Posts Tagged ‘Hz. Musa’

GÜNÜMÜZÜN FİRAVUNLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Firavun ve Nemrut gibi tiranların anlatıldığı âyet-i kerimelerin günümüz yöneticilerine verdiği mesajlar nelerdir? Halkına değer vermeyen başına buyruk liderlerin Firavunlara ait vasıfları taşıdığı söylenebilir mi?

Cevap: Siyaset sahasında günümüzün en büyük problemlerinden biri, siyasilerin ağızlarından çıkan sözlerle ortaya koydukları icraatların birbirinden çok farklı olmasıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde liderler halklarına büyük vaatlerde bulunuyor; demokrasiyi, ifade hürriyetini, eşitliği dillerinden düşürmüyorlar. Fakat ne yazık ki pek çoğunun fiilleri, ağızlarından çıkanı yalanlıyor. Bir liderin demokrat, cumhuriyetçi, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı olup olmadığını sadece sözlerinde aramak çoğu zaman yanıltıcı olur. Söylediklerinde ne kadar samimi ve doğru sözlü olduklarını anlamak için uygulamalarına bakmak gerekir. Acaba onların idarede oldukları ülkelerde/toplumlarda insanlar istedikleri gibi düşünüp, düşüncelerini özgürce ifade edebiliyorlar mı? İnandıkları değerleri herhangi bir baskı ve kısıtlamayla karşılaşmadan diledikleri gibi yaşayabiliyorlar mı? Bunu sorgulamak lazımdır.

Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde temel hak ve özgürlüklerin önemi üzerinde durulmakta ve bunların savunuculuğu yapılmaktadır. Hürriyet, gerçekten çok önemlidir. İnsan her mevzuda hür olmalıdır. Kimseye zarar vermedikten, başkalarının alanına saygılı olduktan ve diğer insanların hürriyet sınırını ihlâl etmedikten sonra istediği gibi düşünebilmeli, düşündüklerini istediği gibi konuşabilmeli, hayatını istediği gibi yaşayabilmelidir. Özgürlük sözde kalmamalı, zaman ve zemine bağlı olarak farklı şekillerde hayatın içine de akmalıdır. Günümüz dünyasında insan hak ve özgürlükleri konularında çok ileri söylemler olsa da pek çok gelişmiş ülkenin dahi henüz istenilen seviyeyi yakalayamadığı görülmektedir, birçok liderin demokratik görünüm altında tiranlık yaptığına şahit olunmaktadır. Bu insanlar hemen her vesileyle hürriyetten bahsetseler de, aslında hürriyeti sadece kendilerine has görüyor, başkalarına ise mahrumiyetleri, mahkumiyetleri reva görüyorlar. Belki de tiranlığın en tehlikeli olanı, demokrasi zırhı altına gizlenen bu türlü bir tiranlıktır.

Tiranlığı belli dönemlerle, belli ülkelerle sınırlandırmak doğru olmaz. O, neredeyse insanlık var olduğu günden bu yana vardır ve şekil ve kalıp değiştirerek de olsa hep var olmaya devam edecektir. Maalesef günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde kendi kendine kararlar alıp hükümler veren, hiçbir hukuk sisteminin reva görmeyeceği şekilde başkalarını ezen, insanlığa ait değerleri yakıp yıkan yığınla tiran var. Ama pek çok insan, bunların tiranlığının farkında değil. Zira genel olarak tiran ve firavunları hep geçmişte ve demokrasinin hiç telaffuz edilmediği zaman ve zeminlerde ararız. Kime tiran ve diktatör deneceğine dair herkesçe hüsnükabul gören net ve bağlayıcı kriterlerin olmayışı da modern firavunların önünü açıyor ve işte bundan dolayı, şeytanın güdümünde hareket eden bu insan bozmaları, insanlığın başına bela olmaya devam ediyor.

Soruda da ifade edildiği üzere Kur’ân’da, muhtelif ayet-i kerimelerde Firavun ve -ismi sarih olarak zikredilmese de- Nemrut gibi müstebit ve zorbalar üzerinde durulur; onların, peygamberleri yalanlama ve inkârlarına, temerrüt ve inatlarına, halklarına karşı uyguladıkları baskılara, yaptıkları çeşit çeşit zulümlere yer verilir. Bu âyetler okunduğunda onların inanç özgürlüğü karşısındaki vicdansız tutumları, kendi isteklerini dayatmaları ve bunda inatları çok net görülmektedir.

Çoğu zaman, geçmişte yaşamış firavunları, nemrutları, değişik türden tiranları gözümüzde büyütürüz de kendi devrimizin tiranları bize sanki daha hafifmiş gibi gelir. Dolayısıyla onlara duyduğumuz öfkeyi bunlara duymayız. Hatta öfke duymak şöyle dursun, -bazıları açısından- o tiranları sütten çıkmış ak kaşık gibi görmek, zemzemle yıkanmış kutsal bir varlık olarak kabul etmek âdiyattan olur. Keşke Kur’ân’da portresi çizilen tiranlarla günümüzün tiranlarının detaylı bir karşılaştırması yapılabilse, söz ve icraatlarıyla mukayese edilebilselerdi! Böyle bir çalışma yapılabilseydi, muhtemelen geçmişte yaşamış tiranların bugünün tiranlarına göre bazı yönleri ile çok daha demokrat oldukları görülecekti.

Evet, Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede Hz. Nuh, Hz. Salih, Hz. Hûd, Hz. Şuayb, Hz. Musa gibi peygamberlerin kıssalarını anlatır ve bu kıssalarda peygamberler ile toplumun kaderine hâkim olan oligarşik azınlık arasında geçen konuşmalara yer verir. Bu diyaloglarda dikkat çeken şöyle bir husus vardır: O tiranların pek çoğu, her ne kadar peygamberlerle alay etseler, onlara farklı tehditler yöneltseler, ağır itham ve hakaretlerde bulunsalar da, onlarla diyaloğa girmekten, onlara da söz hakkı vermekten kaçınmamışlar. Peygamberler kendi fikirlerini ortaya koyduklarında, kavimlerini dine, imana, Allah’a çağırdıklarında hemen üzerlerine çullanıp tepelerine binmemiş, derdest edip onları hapse atmamışlar. Şöyle böyle onlara kendilerini ifade etme imkânı vermişler. Birçok âyette, peygamberlerin kavimlerine yönelik ikaz ve nasihatlerine, onların da buna mukabil cevaplarına yer verilmiştir.

İsterseniz günümüzde emretme, kanun koyma, kanunları uygulama mevkiini ihraz etmiş ve toplumlar üzerinde vesayet kurmuş tiranların karşısına çıkın ve kendinizi ifade etmeye çalışın, size ne kadar o imkânı tanıyacaklar? Böylece günümüzdekilerle geçmiştekileri kıyaslama imkânı elde etmiş olursunuz. Kanaatimce geçmişin tiranlarının yapıp ettikleri, günümüzde dünyanın pek çok yerinde ortaya konan mezalim karşısında çok yumuşak kalır.

Hz. Musa (a.s.) ile Firavun arasında geçen diyaloglar oldukça dikkat çekicidir. Mesela Hz. Musa, kendini ilâh gören Firavunun karşısına çıkarak ona şöyle der: “Size Rabbinizden çok açık bir delille, bir burhanla geldim. Bırak İsrailoğullarını alıp buralardan gideyim!” (Â’raf 7/105) Böyle bir talep karşısında Firavun ve çevresindeki oligarşik azınlık, kavimlerine döner ve onların görüşünü sorarlar. Onlar da şehrin farklı yerlerinden usta sihirbazların toplanmasını ve Hz. Musa’ya meydan okunmasını tavsiye ederler. Kendi akıllarınca Hz. Musa’nın gösterdiği mucizelerin bir sihirden ibaret olduğunu göstereceklerdir. Firavun, “Şimdi sen, (insanların gelmesine müsait) uygun bir yerde, sana da bize de uyacak bir buluşma vakti tayin et!” (Tâhâ 20/58) sözleriyle bir müsabaka/münazara teklif ederek meydan okur. Dikkate şayan şekilde, zaman ve zemin tespitini de Hz. Musa’ya bırakır ve onun, halkın huzurunda sihirbazlarla yapacağı böyle bir müsabakaya fırsat tanır. Üstelik Hz. Musa, onların yüzüne, “Yazık size! Allah hakkında yalan uydurmayın, yoksa O size öyle bir azap gönderir ki kökünüzü keser. Allah hakkında yalan uyduran, muhakkak perişan olur.” (Tâhâ 20/61) diyecek bir hürriyete sahiptir.

