Posts Tagged ‘inat’

BAMTELİ: Kökü Mâzîde Bir Âtî ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

“Kimin için Allah var, onun için her şey var!”

*“Muğnî” ism-i şerifi Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından: Varlık bahşeden, ekstra lütuflarda bulunan, gönülleri zengin kılan; Kendisine inananları başkalarına karşı müstağni hale getiren; “Sen olduktan sonra, başka şeylerin yokluğu hiçbir şey ifade etmez; Sen bizimle olunca, her şey bizimle beraber sayılır!” dedirten. Maddî-manevî zenginliği Allah’tan görüp bilen insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın bu mübarek isminin mazhar ve meclâsıdırlar.

*Hazreti Pîr diyor ki: “Kimin için Allah var, onun için her şey var!” Şu halde mü’min: “Allah’ım! Beni Sensiz etme!..” demeli ve bunu vird-i zebân etmeli. (…) Bunun dışındaki meseleler tâlî şeylerdir; değerleri ne kadarsa, o kadar önem verilir.

*Allah “Ganiy-yi ale’l-ıtlak, Muğnî-i mutlaktır.” Onun inayet gölgesine giren insanlar -zılliyet planında- O’ndan başka her şeye karşı müstağni davranırlar. Dünya -bir yönüyle- bütün süsü cazibesiyle, baş döndürücü güzellikleriyle, debdebe ve ihtişamıyla karşılarına çıksa da onlar göz ucuyla ona bir nigâh-ı âşinâ kılar ve “Acaba Senin bunda rızan var mı? İtelim mi? Dürtelim mi? Atalım mı bunu?” mülahazasına girerler. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet söz konusu olduğu yerde her şey tâlîdir. İkinci derecede de değil. Tâlînin tâlînin tâlîsidir.

“Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim!..”

*Maalesef, bu mülâhazalar bizim yitirdiğimiz mülâhazalardır. Biz, Râşid Halifeler, Sahabe-i Kirâm ve selef-i salihîn efendilerimizden sonra, Allah ile münâsebet adına derinlikleri yitirdik! Bu yitirdiğimiz şeyleri bulma mevzuunda ise bir cehd, bir gayret sergileyemedik. O kadar çok şey yitirdik ki, bunları toplamaya kalksak çeyrek asır sürer.

*Bir de sağdan, soldan, önden, arkadan gelen şeytanın avenesi var! Nazarlarımızı hep buraya teksif ediyorlar ve dahası bizi kökümüzden koparıyorlar.

*Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harabîsin, harabatîsin” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim” diye cevap vermiştir. Evet, bugünü değerlendirmek için dünü bilmek iktiza etmektedir. Güçlü bir gelecek bekliyorsanız sağlam bir kökünüzün olması lazımdır.

*Geçmişi inkâr ederek bir gelecek kurmamız mümkün değildir. Çünkü bizim değerler mecmuamız ve onun nüveleri hep geçmişteydi. Başta Enbiyâ-ı İzâm ve onların Sultanı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).. O’ndan sonra Râşid Halifeler, Sahâbe-i Kirâm, Tabiîn-i Fihâm, Tebe-i Tabiîn-i İzâm, Müctehidîn-i İzâm, Müceddidîn-i Kirâm, günümüze kadar… O kökten geliyoruz! Onu görmezlikten gelmek ve onu kabul etmemek -bağışlayın- köksüzlüktür! Râşid Halifeler’den ve onların hayat tarzından kopmuşluktur. Cihanlara hükmettikleri halde fakirâne yaşayan Râşid Halifelerden kopmuşluk ise -bağışlayın- bir kopukluktur!

*Geçmişinden kopan insanın, geleceğimiz adına vaat ettiği/edeceği hiçbir şey yoktur! O bir köksüzdür; köksüz ağaçlar da bugün olmazsa yarın devrilmeye mahkûmdur!..

*Mü’min iman, marifet ve muhabbet adına derinliklere doğru kök salmalı. Bir Hak dostu diyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın kahrından/azabından korkuyorsan, O’nun emirlerine sımsıkı sarıl, dinde sâbit-kadem ol; zira ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” Ağaçlar şiddetli rüzgarlar karşısında devrilmemek için arzın derinliklerine doğru hep kök salarlar.

“Değerler Yetimi” Bir Milletin İhyâsı

*Biz bir yönüyle beşinci asırda inhiraf yaşamaya başladık. Saltanat ve debdebe başımızı döndürdüğü andan itibaren de o inhirafı katladık. Bir iki asır önceden başlamak suretiyle, günümüze kadar artan bir şekilde, bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla “değerler yetimi” ve “din öksüzü” haline geldik.

*Sağlam bir silkinme olursa -Allah’ın izni ve inâyetiyle- Allah Teâlâ bugüne kadar öldürdüğümüz şeyleri ihyâ eder. Uğradığımız her yerde adeta mazinin “tın tın” sesini duyuyor gibi oluruz. Gürül gürül bir ezan edâsıyla, Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması edâsıyla çok farklı şeyler duyar, çok farklı hislerle kendimizden geçeriz. Silkinirsek -Allah’ın izni ve inâyetiyle- bunlar mukadderdir, tereddüdünüz olmasın.

