Posts Tagged ‘kahraman’

Cuma Hutbesi: NERDESİN

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin “ba’sü ba’del mevt”imizin müjdecisi? Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda[1]” türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye…

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatirî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir baştan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu beyabanda[2] gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil[3] çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kametliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ızdırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu…

Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbela oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilal arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefaydın, yürektendin..!

Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revan deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bize onur, bize gurur lazım değil.” demiştin..!

Hani bir keresinde, Dost’unun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb…!

Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı. Sen Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!

Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye[4] giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabeler, yerlerini ümranlara terk ediyordu. Dost-düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde âbideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, hâlbuki…”[5] sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce idealin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..![6]

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkan­mış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar… İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “Şîrler pençe-i kahrından olurken lerzân,”[7] sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şîrpençe! Nerdesin…!

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.”[8]

Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayallerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir…!

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüz bin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz; ama bir Mevlana anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!

[1]   Seniyye-i Veda: Veda yokuşu.

[2]   Beyaban: Çöl.

[3]   Sabr-ı cemil: Güzel sabır.

[4]   Konstantiniye: İstanbul.

[5]   Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.

[6]   Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.

[7]   “Aslanlar kahrının pençesinden titrerken.”

[8]   “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onu terennüm ve ifadeye imkân yoktur.”

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mart 1981 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

ŞEKİLCİLİKTEN KURTULMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazen din adına yapılan vazifelerde aldanıyor; bizden istenilen formaliteleri yerine getirmekle vazifemizi yaptığımızı zannediyoruz. Diyelim ki bir yerde imamlık yapıyoruz; camiye geliyoruz, milletin önüne geçip namaz kıldırıyoruz. Vazifeyi bitirince de kalkıp evimize veya başka bir işimize gidiyoruz. Veya bir yerde vaizlik görevi verildiyse, haftanın belirli günleri kürsüye çıkıp orada halka bir şeyler anlatmaya çalışıyor, belki bağırıp çağırıyor, sonra da vazifeyi yapmış olmanın huzuruyla inip kendi işimize bakıyoruz. Namaz kıldırma, vaaz u nasihat etme, Kur’ân öğretme, dinî ilimleri talim etme gibi dinî işlere, bir memurun sorumlu olduğu vazifelerini yerine getirmesi veya bir işçinin kendisinden istenilen işleri yapması gibi bakıyoruz. Böyle olunca da işin ruhu, mânâ ve muhtevası kayboluyor.

Bunların en tehlikelisi de yüce bir mefkûreye talip olmuş, yeni bir diriliş peşinde koşan insanların, üstlendikleri sorumluluklara “iş” ve “vazife” olarak bakmaları, tavzif edildikleri değişik birim ve alanlarda koşturup durmaları fakat bunun yanında Allah’la ve Efendimiz’le münasebeti görüp gözetmemeleridir. Onlar, kendilerini tamamen “işlerine” verseler, yaptıkları işlerde çok başarılı görünseler de, yalnızca şekil ve formaliteleri yerine getiren kimseler olma durumundan kurtulamadıkları, ihlâs ve ihsan şuuruyla hareket etmedikleri sürece yaptıkları işlerde gerçek manada muvaffak olamayacaklardır.

   Allah’la Münasebetin Güçlü Tutulması

Maalesef günümüzde dünyevilik ve sekülerizm insanlığın hayatına hâkim olduğu için, Allah yolunda yapılan hizmetler de dünyevî hedeflere bağlanabiliyor, şekil ve formalitelere kurban edilebiliyor. Hâlbuki insanlığa hak ve hakikati anlatma konumunda bulunan insanların, yaptıkları işleri, normal vazife çerçevesinin dışında ele almaları gerekir. Onlar, öncelikle ubudiyetlerini derinlemesine yerine getirmeli, Allah’la münasebetlerini her zaman ter ü taze tutmalı ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmelidirler ki yaptıkları vazifelerde muvaffak olabilsinler. Yani işlerini yapmanın yanında mutlaka mânevî derinliği de hedeflemeleri gerekir.