Günümüz tiranlarının bu ölçüde diyaloğa açık oldukları, kendi saltanatlarına zarar verme ihtimali olan şahıs ve olaylar karşısında bu kadar müsamahalı davranabilecekleri söylenebilir mi? Buyurun, onlardan birinin huzuruna çıkın ve insanî ve evrensel değerler adına fikirlerinizi dile getirmeye çalışın; insanlık adına sahip olduğunuz mesajları rahatlıkla sunabilecek misiniz, sunamayacak mısınız?

Evet, tiranları sadece geçmiş devirlerde aramamalı. Kendi içimizdeki nefis mekanizmasından, kibrinin ve menfaatlerinin kölesi olduğundan dolayı başkalarını kendine kul köle etme sevdasında olanlara kadar bir çok tiran adayı her zaman ve zeminde bulunabilir. Kur’ân ve hadis ölçülerine göre titizlikle tetkikler yaptığınızda bu büyük tehlikeyi fark edeceksiniz.

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) her tür eza ve cefayı reva gören Kureyş müşriklerinin bile günümüzün tiranlarından daha demokrat oldukları söylenebilir. Zira onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu mesajını yaymaya başladıktan sonra uzun süre diyalog yolları araştırmış, O’nu davasından vazgeçirme adına farklı tekliflerle gelmiş, farklı alternatifleri değerlendirmişlerdir. Efendimiz’in getirdiği mesaj, o günün şirk düşüncelerine kökten bir darbe indirmesine, o devrin müşrik dünyasında radikal bir değişimin yolunu açmasına rağmen hemen saldırıya geçmemiş, önce diyalogla meseleyi halletmeye çalışmışlardır. Kaç defa Ebû Talib’in ayağına giderek farklı teklifler sunmuşlardır. Ben, günümüzün tiranlarının, karşı geldikleri fikirlere, oluşumlara, değişimlere Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, -o gün için müşrik olan- Ebu Süfyan kadar bile müsamahalı davranacaklarını düşünmüyorum. Bu tür radikal değişimlerin sözünü etmek bile bugünün tiranlarını çıldırtmaya yeter. 

Günümüz tiranlarının hışmına uğramak için karşılarına çıkıp bir şey demenize, bir şey yapmanıza bile çok defa gerek olmayabilir. Şayet sizi potansiyel olarak muhalif veya düşman görüyorlarsa, size karşı hemen ilân-ı harp ediyor ve bir şekilde hakkınızdan gelme yollarını arıyorlar. Her ne kadar cezaların ihtimallere değil gerçekleşmiş olaylara bina edilmesi ve kanunda suç olarak belirlenmemiş fiillerin cezalandırılamayacağı çok önemli birer hukuk kuralı olsa da, bu kurallar tiranları hiçbir zaman bağlamıyor ve onların dünya görüşlerine sahip olmamak, cezalandırılma adına yetiyor, artıyor da. Hâlbuki insanlar düşüncelere göre cezalandırılmaya kalkılırsa, yeryüzünde ceza almadık insan kalmaz. Gücü eline geçiren herkes, kendi safında yer almayan herkese saldırır. Bugünün mazlum ve mağdurları, kendilerine yapılan haksız muamelelerin aynısını karşı cepheye tattırmak için fırsat kollar. Dolayısıyla dünyada hercümerçlerin ardı arkası kesilmez. Nitekim hak hukuk tanımayan tiranlar öteden beri insanlığın başına hep belâ olagelmiştir.

İşte bu sebepledir ki insanlık bütün tiranlarla mücadele etmelidir. Hem açıktan zorbalık yapan diktatörlerle hem tiranlığını evrensel insanî değerlerle kamufle eden münafık tiplerle hem de tiranlığın bile haysiyetini koruyamayacak kadar alçalan tiran bozmalarıyla… Zira daha huzurlu, daha müreffeh ve daha özgür bir dünya ancak istibdat ve zorbalığın yeryüzünden kökünün kazınmasıyla olacaktır.

***

Not: Bu yazı, 8 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

YENİ* Kırık Testi: HAYIRLI BİR DANIŞMANIN ÖZELLİKLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Vahiyle müeyyet olmasına rağmen Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) vezir (yardımcı, danışman) talep etmesi nasıl anlaşılmalıdır? Danışman seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

   Cevap: Enbiya-i izamın her birisi bizim için uyulması, örnek alınması ve arkasından gidilmesi gerekli olan önemli birer rehberdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimede peygamberlerin kıssalarını anlatmış ve bazen açık bazen de kapalı olarak onlara uymayı emretmiştir. Bir âyet-i kerimede Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ “Şanım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır.” (Ahzâb Sûresi, 33/21) buyrulurken şu âyet-i kerimede ise aynı tabir Hz. İbrahim hakkında kullanılmıştır: قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ “Şüphesiz ki sizin için İbrahim ve onun yanındakilerde örneğin en güzeli vardır.” (Mümtahine Sûresi, 60/4) Onların her birisi bizim için birer numune-i imtisal olduğuna göre, Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hak’tan vezir talep etmesinde de bizim için önemli dersler vardır.

Öncelikle hâdisenin nasıl meydana geldiğine bir bakalım. Allah, yüksek bir fetanete sahip olan Hz. Musa’yı önemli bir mesaj yükleyerek Firavun’a göndermiştir. Fakat onun Allah’tan aldığı bu mesajı sunacağı tek kişi Firavun değildir. Onun yanında Haman ve Karun gibi onun kurduğu kast sisteminin zirvesinde bulunan insanlar da vardır. Haman, Firavun’un her yaptığına makul mahmiller bulmaya çalışan, sürekli alkış ve takdirleriyle onu hipnoz eden bir insandır. Karun’a gelince o da servetinin altında kalıp ezilen birisidir. İşte Hz. Musa, böyle ifritten bir topluluğun karşısına çıkacak ve o güne kadar hiç duymadıkları ve temel esprisi mevzuunda hiçbir bilgiye sahip olmadıkları Allah’ın mesajını sunacaktır.

Ayrıca Firavun’un sarayında neşet etmiş olmasının da Hz. Musa üzerinde bir kısım psikolojik etkilerinin olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Hz. Musa o güne kadar Firavun ve yardımcılarına hep bir yönetici ve idareci olarak bakmıştı. Dahası Firavun, Hz. Musa’ya karşı bir baba ve abi gibi muamelede bulunmuştu. Üstelik İsrailoğulları Firavun’un kurmuş olduğu kast sisteminin en alt tabakasında yer alıyorlardı. Sarayda büyüse bile Firavun’un sülalesinden olmadığı için Hz. Musa’ya da benzer muameleler yapılmış olabilir.

İşte bütün bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda Hz. Musa’nın böyle zorlu bir görevden önce Allah’tan vezir istemesi onun yüksek fetanet ve firasetiyle meselenin zorluğunu daha baştan kavradığını gösterir. Öncelikle bunu takdir etmek gerekir. O, bu zorluğu sezdiği için Firavun’un sarayına gitmeden önce, وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي ۝ هَارُونَ أَخِي ۝ اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي ۝ وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver; kardeşim Harun’u. Onunla beni takviye et. Bana tevdi ettiğin bu vazifeye onu da iştirak ettir.” (Tâhâ Sûresi, 20/29-32) demiş ve Allah’tan Hz. Harun’u kendisine vezir olarak vermesini talep etmiştir. Zira Hz. Harun, Hz. Musa’ya göre biraz daha hür büyümüş, İsrailoğulları arasında serbest dolaşmıştı. Peygamber neslinden geldiği için, sürekli onlara hitap etmiş, din ve diyaneti anlatmıştı. Yani bu konuda tecrübesi olan bir insandı.