*Muvakkat zâlimlerin, muvakkat tasallutları ve zulümleri karşısında paniğe kapılmaya gerek yok. Ne zaman, hangi devirde zalimler uzun boylu pâyidâr olmuşlar ki bugün size musallat olanlar da pâyidâr olsunlar?!.

*Eğer O’na dayanıyorsanız, O’na güveniyorsanız, “رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُEy Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve dönüş Sanadır, sonunda Senin huzuruna varacağız.” deyip o ahd-ü peymânınızı her an yeniliyorsanız, asla yenilmezsiniz; gelmez sırtınız yere ve gelmezsiniz kündeye Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Kendi işimize bakmamız lazım. Fikir kabiliyetimizi falanın filanın demesine etmesine harcarsak alternatif yollar oluşturamayız ve yol alamayız. Bu itibarla da mâlâyanî şeylerden sıyrılıp şu anda bile cehd, gayret ve aktivitelerimizi ikiye, üçe katlayarak işimize bakmalıyız.

Kimdir “Gariplere müjdeler olsun!..” Tebşirinin Muhatapları?

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Gariplere müjdeler olsun!..” buyuruyor. Gariplerin kim olduğu sorulunca da onları elin âlemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün bozulmaları ıslah etmek suretiyle ıslah hareketi içinde bulunanlar olarak tarif ediyor.

*Bütün bu yapılanlar karşısında duraklarsak, bir frene basarsak, “Hızımızı keselim, bir bakalım bu adamlar ne diyorlar?” falan dersek, dünya kadar zaman israfına gitmiş oluruz. Oysaki zamanın bir saniyesini bile israf etmeye hakkımız yok. Yediğiniz içtiğiniz şeylerde israf, gezmede israf, debdebede israf, ihtişamlı yaşamada israf… Bunlar nasıl haramdır; zamanın israfı da -o yeme içmeden daha büyük- haramdır.

*İnsan zimmetleme, ufuklarını açma, gönüllere ruhumuzun ilhamlarını boşaltma, kalblerin önündeki engelleri bertaraf ederek onların Allah’la buluşmalarını sağlama.. dünyada bundan daha büyük bir şey yoktur. “Bir insanın senin elinle hidayete kavuşması, gözünün hak ve hakikate açılması, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır!” buyuruyor Söz Sultanı, Cevâmiu’l-kelim Sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Taassup İlleti

Soru: Muhterem efendim, daha önce farklı bir açıdan ele alınan bir konu hakkında sormak istiyoruz. Taassup ile salâbet-i diniye ya da hamiyet-i İslamiye dediğimiz ahlak arasındaki belli başlı farklar nelerdir?

*Arapça bir kelime olan taassup, işin önünü arkasını hesap etmeden sadece kendi anlayış ve kendi beğenisine göre meseleleri değerlendirme, akla uymayan ve dinin ruhuna ters düşen hususlarda bile inat ve temerrüt içinde bulunma ve Türkçemizde “dediğim dedik” sözüyle ifade edebileceğimiz tavır ve davranışlar sergileme demektir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazı hadis-i şeriflerde bu tutumu, lügat itibarıyla “sinirlilik” mânâsına gelen “asabiyye” sözcüğüyle ifade etmiştir. Çünkü taassup, tamamen sinir ve hisler üzerine kurulan bir davranış şeklidir; dem ve damara dayanan, cismaniyet ve hayvaniyetten beslenen bir his ve duyuşun dışarıya vurmasıdır.

*İnsandaki taassup hissi, hayırda kullanılırsa, pozitif bir kısım şeylere de vesile olabilir. Bu diğer duygularda da böyledir. İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir.

İnadı Hakta Sebat, Hasedi Hayırda Yarış İçin Kullanmalı!..

*İnsandaki kötü duygulardan biri “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz ve böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, iradesinin hakkını veren bu insanda hakta sebat ve hakikate teslimiyet şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Yine bu cümleden olarak; “haset”, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Bu, insanı batıran, mahveden bir duygudur. Hasan Basri hazretleri, “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim!” der. Hazreti Pir de şöyle söyler: “Hased, evvela hâsidi yakar bitirir, mahsûd hakkında zararı varsa da çok azdır.” İşte, böyle Allah belası bir maraz olan haset duygusu bile tadil edilerek, yumuşatılarak “tenâfüs” hissine dönüştürülüp hak hakikat adına bir yarış vesilesi şeklinde kullanılabilir.

Günümüzde Taassup Ehlinin Mülahazası: “Benim gibi düşünmüyorsan hainsin!..”