Bir insanın din ve diyaneti adına bir kısım aktiviteler icra etmesi, hizmet deyip koşturması elbette takdir edilmesi gereken güzel bir şeydir. Ne var ki buna gerçek güzelliğini kazandıracak bir şey varsa, o da bu işleri yaparken Allah’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. Eğer yapılan bu güzel ameller, Allah’la irtibatımız adına bizim farklı derinliklere açılmamıza vesile olmuyor, bizi O’na daha çok yaklaştırmıyorsa, nefsimiz adına koşturuyoruz demektir. İyi bir şey yaptığımızı vehmetsek bile, gerçekte aldanıyoruz demektir.

Hayır adına yaptığımız her iş, Allah’la münasebetimizi daha bir pekiştirmeli ve her pekişen münasebet de yeni hayır işlerine vesile olmalıdır. Siz ne kadar O’nunla sıkı irtibat içinde olur, ne kadar O’nun rızasını elde etmeye çalışırsanız, O’nun size muamelesi de buna göre olacaktır. Şayet Cenab-ı Hak’la münasebetlerinizi derinleştirirseniz, O da size çok farklı muamelede bulunacaktır. Her birinizi birer tefekkür, tedebbür ve tezekkür insanı hâline getirecek ve ufkunuzu açacaktır. Böylece siz de her şeyi çok daha farklı duymaya, hissetmeye başlayacaksınız.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir günde bazen yetmiş, bazen yüz defa istiğfar çektiği rivayet ediliyor. Buna getirilen yorumlardan bir tanesi şudur: O, sürekli terakki içindeydi. Dünyada âdeta sürekli bir Sidretü’l-Münteha veya Beytü’l-Ma’mur yolculuğu yapıyordu. Bugünü dünden farklı, yarını bugünden farklı, öbür günü de yarından farklı duyuyordu. Dolayısıyla arkasına dönüp geride bıraktığı basamaklara bakınca, “Estağfirullah, ben nasıl olmuş da orada durmuşum?” diyordu.

Bu açıdan, peşinde koşturduğumuz “işler”, “vazifeler”, “hizmetler” şayet bizim ilim ve irfan hayatımızı zenginleştirmiyor, kalb ve ruhun hayat derecelerinde seyahat etme adına bize bir şey kazandırmıyorsa, havanda su dövüyor olabiliriz. Vazifemizi doğru bir şekilde yaptığımız takdirde Cenab-ı Hakk’ın bizi muaheze etmeyeceğini ümit ederiz. Ne var ki bu, O’nunla münasebetlerimizi olması gerektiği gibi yürüttüğümüz manasına gelmez.

Bu sözler bana, hapishanede günlerimde başımdan geçen bir hâdiseyi hatırlattı. Hapishanenin sıkıntılarını, farklı meşreplerden insanlarla paylaşmıştık. Bir gün arkadaşlarla cemaat hâlinde namaz kılıyorduk. Mahpuslardan birisi alaylı alaylı bize bakmış ve “Biz sağda solda menfi düşüncelere karşı mücadele veriyor, canımızı ortaya koyuyoruz. Siz de burada namaz kılarak göbek şişiriyorsunuz.” demişti.

Namaz kılmanın göbek yapmakla ne alakasının olduğu hususu bir yana, sözün asıl mantıksız tarafı, Allah yolunda verilen mücadelenin, ibadete gerek bırakmayacağı düşüncesiydi. Onun mantığına göre bir insan olumsuzluklara karşı cephe oluşturuyor ve mücadele veriyorsa, namaz kılmayabilir, oruç tutmayabilir veya hacca gitmeyebilirdi. Zira zaten o, Allah için çok önemli “işler” yapmakta, hayati bir kısım “vazifeler” eda etmektedir.

Evet, bir insanın dinini koruma, ırz ve namusunu müdafaa etme, mal ve can güvenliğini sağlama adına mücadele vermesi İslâm’ın takdir ve tebcil ettiği davranışlardır. Bütün bu değerleri koruma adına insanın mücadele etmesi, onun hem en temel haklarından hem de başlıca vazifelerindendir ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleri içerisinde, bu uğurda öldürülen kimse şehit olur. (Bkz. Ebu Davud, sünnet 32; Tirmizî, diyât 21)

Ne var ki bütün bu mücadelelerin değerler üstü bir değere ulaşması, o insanların Allah’la irtibatına bağlıdır. O’nunla irtibatlandırmadığınız en önemli şeyler bile, kıymet-i harbiyelerinden çok şey kaybeder, renk atar, partallaşır ve yıkılmaya müsait hâle gelir. Buna mukabil O’nun rıza ve hoşnutluğunu hedefleyerek yaptığınız önemsiz gibi görünen işler ise apayrı değer ve kıymetlere ulaşır.