Hz. Musa’nın böyle önemli bir görev için yardımcı istemesinin psikolojik bir yönü de vardır. İnsan yüksek mansıp sahibi birinin yanına tek başına çıktığı zaman kendisini rahat hissetmeyebilir. Dolayısıyla maksadını ifade ederken biraz zorlanabilir. İşte Hz. Musa, kendisini takviye etmesi, önünü açması ve böylece ifade etmesi gerekli olan mesajı güzel ifade etmesi adına bir yardımcı talep etmiştir.

Hz. Musa kıssasının temel yanlarına kısa bir göz attıktan sonra şimdi meselenin bize bakan yönüne geçebilir ve şu tespiti yapabiliriz: Önemli görevler eda edecek olan insanların, yanlarında aklı başında danışman/danışmanlar bulundurmaları akıl ve mantığın bir gereğidir. Önemli misyon sahibi her insanın, insanları sevk ve idare etmekle sorumlu her yöneticinin, eksiklerini tamamlayacak ve yanıldığında kendisini düzeltecek bir danışman edinmesi, onun firaset ve fetanetinin göstergesidir.

   Danışman Seçimi

Fakat hemen ifade etmek gerekir ki bir insanın yanında danışman bulundurması önemli olsa da, danışman olarak seçtiği insanların hangi vasıf ve özelliklere sahip olması gerektiği hususu bundan daha önemlidir. Çünkü bu konuda isabetli hareket edilmezse seçilen danışmanın faydasından çok zararı dokunacaktır. Firavun’un yanından ayrılmayan Haman gibi her yapılanı tasdik eden ve hatalara göz yuman birisi değil; en küçük bir yanlış karşısında bile muhatabı incitmeden usûlünce uyarıda bulunabilen yüksek deha sahibi bir insan danışman olarak seçilmelidir. Öyle ki bu kişi, bir karıncanın ezilmesine bile sessiz kalmamalı, “Efendim, karıncaya basmamalıydınız!” diyebilmelidir. Yoksa Firavun’un halkına karşı söylediği, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât sûresi, 79/24) sözü karşısında sessiz kalan, belki de “İsabet buyurdunuz efendim!” diyen Haman gibi, etrafında sadece kendisini pohpohlayan ve alkışlayan danışmanlara sahip bir idarecinin, kendi felâketini hazırlayacağında şüphe yoktur.

Hele bir de bu danışmanlar bağlı bulundukları kişinin kredisini ve kendi konumlarını kullanarak çıkar temin ediyor, farklı ihaleler alıyor ve yüksek kazançlar sağlıyorlarsa asla bunları kaybetmeyi göze alamaz ve artık sürekli onun gözüne girmek, gönlünü hoş tutmak ve ona şirin görünmek için uğraşırlar. Hiç olmayacak işlerini bile takdir eder, olumsuz gibi görünen sözlerini hemen tevil ederler. Kısacası mevcut çıkarlarını koruma ve devam ettirme adına bulundukları konumda ne yapmaları gerekiyorsa onu yaparlar.

Bir yöneticinin etrafında daire oluşturmuş ve bir çıkar çarkı kurmuş olan bu tür insanların sürekli övgü, alkış ve takdirleriyle zamanla idarecilerini şirazeden çıkaracaklarında şüphe yoktur. Onu, kendi kalıbının üzerinde başka kalıplar içine sokacaklar, ona numara ve drobu uymayan elbiseler giydireceklerdir. Bu zavallı da zamanla kendini farklı ve üstün görmeye başlayacaktır. Çünkü övgü ve medih insanı baştan çıkarır.

   Mabeyn-i Hümayun

Öte yandan, karanlık ruhlu bu tür insanlar zamanla idarecilerin etrafında bir mabeyn-i hümayun oluşturur ve çevreden gelen seslerin merkeze ulaşmasına mâni olurlar. Sağdan-soldan gelen sesler onlara çarpar ve geri döner. Siz de bunların sadece yankısını duyarsınız. Bunlar, danışmanlık yaptıkları kişinin etrafında Satürn’ün etrafındaki halkalar gibi halka oluşturduklarından ona gelen pırıl pırıl fikirler bile öncelikle bu karanlık halkalara çarparak renk değiştirir, bu yüzden çok güzel insanlar bile onun nazarında simsiyah görünmeye başlar. Peygamberlerin yolunu takip eden bazı insanlar onlara semavî mesajlar gibi mesajlar sunsalar bile, o bunları kendisini aldatmaya matuf birer diyalektik gibi görür. Çünkü yanlış yönlendirmeler neticesinde zamanla değer ölçüleri bozulur ve doğruyu eğri görmeye başlar.

Bilindiği üzere Devlet-i Âliye’de padişahın etrafındaki -bugünkü anlamıyla- müsteşarlar, müşavirler, müdürler vs. mabeyn-i hümayunu oluşturuyordu. Hükümdar ihtiyaç duyduğu meseleleri onlara soruyordu. Aynı zamanda onlar dıştan gelebilecek tehlikeler adına hükümdar için koruyucu bir kalkan oluyorlardı. Yöneticilerle halk arasında bulunan mabeyn-i hümayunun iyi olduğu zamanlarda bunlar önemli vazifeler eda etmişlerdir. Bunu yapmanın yanında halkın istek ve arzularının veya toplumun önde gelenlerinin mülâhaza ve tavsiyelerinin kırılmadan idareciye ulaşması noktasında da herhangi bir engel oluşturmamışlardır.

Fakat tarihe ve günümüze bakıldığında çoğu zaman hadiselerin böyle cereyan etmediği görülür. Maalesef mabeyn-i hümayun, genel itibarıyla idareciyle idare edilenler arasında bir engel ve set oluşturmuş ve aşağıdan gelen seslerin kırılmadan yukarıya çıkmasına müsaade etmemiştir. Özellikle bazı dönemlerde bir kısım riyakâr ve menfaatperest insanlar bazen danışman, bazen genel müdür, bazen de koruma görevlisi gibi farklı unvanlarla devlet idarecilerinin etrafında kümelenmiş, riyakârlıklarıyla onların gözüne girmiş, güvenlerini kazanmış, sonrasında da onları yanlış yönlendirmişlerdir. Başkalarının duygu ve düşüncelerini doğru bir şekilde üstlerine iletmemiş, söylenenleri arzu ettikleri şekilde evirip çevirmişlerdir. Böylece onlar bir taraftan yöneticilerini aldatırken, diğer taraftan da halka ihanet etmişlerdir. Devleti idare eden insanlar büyük birer veli bile olsalar çevresindeki insanların iç yüzlerini ve gerçek niyetlerini bilemeyebilir ve onların hile ve desiselerinden salim kalamayabilirler.

Benim en sevdiğim insanlardan biri Sultan 2. Abdülhamit Han’dır. Ben henüz on dört-on beş yaşlarındayken, o zamanlar seksen yaşlarında olan ve zamanında Abdülhamit Han’ın yaverliğini yapmış binbaşı Medet Efendi’yle birlikte kalmış ve ondan Abdülhamit Han’ın çok fazilet ve meziyetlerini dinlemiştim. Dolayısıyla Abdülhamit Han, öteden beri benim içimde bir sevgi abidesi hâline gelmiştir. Bu yüzden ona lâf söyletmem. Fakat yaşadığı dönemde birçok entelektüelin ona karşı ciddi bir tavrı olmuştur. Mesela Mehmet Akif de benim çok sevdiğim ve derin alâka duyduğum insanlardan birisidir. Çok saf ve samimi bir insandır; hiç riya bilmez; dünyaya hiçbir zaman talip olmamıştır. Fakat bu iki insan, birbirlerini sevmezler. Mehmet Akif’in onun aleyhine yazdığı şiir çoklarının malumudur. Aynı şekilde tefsir tarihi boyunca rivayet ve dirayeti mükemmel bir şekilde bir arada götüren sayılı birkaç müfessirden biri olan Allame Muhammed Hamdi Yazır da merhum sultanı eleştirenlerden bir tanesidir.

