezi peşinde koştuklarını, bir lüks zaafına düçar olduklarını ve hatta bazılarının, megalomaniye yakalandıklarını, herhangi bir farklılık ortaya koyarak kendini ifade etme kompleksi yaşadıklarını düşünüyorum.

Ayrıca, “Kur’ân müslümanlığı” diyen kimselerin ortaya koydukları müslümanlık tarifleri ve anlayışları da birbirini tutmuyor. Zaten, duygu duruluğundan ve kalb safvetinden mahrum kimselerin anlayışlarının aynı olması düşünülemez. Çünkü, merkezden ve ana hattan ayrılan kimse, tâli bir sürü yola sapmaktan kurtulamaz. Nitekim, Cenâb-ı Hak, “İşte Benim dosdoğru yolum. Ona tâbi olun. Sakın, sizi Allah’ın yolundan ayıracak başka yollara uymayın.” (En’am, 6/153) buyurmuştur. Evet, Kur’ân-ı Kerim’i ve Din-i Mübin’i, Sahabe-i kiramın anladıkları ve yaşadıkları gibi kabul etmeyenlerin, akla hayale gelmedik patikalara, farklı farklı yollara sapmaları kaçınılmaz olur. Zira, o takdirde herkes kendi kafasına ve hevasına göre uygulamalara dalar, düşünce inhiraflarına kayar.

Hâsılı; asıl “Kur’ân müslümanlığı”, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, Kur’ân ayetlerinin yanı sıra kendi ifade ve beyanlarıyla da tebliğ ettiği, sonra da İnsan-ı Kâmil oluşuna muvafık bir keyfiyette mükemmel bir temsille ortaya koyduğu ve Ashâb-ı Kiram efendilerimizin de Rehber-i Ekmel’den öğrenip uyguladıkları müslümanlıktır. Selef-i Salihîn tarafından, aslî ve fer’î bütün deliller gözetilerek çerçevesi belirlenen bu İslam anlayışını bırakıp, heva ve hevesine fikir sureti vererek Kelâm-ı İlâhî’ye sahip çıktığını iddia edenlerin yaptıkları, olsa olsa, Kur’an-ı Kerim’i mehcur kılmaktır.

197. Nağme: Yılana Dönüşen Asâ ve Peygamberin Korkusu

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünkü derste Neml Sûresi’nin ilk on dört ayetinin tefsiri üzerinde durduk; yirmi kadar değişik eserdeki açıklamaları özetleyerek müfessirlerin bu ayetlerle ilgili yorumlarını mukayese ettik. Her tevcihten sonra da muhterem Hocamızın tasvip, tasdik, tashih ve izahlarını dinledik.

Sizin için seçtiğimiz 10:28 dakikalık bölümde Neml Sûresi’nin 8-14. ayetleriyle alâkalı bazı nükteler bulunmaktadır. Mezkur ayetlerin meali şöyledir:

Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: “Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir! Ey Musa! İyi bil ki, Ben, mutlak galip ve hikmet sahibi Allah’ım!  Asânı at!” Hazreti Musa (asâyı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine dedik ki:) “Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz. Ancak, kim haksızlık eder, sonra, işlediği kötülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki Ben (ona karşı da) çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.”

Hürmetle…

Tefsir dersinden bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tefsir dersinde

 

Hüsn-ü Zan

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ

 * * *                 

Hafıza dahisi, Rasülullah aşığı Hz. Ebu Hureyre (radıyallahü anh),

İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Hüsn-ü zan, kulluktaki kemalin eseridir.”

(Ebu Davud, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned)

 

Hüsn-ü Zan

Kısaca iyi niyet, olumlu düşünce ve güzel görüş olarak tarif edilebilecek olan hüsn-ü zan, aksine kesin deliller olmadıkça insanlar ve olaylar hakkında hep olumlu düşünmek ve hayır mülahazasına girmektir. Mü’min güzel görüp güzel düşünür, en olumsuz hadiseleri dahi hikmet gözlüğüyle inceleyerek onlardan ibretler ve hayırlı neticeler çıkarır, böylece hayatından hep lezzet alır. Habis bir ruh ise, insanlara ve hadiselere hep kuşkuyla baktığından göğsü daralır, ruhu hep sıkılır ve hayatı kendine adeta zindan eder. Günümüzde gittikçe artan paranoyak düşüncelerin temelinde de bu yanlış ve kötü düşünme sistemi yatmaktadır.

Hüsn-ü zan, bir İslam ahlakıdır ve müslümanın iç saffetiyle doğru orantılıdır. Hadiste geçtiği üzere hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir. Bu yüzden bir mü’min, diğer mü’minler hakkında söylenen olumsuz sözlere hemen inanmaz ve diğer mü’minleri tek taraflı yargılamaz. Hep hüsn-ü zan ve ihtiyatlı olur. İyi niyetli, müsbet düşünceli olmak İslam’ı hazmetmenin ve onda derinleşmenin bir göstergesidir. Hakiki bir mü’min, nefsiyle hesaplaşırken -ye’se düşmemek kaydıyla- kendini yerden yere vururken diğer insanlar söz konusu olduğunda ise hüsn-ü zanla hareket eder. Bir mü’minin nazarında, sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.

İslam alimleri, su-i zannın haram olduğunu belirtmiş ve insanların hikmetini bilemediğimiz, yoruma açık davranışları karşısında su-i zanna girmememizi vurgulamışlardır. Ortada suçu gösteren kesin deliller olmadıkça hüsn-ü zan etmek müslüman ahlakıdır. Dahası, insanların ayıp ve kusurlarını araştırmamaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا

 “Ey iman eden­ler! Zan­dan çok sa­kı­nın. Çün­kü zan­la­rın ciddi bir kıs­mı gü­nah­tır. Bir­bi­ri­ni­zin giz­li hal­le­ri­ni de araş­tır­ma­yın.” (Hucurât Suresi, 49/12) buyrulmaktadır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) da;

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَنَافَسُوا

وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا

“Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın, birbirinizin sözlerine kötü niyetle kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı kin gütmeyin ve sırtınızı dönmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) buyurarak sû-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamızı tembihlemiştir.

Hüsn-ü zan dinimizde bir esas olduğu için, nifak emareleri taşıyan insanlara karşı da elden geldiğince hüsn-ü zan edilmeli fakat onlara sırlarımız da açılmamalı ve onlar mühim mevkilere getirilmemelidir. Böylece hem onlar utandırılmamış, uzaklaştırılmamış ve nifak sıfatlarından arınmaları için fırsat verilmiş, hem de onlara karşı tedbirli ve ihtiyatlı davranılarak onlardan gelebilecek tehlikelerin önü alınmış ve samimi mü’minlerin de hakkı yenmemiş olmaktadır.

İnsanlara ve özellikle de mü’minlere karşı hüsn-ü zan etmekle emrolunan  mü’minler, en başta Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan içerisinde olmalıdır. Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sakın, sizden hiç kimse, Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan etmediği bir hal üzere ölmesin.” buyurmuştur. Bir hadis-i kudside ise meâlen “Benim kulumla muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” buyrularak, Allah Teâlâ’nın afv ve ihsanı hakkında hüsn-ü zan beslemenin ehemmiyeti bildirilmiş ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara verilmiştir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينْ

وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