*Evet, taassup için Arapça’da asabiyet de kullanılır; bir yönüyle damara, kana bağlılık içinde tavır ve davranışlar sergileme, körü körüne kabalık yapma, cahilce davranma ve asabiyetin değişik şekilleriyle başkalarına karşı kötü muamelelerde bulunma manasına gelir. İnsanların, kendi arzu ve isteklerini esas almaları, yetiştikleri kültür ortamına ve şuuraltı müktesebata göre hareket etmeleri; dolayısıyla kendilerine ters saydıkları şeylere karşı sertçe karşı koymaları demektir.

*Bugün de siz o taassubun muzaaf, hatta mük’ap şeklini görüyorsunuz. “Benim gibi düşünmüyorsan, sen hainsin. Beni kabul etmiyorsan, sen alçağın tekisin!” dendiğine şahit oluyorsunuz. Bazıları kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi olmayan herkesi vatan haini, millet haini, darbeci falan ilan ediyorlar. Şeytandaki taassup gibi bir şeydir bu. Böyle şeytanî bir mülahazadan dolayı, bu tarafta o kadar hayır, fezâil ve mezâyâ olmasına rağmen, hiçbirini görmüyorlar. Kendi elleriyle olmadığından ve kendileri yapamadıklarından, biraz da yetersizliklerinden ve işe yaramadıklarından dolayı işe yarayan insanları ve onların hayırlı faaliyetlerini hor hakir görüyor; mutaassıbâne bir tavır içinde karalamaya ve onların yüzüne zift saçmaya çalışıyorlar.

Mü’minin Şe’ni: Taassup Değil, Salâbet-i Diniye

*Mü’minde asla taassup olmamalıdır. Çünkü mü’min hakperesttir. Onun vazifesi hakkı tutup kaldırmaktır. Bu açıdan hakka gönül vermiş bir insanın hakka karşı çıkması, hakkın karşısında ayak diretmesi, onu görmezlikten gelmesi düşünülemez. Aksi takdirde o, hakka karşı saygısızlık yapmış olur. Bu yüzden mü’minde taassup değil, salâbet-i diniye olmalıdır.

*Salâbet, bir mevzuda dayanıklı ve sağlam olma, ayağını yere sağlam basma ve böylece kavlî, fiilî ve hâlî olarak kaymama kararlılığı içinde bulunma demektir. Sertlik, katılık ve müsamahasızlık ise salâbet-i diniye demek değildir. Salâbet-i diniye; şartlar ve hâdiseler ne kadar değişirse değişsin, bir insanın İslâm’ın vaz’ ettiği bütün hükümleri yaşama mevzuunda tam bir kararlılık ve samimiyet ortaya koyması demektir.

*Milletimiz başta olmak üzere bütün insanlığın faydasına bir kısım işler yapıyorsak, bunların milletimizin menfaatine ve diğer milletlerin yararına olduğuna inanıyorsak, ayrıca, geçmişle irtibatımız, Ruh-u Seyyidi’l Enam’ı hoşnut etmemiz ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ermemiz adına muvafık ve önemli vesileler olarak görüyorsak, sâbit kadem olmamız lazımdır. Şayet tereddüdümüz varsa, yürüdüğümüz yolu bir kere daha gözden geçirmemiz, kafa kafaya vererek ortak akılla o meseleyi test etmemiz ve varsa yanlışlarımız görüp düzeltmemiz gerekir. Fakat bu muhasebe, murakabe ve testi defalarca yapmış ve doğru yolda olduğumuza kanaat getirmişsek, artık onda sebat göstermemiz icap eder.

“Bugün bu hizmetle uğraşanlar, yarın nedametle ellerini dizlerine vuracaklar!..”

*Neresi yanlış bu işin? Her rengi ve her deseniyle siz Anadolu insanı yirmi senede Allah’ın izniyle dünyanın 163 ülkesine girmişsiniz; Batılılar iki asır çalışmalarına rağmen bu ölçüde muvaffak olamamışlar. Dünyanın değişik yerlerinde değişik nispetlerde seçmeli ders olarak Türkçe okutuluyor. Bir gün dünyanın neresine giderseniz gidin, orada sizinle Türkçe konuşan insanlarla karşılaşacaksınız.

*Bir senedir gittikleri her yerde “Amanın bu okulları kapatın, bunlar sizin başınızı ağrıtır, size dert olur!” diyorlar. Böyle demelerinde acaba bir haklılık payı var mı? Sizin kültürünüz, öz değerleriniz dünyanın dört bir yanında temsil edilip bayraklaştırılıyor; sizin bu değerler mecmuanıza insanlar alaka duyuyorlar. Allah aşkına, Peygamber hatırına, bunun yanlışı neresinde?!.

*Siz kafa kafaya verdiniz, “Vallahi de, billahi de on defa test ettik, bu konunun zerre kadar yanlışı yok!” dediniz. O zaman da size, hiç durmadan hizmetinize koyulmak ve ayrıca o aldanmış insanların zihinlerindeki isi, pası silmeye çalışmak düşer.

*Endişe etmeyin!.. Bugün bu hizmetle uğraşanlar, yarın ellerini dizlerine vurup “Keşke toprak olsaydık!” diyecekler, “toprak olsaydık da bunları yapmasaydık!..”

395. Nağme: Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”