Yaşadığı dönemde böyle önemli şahsiyetlerin ona karşı tavır almasının en önemli sebebi, Sultan Abdülhamit’in etrafında oluşan mabeyn-i hümayundur. Onlar alttan gelen elit ve entelektüel sınıfın duygu ve düşüncelerinin Sultan’a ulaşmasına fırsat vermemişlerdir. En temiz sesler ve sözler bile oraya gelince kırılmış ve bozulmuştur. Dolayısıyla Abdülhamit Han, olan biten şeyleri bütün gerçekliğiyle görememiştir. Belki de etrafındakiler tarafından yanlış yönlendirilmiş ve yanıltılmıştır. Çünkü Hz. Üstad’ın ifade ettiği gibi, Allah bildirmediği sürece bir insan veli bile olsa, başkalarının gerçek durumunu bilemez.

   Liyakat Esasına Göre İstihdam

Sevk ve idarede mabeyn-i hümayun çok önemli bir faktör olduğuna göre, mutlaka her idarecinin yanında onu iyiliğe sevk edecek ve kötülükten men edecek hayırlı yardımcıların olması gerekir. Onlar bir taraftan, gördükleri problemler ve karşılaştıkları zorluklar hakkında kendi çözüm önerilerini sunmalı, diğer yandan da halktan gelen öneri, teklif veya şikâyetleri kendilerine göre yorumlamadan duru bir şekilde yukarıya intikal ettirmelidirler.

Maalesef bu, günümüzün en önemli problemlerinden biridir. Birileri başkalarının fikirlerine kulak asmadıklarından ve onları ciddiye almadıklarından ötürü meseleleri yukarıya hep yanlış intikal ettiriyor ve oralarda yanlış hükümlere varılmasına sebep oluyorlar. Danışmanlar, özel kalem müdürleri, korumalar veya mabeyni oluşturan daha başka kişiler, toplumla yöneticiler arasında perde olduklarından idarecileri toplumdan koparıyor ve her iki tarafın birbirini doğru bir şekilde görmesine ve anlamasına engel teşkil ediyorlar. İdareciler sadece meydanlarda ve mitinglerde kendisini alkışlayan kalabalıklara şahit olduğu gibi halk da idarecilerini gerçek yüzüyle tanıma imkânı bulamıyor.

Her iki tarafın birbirini doğru tanıyabilmesi adına aradaki engellerin kaldırılması ve mabeyn-i hümayunun şeffaflaşması gerekir. Bu açıdan böyle önemli bir vazifeye insan seçerken liyakatin esas alınması çok önemlidir. Seçilecek insanların geçmiş tecrübelerine, bilgi birikimlerine, iş kapasitelerine ve başarılarına bakılmalı ve buna göre istihdam edilmelidir. Bunun dışında akrabalık, yakınlık veya dostluk gibi faktörler tercih sebebi olmamalıdır. Bu tür yakınlara karşı mürüvvetli davranmak önemli bir erdem olsa da bir köy muhtarlığına varıncaya kadar idare mevzuunda asla yakınların kayırılmaması gerekir. Bu konunun hatır-gönül ilişkilerine tahammülü yoktur. Ne akrabalık bağları ne dostluk ilişkileri ne çıkar ve menfaatler bu konuda yönlendirici olmamalıdır. Eğer bu konularda dikkatli olunmaz, liyakate göre vazife verilmez ve farklı sebeplerden ötürü işten anlamayan insanlar iş başına getirilirse devletin bekası tehlikeye girer.

Öte yandan liyakatli bile olsalar idarecilerle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanların onların yanlışları mevzuunda farklı tavır takınmaları ve doğruyu göstermede cesurca davranmaları çok zordur. Onlar baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirdiklerinden ötürü, yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar. Onların maaşla iş yapmaları, bulundukları pozisyonu korumaya çalışmaları ve hatta gözlerini sürekli daha yüksek makamlara dikmeleri de onların fikirlerini özgürce dile getirmelerinin önünde önemli bir engeldir. Yarınları adına değişik hesaplarla hareket eden insanların, mesela milletvekili olacağı günü bekleyen bir danışmanın veya bakanlığa gözünü diken bir milletvekilinin üstlerine karşı hakikati dile getirebilmesi gerçekten çok zordur. Onlar gördükleri hatalar karşısında ciddi bir tavır ortaya koyamaz ve bunları engelleyemezler. Böyle yapmakla onlar her ne kadar kendi çıkar ve menfaatlerini korumuş olsalar da, idare kaybeder, sistem kaybeder ve neticede millet kaybeder.

Bu açıdan idarecilerin sadece çevresindeki danışman ve yardımcılarla yetinmemesi, ülkesini seven ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakabilen farklı siyasi görüş ve düşüncedeki insanların fikirlerinden de istifade etmeleri gerekir. Çünkü bu tür insanlar, idarecilere yaranmaya çalışmayacak, parti çıkarlarına takılmayacak, bilakis ülke menfaatlerini esas alacaklardır. Evet, ülke insanını alâkadar eden önemli adımlar atılmadan önce meselelere objektif bakabilen insanların mülâhaza ve mütalaalarının alınması çok önemlidir.    

   Meselenin Hizmet Gönüllülerine Bakan Yönü

Danışman tayini ve mabeyn-i hümayunla ilgili yukarıda arz edilen hususları sadece devlet yönetimi açısından düşünmek meseleyi daraltmak demektir. Toplumun hangi katmanında olursa olsun ifade edilen bu hususlar, bir yerde insanların sevk ve idaresiyle meşgul olan herkes hakkında geçerlidir. Dolayısıyla bu ilkelerin, Allah yolunda hizmet eden insanlar açısından da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar hizmet gönüllüleri arasında devlet yönetimindekine benzer bir mabeyn-i hümayun bulunmasa da, bazı kimseler yönetici olarak bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna benzer yapılar kurmuş, insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece hem kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması) yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler. Çünkü bu durumda hiçbir şeyi açık ve net olarak göremezler. Beraber hizmet etme durumunda oldukları insanlar da rahat bir şekilde onlara ulaşamaz ve dertlerini anlatamazlar. Hâlbuki onlara düşen vazife, her zaman herkese karşı açık durmak ve her meselelerini ehliyle istişare etmektir.

 Mesela okul, yurt gibi herhangi bir müesseseden sorumlu olan veya herhangi bir hizmet faaliyetinin temsilcisi olarak iş başında bulunan insanlar, eğrildiklerinde kendilerini doğrultacak, yanlış yaptıklarında usûl ve üslup hatasına düşmeden bunu dile getirebilecek yardımcılar bulmaya çalışmalıdırlar. Onların yanında bulundurdukları kişiler, tıpkı sahabenin Hz. Ebu Bekir’e dediği gibi, “Eğrilirsen seni kılıçlarımızla düzeltmesini biliriz!” diyecek kadar doğru, müstakim ve cesur olmalıdırlar.