   Ruhbanün fi’l-Leyl Fursânun fi’n-Nehar

Sahabe-i kiram efendilerimiz, Allah yolunda verilen mücadele ve yapılan hizmetler ile kulluk dengesini tutturma adına bizim için en güzel örnektir. Biyografilerini yazanlar, onların hayatlarını “ruhbanün fi’l-leyl fursânun fi’n-nehar” ifadeleriyle özetliyorlar. Bunun anlamı şudur: Onların her birisi gecelerini ibadetle taçlandırıyor, sabahlara kadar yüreğini parçalarcasına Allah’a yalvarıp yakarıyordu. Gündüz olunca ise bir savaş durumu ortaya çıktığında kahraman kesilip meydanın hakkını veriyordu.

Geceleyin onların Allah karşısında nasıl iki büklüm olduklarını gören birisi, “Bunlar ibadetten başka bir şey bilmiyorlar.” derdi. Fakat onlar at bindiklerinde âdeta koca bir orduya tek başına karşı koyabilecek bir metanet ve cesaret ortaya koyuyorlardı. İşte asıl mesele de bu dengeyi kurabilmektir. Bir taraftan ölesiye hizmet etmek diğer yandan da şekil ve suretlerden sıyrılarak bir kalb ve ruh insanı hâline gelebilmek.

İnsan, deruhte ettiği vazifeleri en mükemmel şekliyle yerine getirebilmeli; fakat bunun yanında, yaptığını niçin yaptığının da farkında olmalı. Allah yolunda hizmet ederken gaflete düşmemeli, zühule girmemeli. Yaptığı her işi sadece Allah için yapmalı. Hizmetleri, onun Allah’la münasebetini daha bir güçlendirmeli, onu daha çok ibadet ü taate yönlendirmeli. Yoksa insana ahirette, “Allah’la münasebetin ne kadardı? İçinde O’nu ne kadar duyuyordun? Aklına geldiği zaman ne kadar yüreğin titriyordu? Niye olduğundan fazla göründün? Neden hâl ve tavırlarınla kendini farklı göstermeye çalıştın?” diye sorarlar.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلاَةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأُمُورِ “Şayet onlara yeryüzünde bir hâkimiyet nasip edersek, namazlarını hakkıyla eda eder, zekâtlarını verir, iyiliği yayar, kötülüğü önlerler. Bütün işlerin akıbeti elbette Allah’tan sorulur.” (Hac sûresi, 22/45) Allah (celle celalul) bu âyet-i kerimede ayaklarını yere sağlam basan ve belirli güç ve imkânlara sahip olan mü’minlerin özelliklerini sayarken ilk olarak onların kemal-i hassasiyetle namazlarını eda edecekleri ve tastamam zekâtlarını verecekleri üzerinde duruyor. Demek ki Allah’ın bizden asıl istediği şey budur. Âyet-i kerimeyi, “Şayet siz verdiğim imkanları ibadet ü taatle taçlandırır ve şükrederseniz, Ben de nimetlerimi artırırım. Siz bu konuda vaadinizde durmazsanız, Ben de onu size nasip etmem.” şeklinde de anlayabiliriz.

Hâsılı mü’min, her işinde olduğu gibi burada da itidali elden bırakmamalı, ifrat ve tefrite girmemeli. Ne sadece koşturup durmalı ne de tamamen halvete çekilmeli. Koşup durduğu aynı anda halveti de beraber yaşamalı. Çok kullandığımız tabirle, “Halk içinde Hak’la beraber” olmalı. Peygamber yolu da budur. Şayet Allah’ın mü’minlere “yeniden bir gül devri yaşatma” şeklinde bir vaad-i sübhanisi varsa ve bunu da şart-ı âdi plânında onların tavır ve davranışlarına bağlamışsa, bunu değiştirmeye hiçbirimizin gücü yetmeyecektir.

***

(Not: Bu yazı 13 Aralık 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)