Hz. Musa bile, اُشْدُدْ بِهِ أَزْرِي “Onunla beni takviye et.” sözüyle, Allah’ın kendisine yardımcı olarak vereceği Hz. Harun vasıtasıyla takviye edilmeyi ve güçlenmeyi talep ediyorsa, bizim öncelikle buna ihtiyacımız vardır. Çünkü hiçbirimiz vahiyle müeyyet olmadığımız gibi, peygamberlerin sahip olduğu fetanete de sahip değiliz. Dolayısıyla biz, seçeceğimiz hayırlı danışmanlar ve onların faydalı fikirleri vasıtasıyla mantık ve düşüncelerimize güç kazandırmalıyız. Bunu başarabilirsek kendi zaaflarımız içinde boğulmayız ve kolay kolay sırtımız yere gelmez. Bu açıdan hayatın her biriminde bu meselenin bir esas olarak alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: CUMA YAMAÇLARI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ صُهَيْبٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ، قَالَ: يَقُولُ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ؟ فَيَقُولُونَ: أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا؟ أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ، وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ؟ قَالَ: فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ، فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ

Hazreti Suheyb (radıyallahu anh) Sahib-i Bürhan Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle rivayet etmektedir:

“Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah Tealâ, ‘Size daha ziyade bir şey vermemi ister misiniz?’ buyuracak. Onlar da ‘Sen bizim yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizi cennete koyarak cehennemden kurtarmadın mı? (Bize o yeter)’ diyecekler. Bunun üzerine Hak Tealâ hicabı kaldıracak. Artık onlara Rabbi’lerine bakmaktan daha makbul bir şey verilmiş olmayacak.”[1]

***

Evet, rü’yetullah (Allah’ın görülmesi) meselesi ikinci yüzyılda zuhur eden itikadî mevzulardan biridir. Bu mevzuda İslamî ekoller arasında farklı mülahazalar ileri sürülmüştür. Allah’ın görülmesinin O’na bir cisim isnat etmek olacağı düşüncesinden hareketle meseleyi tamamen reddederek, rü’yetullaha İslam dışı bir hüviyet kazandırmakla mevzuyu ifrat zemininde değerlendirenler olduğu gibi, meseleyi Hakk’ın varlığına cisim isnat etmeye götürüp tefrit zeminine kaydıranlar da olmuştur. Bu mevzuda mutedil yaklaşım ise Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat çizgisini temsil edenler tarafından ortaya konmuştur. Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasının bu mevzuya yaklaşımı ise, Allah’ın (celle celâluhu) ahirette görüleceği, bunun mümkün olduğu, hatta aklen caiz naklen ise vacip olduğu, ne var ki bu görmenin mahiyetinin bizce meçhul olduğudur.

Bu mevzuun zuhur sebebi olarak, Ahmed İbni Hanbel hazretleri şu hadiseyi nakleder: “Sümeniyye ile Allah’ın varlığı konusunda tartışmalar yapan Cehm b. Safvân Allah’ın duyularla algılanamayan bir varlık olduğunu, insanın ruhunu göremediği gibi Allah’ı da göremediğini söylemiştir. Böylece Cehm, Allah’ın gözle görülemeyeceğini önce akıl yürüterek ispatlamaya çalışmış, daha sonra gözlerin Allah’ı idrak etmediğini açıklayan müteşâbih âyeti kendi anlayışı doğrultusunda yanlış bir te’vile tâbi tutmuştur. İbn Rüşd ise rü’yetullah tartışmalarının ortaya çıkışını Mu‘tezile’nin ulûhiyyet anlayışına bağlamaktadır”[2]

Rü’yetullah ile alakalı, dünya ve ahirete bakan iki ayrı yaklaşım söz konusudur. Bu iki yaklaşımdan ilki, Cenâb-ı Hakk’ın dünyada görülüp görülemeyeceği; diğeri ise Cenâb-ı Hakk’ın ahirette görülüp görülmeyeceği sorusu etrafında şekillenmektedir.

ALLAH’IN (celle celâluhu) DÜNYADA GÖRÜLMESİ

Allah’ın (celle celâluhu) dünyada görülebileceğini kabul edenler, Müşebbihe ve bazı sûfi gruplardır. Bunların görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri husus ise, Allah’ı çokça zikretme ve O’nu çokça sevme neticesinde hâsıl olan ruhî tecrübelerdir. Fakat bu yaklaşım, bağlayıcılığı olmadığı, sübjektif tecrübeler olduğu, doğrulanma imkânı bulunmayan bir takım müşahedeler oldukları gerekçesi ile ulema beyninde yaygın bir kabule mazhar olmamıştır.

Allah’ın (celle celâluhu) dünyada görülemeyeceğini kabul edenlere göre ise, Peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir insan dünyada Allah’ı göremez. Nitekim Hz. Musa’da (aleyhisselâm) Rabb’ini dünyada görmek istedi fakat kendisine, “Sen beni asla göremezsin”[3] cevabıyla mukabelede bulunuldu. Zira “Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını müşâhede etmeyi istedi. Hâlbuki bu gözlerle O görülmezdi. İnsanın O’nu görebilmesi için âdeta lâmekâna yükselmesi, imkânla vücup arası bir noktayı ihraz etmesi lâzımdır. Bunun için ona, milyar defa milyarlarca sene ışık hızıyla öteleri görecek bir göz verilmesi ve bu gözün de ziyanın yardımı ve gözün anatomik yapısına ihtiyaç duymaması lâzımdı. Bu da insan fıtratının ve mahiyetinin değişmesi ve insanın ahiret insanı olması demekti.

Ahirette istenecek meseleyi, Hz. Musa (aleyhisselâm) kendisine talim gelmeden dünyada istedi, ‘Rabbim görün bana, bakayım Sana!’ dedi. Hz. Musa (aleyhisselam), Zât-ı Bâri’nin rü’yetine dünyadaki durumuyla tahammül edemeyeceğinden Allah لَنْ تَرَاني  ‘Asla göremezsin!’ buyurdu. Bu ifade, nefy-i müebbet için değil, nefy-i müekked içindir veلَنْ تَرَاني  tekit için getirilmiştir. Yani ebediyen göremezsin demek değildir, şimdilerde göremezsin, demektir ki, bu da ahirette görülebilir demektir. Bu husus dikkat edilmesi gereken ince bir husustur.

Bu talep üzerine Allah, ‘Şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görürsün!’ buyurdu ve ‘Rabbi Zât-ı Ulûhiyet’iyle veya sıfât-ı akdesiyle tecellî edince, dağ şak şak olup parçalandı. Hz. Musa da baygın olarak yığıldı kaldı.’[4] Demek ki Hz. Musa, o tecellîye tahammül edemedi. Edemeyecekti de, zira bu, ihtimal zâtî bir tecellîydi. Hâlbuki eşyadaki tecellî, esmâ-i ilâhiye tecellîsidir. Bizim ilmimiz yetse yetse ancak esmâ-i ilâhiyeyi kavramaya yeter. Sıfât-ı ilâhiye hakkında “hayret” yaşarız. Zât-ı Bâri hakkında ise, sadece sükût ederiz. Orası hayretüstü bir makamdır. Evet, en yüksek makam zâtî tecellî makamıdır ki, dağı parça parça etti. İşte o tecellî, bu tecellîdir.

Esasen bir nebi olarak Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’te görülebileceğini ve insanoğlunun O’nu görebileceğini bilir. Ama o, Cennet’te mümkün olan bir meselenin burada da mümkün olabileceğini düşünmüş ve böyle bir talepte bulunmuştur. Allah için mümkün olmayan bir şey yoktur. Hz. Musa da işte bu mümkünü istemiştir ki, bu da, makam-ı bâlâ-yı nübüvvete yakışır. Bu itibarla da Hz. Musa’ya, ‘Allah dünyada görülmez. O, bunu talep etmişti’ isnadı yapılamaz. Yapılmamalı da. Evet, Hz. Musa biliyordu ki, Allah istese görünür ve onda görme kabiliyeti yaratabilir. İşte o böyle mümkün olan bir şeyi talep etti. Fakat Allah’ın hükmü o ki, görme bu dünyada olmayacak, ahirette olacaktır.

Burada temas edilmesi gerekli başka bir sır daha vardır ki o da taleb-i rü’yeti, onun kendi cemaati istemiştir. Hz. Musa da, bu isteklerine karşı, onlara gördüğü Rabb’ini anlatacaktı.”[5]

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Allah’ı (celle celâluhu) miraçta görüp görmediği üzerinde de bazı tartışmalar cereyan etmiştir. “Ehl-i Sünnet âlimleri, insanlar dünyada Cenâb-ı Hakk’ı görmeye muktedir olamasalar da ahirette Allah’ın görüleceğini söylerler. Onlara göre, En’âm Sûresi 103. âyetinin nefyettiği şey ihata meselesidir. Evet, Allah ihata edilmez. İhata, bir meseleyi olduğu gibi kavramadır. Kavrama ise, meseleyi kemmî ve keyfî ölçüler içine sokar. Sınırlı bir insanın ihata edebildiği şeyin de sınırlı olması icap eder. Bir insanın, Hâlik-ı kâinat gibi nâmütenâhî (sınırsız) olması lâzım ki O nâmütenâhîyi idrak edebilsin. Hâlbuki kat’iyen bu mümkün değildir. Daha doğrusu Allah, imkân âlemi içinde böyle sınırsız bir varlık yaratmamıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta Allah’ı (celle celâluhu)  görmesi mevzuu da şüphelidir. Hz. Âişe (radıyallahu anha) validemiz, bu görmeye karşı çıkar ve ‘Kim Muhammed, Rabb’ini gördü derse, o, Allah’a ve Resûlü’ne karşı iftirada bulunmuş olur. Zira görmüyor musunuz ki Kur’ân-ı Kerim, لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ Gözler O’nu idrak edemez. O, basar ve basireti idrak eder’[6] ferman ediyor’[7] der. Şayet Allah Resûlü’nün Allah’ı gördüğü kabul edilirse, Cennet’ten görmüştür. Evet, o makam öyle bir makamdır ki oraya yükselen insan, dünyadaki buudların dışına çıkıp öyle farklı bir derinliğe giriverir ki, anında onu görüş milyonda altıdan milyonda bine yükselir ve Zât’tan değişik tecellîler müşâhede eder.”[8]

ALLAH’IN (celle celâluhu) AHİRETTE GÖRÜLMESİ

Ahirette Cenâb-ı Hakk’ın görülmesi ile alakalı ileri sürülen görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür: “Allah Teâlâ âhirette müminler tarafından görülecek, fakat kâfirler bundan mahrum kalacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘O gün Rabbilerine bakan parlak yüzler vardır’ meâlindeki âyette geçen إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifadesi [9] bunun açık delilidir. Çünkü burada ‘ilâ’ edatıyla kullanılan ‘nazara’ fiili Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini dile getiren âyette أَنظُرْ إِلَيْكَ şeklinde [10] geçmekte ve “baş gözünün bakması” anlamına gelmektedir. Gözlerin Allah’ı idrak edemediğini bildiren âyet ise gözlerin Allah’ı dünyada göremeyeceği veya O’nun zâtını kuşatamayacağı mânası taşır. Ayrıca rü’yetullah, Kur’an’da görmeyi dolaylı şekilde ifade eden ve “yüz yüze karşılaşma” mânasına gelen ‘likā’ kelimesi ve bu kökten türeyen fiillerle de anlatılmıştır Bu âyetler âhirette müminlerin Allah’ı çıplak gözle göreceğine işaret etmektedir. Buna karşılık kâfirlerin âhirette kör (Allah’ı görme özelliğinden yoksun) olarak haşredileceklerine ve bu sebeple Allah’ı göremeyeceklerine dair âyetler mevcuttur (Tâhâ 20/124; el-Mutaffifîn 83/15).

Allah’ın âhirette görülmesi aklen de mümkündür, çünkü görülme var olma şartına bağlıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekmel mânada varlığı kesin olduğuna göre O’nun görülmesi gerekir. Varlık ortak bir terim olmakla birlikte her mevcutta farklı anlam düzeyinde bulunur ve görme bazen ortak, basan da farklı yargılarla ilişkilendirilir. Bu sebeple görülme teşbih ve tecsîme yol açmadığı gibi Allah’ın zâtına yeni bir anlam da eklemez. Allah’ın dünyada görülmeyişi âhirette de görülemeyeceğine delil teşkil etmez. Nitekim insanın dünyada var olan pek çok şeyi görememesi bunların görülemez oluşundan değil onları görme yeteneğine sahip kılınmayışındandır. İnsan bedeninin yeniden ve mükemmel bir şekilde inşa edileceği âhiret âleminde gözlerinin de Allah’ı görebilecek bir yeteneğe kavuşturulması mümkündür. Selefiyye ve Ehl-i sünnet âlimleri bu görüştedir.

Rü’yetullah konusunda ortaya çıkan farklı telakkilerden, ilgili âyetlerin ilmî te’vil ölçülerine ve sahih hadislere göre anlaşılması halinde Allah’ın âhirette görüleceğini kabul eden Ehl-i sünnet’e ait görüşün daha isabetli olduğu ortaya çıkar. Ehl-i sünnet âlimleri, Allah’ın âhirette müminlerce görüleceğini ve kâfirlerin bundan mahrum bırakılacağını bildiren âyet ve sahih hadislerden hareketle görüş belirlerken, buna karşı olan grup, önce kendine göre bazı aklî gerekçelerden yola çıkarak Allah’ın görülemeyeceği tarzında bir anlayış ortaya koymuş, ardından bunu müteşâbih âyetlerle delillendirmek istemiş, buna mukabil O’nun âhirette görüleceğini haber veren âyetlere dil kurallarına ve Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini konu edinen âyetteki kullanıma aykırı biçimde isabetsiz yorumlar getirmiş, ayrıca sahih hadisleri reddedip sahih hadis mecmualarında yer almayan rivayetler ileri sürmüş, rü’yetullahı inkâr ederken ontolojik açıdan âhireti dünya ile aynı statüde kabul etmiştir. Hâlbuki birçok nassın haber verdiğine göre âhiretin şartları dünyaya göre tamamen farklı olacaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın insanları, ebediyet âleminde zâtını görmelerini mümkün kılacak ve gözlerinden perdeyi kaldıracak şekilde bir yaratılışa kavuşturması mümkündür. Bu aynı zamanda Allah’ın kâfirlere karşı müminlere bahşedeceği müstesna bir lütuf olup âdil ve mün‘im oluşuna da uygundur.”[11]

Cenâb-ı Hak cümlemizi o gün Cemal’i ile şerefyab kılacağı kullarından eylesin!

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 297.

[2]. TDV, İslam Ansiklopedisi, Rü’yetullah Maddesi

[3]. En‘am suresi, 6/103

[4] A’râf sûresi, 7/143.

[5]. M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[6]. En’âm sûresi, 6/103

[7]. Buhârî, tefsîru sûre (53) 1; Müslim, îmân 287

[8]. M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[9]. Kıyâme sûresi, 75/22-23

[10]. A‘râf  sûresi, 7/143

[11]. TDV, İslam Ansiklopedisi, Rü’yetullah Maddesi

Kırık Testi: Her Şey O’ndan

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Şimdiye kadarki hizmetlerin gerçekleşebilmesi için binlerce vesilenin bir araya gelmiş olması gerektiği ve bunu bütün sebeplerin yaratıcısı ve sahibi Allah’tan başkasının yapamayacağı, dolayısıyla muvaffakiyetleri sahiplenmenin akıl dışı bir davranış olduğu ifade ediliyor. İzah eder misiniz?

Cevap: Evvelâ şunu belirtmek gerekir ki elde edilen mazhariyetlerin Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gerçekleştiği hususu, sadece bizimle alâkalı bir mesele değil, her devir için geçerli bir prensiptir. Mesela Hazreti Nuh (aleyhisselâm), -tefsirlerdeki yaklaşımla- tufandan Allah’ın izni ve inayetiyle kurtulduktan sonra bir süre daha insanlara hak ve hakikati anlatmıştır. O, bu süre zarfında ümmetini hayvaniyetten çıkarıp cismaniyetin dar mahbesinden kurtararak, kalb ve ruhun hayat derecesine yönlendirmiş; onlar da Allah’a yönelerek kulluklarının gereğini yerine getirmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla Hazreti Nuh’un (aleyhisselâm) mücadelelerle dolu hayatına bakıldığında ilâhî inayet apaçık görülür. Zira sebeplere verildiği zaman, ne onun tufandan kurtuluşunu ne de tufandan sonra halka müessiriyetini izah etmek mümkündür. Zaten Kur’ân-ı Kerim de, بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَاGeminin hareket etmesi de, durması da/demir atması da Allah’ın adıyladır.” (Hûd sûresi, 11//41) demek suretiyle Hazreti Nuh’un gemisinin hareket etmesinin de, durmasının da ilâhî inayetle gerçekleştiğini beyan buyurmuyor mu?

Yine sebeplere bina edildiği takdirde Seyyidina Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm), Firavun’un zulmünden kurtuluşunu, İsrailoğullarını alıp Mısır’dan çıkararak Tih’te tutmasını, belli bir süre sonra Hazreti Yûşâ İbn Nûn’la (aleyhisselâm) Filistin’e girmelerini düşünmek mümkün değildir. Zira sebepler açısından bakıldığında bu hâdiselerin gerçekleşmesi ancak iki milyonda bir ihtimalle mümkün olabilir.

İlâhî Riayet ve Boşa Düşen Komplolar

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) mübarek hayatlarına bakıldığında da apaçık ilâhî inayet ve riayet müşahede edilir. Zira müşrikler, her köşe başında âdeta bir gulyabani gibi O’nun ve Müslümanların üstüne gelip tepelerine binerek, her gün türlü türlü eziyetler ederek, hatta bazılarını öldürerek ümitlerini yıkmaya çalışıyorlardı. Ancak O Âbide Şahsiyet’te hiçbir zaman bir ümit kırılması yaşanmıyordu. Sanki Süleyman Nazif, “Ruhum benim oldukça bu imanla beraber / Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.” mısralarıyla O’nun ruh hâletini seslendirir.

Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar yahut öldürsünler mi yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı…” (Enfâl sûresi, 8/30) âyetinde de ifade edildiği gibi Mekkeli müşrikler, Nebiler Serveri’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) hakkında türlü türlü komplolar kuruyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) evinin etrafı sarılıp esbap açısından kurtulma imkânı kalmadığında da, Uhud’da mübarek yanağı yarılıp mübarek dişinin kırılması neticesinde başından aşağıya kanlar aktığında da aynı ortak kader yaşanıyordu. Bu hâdiselerin hiçbirinde sebepler açısından bir çıkış bulmak mümkün değildir. Ama Allah (celle celâluhu), Sevgili Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her seferinde mu’cizevî bir şekilde koruyup kurtarmıştı. Öyle ki evi muhasara edildiğinde, kâfirlerin ve fâcirlerin içinden O’nu çok rahat bir şekilde çıkarmış, sonrasında öyle bir yola sevk etmişti ki dört yüz küsur kilometrelik yolu hiç kimsenin O’nu yakalayamayacağı şekilde kat ettirmişti. Arkasından O’nu yakalamak için takip eden Sürâka İbn Mâlik bile dize gelip geriye dönmüş ve O’nu takip edenleri başka tarafa yönlendirmişti. (Bkz.: Buhârî, menâkıb 25, fezâilü ashâb 2, menâkıbü’l-ensâr 45; Müslim, zühd 75)

Aslında dikkatli bir nazarla bakıldığında, Allah yolunda mücahede edenlerin hepsinin hayatında ilâhî inayet tablolarını görmek mümkündür. Mesela Târık İbn Ziyad, Ukbe İbn Nâfi gibi devâsa kâmetler bunlardandır. Bildiğiniz gibi Ukbe İbn Nâfi, Kuzey Afrika’yı baştanbaşa fethetmiş, Atlas Okyanusu’na kadar atını sürmüş, sonra da, “Allah’ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı, Senin nâm-ı celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim.” (İbnü’l-Esîr, el-Kâmîl fi’t-tarih 3/451) demişti. Şimdi bu harika insanların örnek hayatlarına bakıldığında onlara bahşedilen bu lütufların, hakikaten ancak birçok ihtimalin bir araya gelmesiyle gerçekleştiği görülür. Bu misallere, Osmanlı’nın yükselişi, İstanbul’un fethi ve Hazreti Pîr’le başlayıp günümüzde devam eden adanmışlar hizmeti de dâhil edilebilir. Mesela başlangıç itibarıyla, Hazreti Pîr’in şu an ortaya çıkan seviyede bir açılım ortaya koymasına ihtimal verilemezdi. Çünkü o, sürekli gözetim altında tutulmuş, âdeta adım adım yakın takibe alınmış, oradan oraya sürgüne gönderilmişti. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah’ın izni ve inayetiyle onun tarafından ortaya konulan Kur’ân ve iman nurları her tarafa yayılmıştır. Bir ümit insanı olan Üstad Bediüzzaman, en olumsuz atmosferde bile “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbatı içinde, en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.126) deyip ümitle gürlemiş;  “Yakinim var ki; istikbal semâvât u zemîn-i Asya-bâ / Hem olur teslim, yed-i beyzâ-yı İslâm’a.” (Bediüzzaman, Sözler, s.755 (ed-Dâî); Şuâlar, s.739.) sözleriyle çevresine hep ümit aşılamıştır. O günkü konjonktürü düşündüğümüzde bütün bunlar, normal şartlar altında olacak işler değildir fakat belki şimdi olanlar da bir yönüyle o gün verilen müjdelerin tezahürüdür.

Milyonda Bir İhtimal

Günümüzdeki eğitim gönüllüleri de “Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” diyen Hazreti Mevlânâ’nın mesajını alarak, ellerindeki ışık kaynağıyla bütün dünyayı aydınlatmak için yeryüzünün dört bir yanına açılıyor, Allah’ın izni ve inayetiyle gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul görüyorlar. Önceki dönemlerde ortaya konan hizmetler gibi bugünküler de ancak pek çok şartın bir araya gelmesiyle mümkün olabilecek bir hâdisedir. Mesela 1990’lı yıllardaki o ilk açılım için, dönemin süper güçlerinden birini oluşturan birliğin çözülüp dağılması, tam bu çözülmenin yaşandığı dönemde, oralara gönüllü olarak gidebilecek evsafta çiçeği burnunda genç öğretmen ve belletmenlerin bulunması, bu genç eğitimcilerin adlarını yeni duydukları, dünya haritasındaki yerini bile bulmakta zorlanacakları ülkelere -kendilerini bekleyen zor şartlara rağmen- gitme arzularının olması gerekiyordu. Çoğu itibarıyla yeni mezun bu insanların kendi ülkelerinde kalıp hizmet etme gibi bir arzuları olabilirdi. Zira dâussıla çok zordur. Fakat kadınıyla erkeğiyle bu gençler hayatlarının baharında olmalarına rağmen kendilerine engel olabilecek bu duyguları aşarak örf, âdet, gelenek ve dillerini bilmedikleri ülkelere dahi herhangi bir panik yaşamadan ve tereddüt göstermeden gittiler. Yine unutmamak gerekir ki okullarından henüz mezun olan bu adanmışların da onları büyütüp okutan anne-babalarının da bazı beklentileri vardı. Fakat hayatlarını yaşatmaya adamış bu eğitim gönüllüleri, anne-babalarını nasıl yumuşatıp ikna ettiler? O anne-babalar da nasıl razı olup evlâtlarından ayrılabildiler? Bu da ayrı bir meseledir. Aynı zamanda çeşitli ülkelere giden bu fedakâr insanların bir kısmı nişanlı olmasına rağmen nişanlılarını arkada bırakıp gitmek zorunda kaldı. Ne giden, ne de geride kalıp gidenin yolunu gözleyen, bu hasret ve hicranı yapılacak hizmetlere engel görmedi; “Şu an milletimiz ve insanlık adına yapılması gereken bu!” deyip göz yaşartıcı bir fedakârlık sergiledi. İşte bütün bunları bir arada düşününce, sebepler dairesinde bunların hepsinin aynı anda bir araya gelme ihtimali âdeta imkânsız gibidir.

Kaldı ki, insanlık adına ortaya konan bu güzel faaliyetler için gerekli sebepler, bunlarla da sınırlı değildi. Bir de eğitim hizmetlerinin doğruluğuna ve gerekliliğine inanmış fedakâr finansörlere ihtiyaç vardı. Bu finansörleri bulmak, ikna etmek ve onlardan gönüllü olarak bu ihtiyaçları karşılamaları için talepte bulunmak oldukça zordu. Burada bir hatıramı arz ederek yaşanmış bir hâdiseyle konuya açıklık getirmek istiyorum. İzmir’de inşa edilecek olan Yüksek İslâm Enstitüsü için varlıklı iki insanla birlikte fabrikaları gezip sahiplerinden yardım istiyorduk. Onlar, insanlara meselenin ehemmiyetini anlatmak ve daha kolay inandırıp ikna edebilmek için bir vaiz olarak yanlarında beni de götürüyorlardı. Bu maksatla gittiğimiz bir tuğla fabrikasında meselenin önemini anlattıktan sonra fabrikanın sahibi, cebinden -hilâf-ı vâki olmasın- sadece elli lira çıkarıp vermişti. Takdir edersiniz ki bu küçük rakamlarla Yüksek İslâm Enstitüsü’nün kurulması, imkânsız denecek kadar zordu. Bu durum karşısında, ilgili arkadaşlarla aramızda yaptığımız istişare neticesinde çağrılabilecek durumda, imkânı iyi olan insanların bir mekâna davet edilmesi ve böylelikle onların himmetlerine başvurulmasına karar verildi. Hatırlayabildiğim kadarıyla ancak bir masanın dört tarafını dolduracak kadar insan gelmişti. Orada bir konuşma yaptım. Davete icabet edip gelen insanlar, yüz bin lira, elli bin lira, kırk bin lira, otuz bin lira gibi çeşitli miktarlarda yardım taahhüdünde bulundular. Fakat oradakilerden birisi, “Herkes bir meseleye inandığı kadar verir, ben iki bin beş yüz lira veriyorum.” diyerek âdeta ordu bozanlık yaptı. Fakat gün geldi ülkenin değişik yerlerinde onlarca insan, bu tür hayır faaliyetleri için birbirini teşvik etti; öyle ki, himmetlerine müracaat edilecek bir toplantıdan haberdar olmadıklarında, “Ben niye çağırılmadım?” diye sitem ettiler. Hatta aynı maksat için bir araya gelinen başka bir mecliste konuşmayı yaptıktan sonra bir odaya çekildiğimde astsubay emeklisi bir insan elinde anahtarlar olduğu hâlde odaya girdi, duygulu bir şekilde “Az önce herkes himmet etti, benimse verecek bir şeyim yoktu, onun için size evimin anahtarlarını getirdim.” dedi. Tabiî ki benim böyle bir teklifi kabul etmem mümkün değildi, teşekkür edip uygun bir dille geri çevirdim.

İşte 90’lı yıllardaki o ilk yurt dışı açılım günlerine gelindiğinde artık insanımızda bu ruh oluşmuştu. Dolayısıyla mesele sadece öğretmen ve belletmen meselesi değildi. Anne-babanın razı olması, gidilecek yerlerin ve konjonktürün müsait olması, gidecek insanlara civanmert Anadolu insanının finans desteğinin olması gibi pek çok ihtimalin bir araya gelmesiyle dünya çapındaki bu eğitim faaliyetleri tahakkuk edebilirdi ki ihtimal hesaplarına göre bu, milyonda bir ihtimaldi. O hâlde milyonda bir ihtimalle gerçekleşen bir meseleyi, hiç kimse kendi dehasına, fetanetine, kiyasetine, yüksek aklına, mantığına, muhakemesine veya stratejik gücüne bağlayamaz; bağlamaya kalktığında büyük bir zulüm ve saygısızlığa girmiş olur.

“Bu Zaferleri Bize İhsan Eden Allah’tır!”

Esasında, her güzel iş ve muvaffakiyette her şeyin Allah’tan bilinmesi Müslüman inanç ve ahlâkında hassasiyetle üzerinde durulan bir konudur. Mesela Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), bu mülâhazayla Yermûk gibi çok ciddî bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh) vazifeden almıştır. (Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491) Suriye’de Bizans hakimiyetini sona erdiren ve Müslümanların bölgeye hâkim olmasını sağlayan bu savaşta düşman kuvvetler Müslümanların en az 7-8 katı idi. Ama Allah’ın izniyle Müslümanlar savaş sonunda büyük bir zafer elde etmişlerdi. Orduya komutanlık eden Hazreti Halid’in bu savaşta ilk defa uyguladığı harp stratejileri, askerî dehası, aynı zamanda cesaret ve yiğitliği herkes tarafından takdir ediliyordu. Ve işte böyle bir savaş devam ederken Hazreti Ömer, Hazreti Halid’i vazifeden almış ve Koca Halid (radıyallâhu anh) sarığı boynunda halifenin karşısına çıkmıştı. O ki, Sâsâniler’in ve Bizans’ın başına bir balyoz gibi inmişti. Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ifadesiyle, “Halid gibisini analar doğurmamıştır.” (et-Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk 2/315) Bir Batılının dediği gibi “Biz, Anibal gibi komutanları Halid’in kapısında kumandanlık dilenirken görüyoruz.” İşte herkesin takdir ettiği böyle yüce bir kamet olmasına rağmen artık o, Halife-i Rûy-i Zemin’in önünde, sarığı boynunda, kumandanlıktan azledilmiş sıradan bir neferdir. Hazreti Halid, Hazreti Ömer’in yanına geldiğinde -ruhum ikisine de feda olsun- Hazreti Ömer ona, “Halid! Biliyorsun seni çok severim. Fakat halk, elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor. Hâlbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır. Senin bir mit hâline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum. Azlediş nedenim bu…” demişti. (Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491) Bu durum karşısında Hazreti Halid (radıyallâhu anh), büyüklüğüne baş döndürücü ayrı bir büyüklük katar, o güne kadar emrinde bir nefer  olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrâh’ın (radıyallâhu anh) emri altına girer.. girer ve hayatının sonuna kadar da bir nefer olarak İslâm ordusunun parlak bir kılıcı olarak mücadele eder.

Hâsılı, Allah’ın kudret ve inayeti işin içinde olmayınca, herhangi bir meselenin realize edilmesine imkân ve ihtimal bulunmadığının hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir. Evet, olan her güzellik ancak Allah’ın izni, inayeti ve riayetiyle olmaktadır. Onun için bugüne kadar gerçekleşen faaliyetleri Cenâb-ı Hakk’ın riayetinin bir tezahürü, inayetinin ve teveccühünün değişik dalga boyunda bir tecellîsi şeklinde değerlendirmek lâzımdır. Aynı zamanda bunlar, bizim hamd ve şükür duygularımızı tetiklemelidir ki bugüne kadar olan nimetler, yapacağımız şükürlerle artarak devam etsin. Yoksa elde edilen başarıları -Allah muhafaza!- kendimizden bilirsek, Allah da bizi kendi dar güç, kuvvet ve irademizle baş başa bırakır; bırakır da bize kadar çok hâlisane ellerde gelen bu mübarek emanete hıyanet etmiş oluruz. Oysaki Kur’ân hakikatlerinin kâinat üzerinde hakkıyla dalgalandırılması ancak her anımızda tevhid hakikatine bağlı kalmamız, O’nun inayeti olmadan bir yaprağın dahi kımıldamasının mümkün olmadığına inanmamız ve bu inanca bağlı kalarak yaşamamızla mümkündür.