Posts Tagged ‘M. Fethullah Gülen Hocaefend’

411. Nağme: Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Değişik vesilelerle ifade ettiğimiz gibi, sadece Bamteli sohbetlerini değil bir ders ya da kısa bir hasbihal anında kaydettiğimiz sözleri de sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Burada hayatın günlük akışı içerisinde muhterem Hocamızın herhangi bir vesileyle dile getirdiği hakikat damlalarını ne ölçüde muhafaza edebilirsek o şekilde size de ulaştırma gayretindeyiz. Her zaman aynı mekânda ve şartlarda gerçekleşmeyen kısa hasbihalleri dahi herkesin istifadesine sunmaya çalışırken bazen sadece yazı, kimi zaman ses, yer yer de görüntü kaydına muvaffak olabiliyoruz. Bütün bunlar esnasında muhterem Hocamızı rahatsız etmemeye ve onun hayatını tahdit altına almamaya azami özen gösteriyoruz. Dolayısıyla bazen bir pervane vızıltısına, kimi zaman bir makinenin cızırtısına, yer yer de klimanın uğultusuna razı oluyoruz. Sohbetlerde dip seslere sebebiyet veren bu arızî durumlara rağmen, o anki imkânlarımız yazı, ses ya da görüntüden hangisine ne ölçüde müsaade ederse, o suretle kayıt altına alıp neşretmeye çabalıyoruz.

İnşaallah, bundan sonra portatif kameramızı daha fazla kullanma ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği sohbet-i Canan nağmelerini daha güzel aktarma azmindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Bu cümleden olarak, ses dosyasının yanı sıra, -çok kaliteli olmasa da- görüntülü şekilde de arz edeceğimiz -dün akşamki sohbetten müteşekkil- bu “nağme”de Muhterem Hocamız şu hususlara değiniyor:

Arınma Kurnaları

*Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile, hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım.

*Vehme ve vesveseye düşmemek ama o kadar arınma aşığı ve meftûnu olmak.. hayalimizden geçen şeyler karşısında bile fevkalade duyarlı olup hemen bir arınma kurnasına koşmak lazım. Beş vakit namaz bu mevzuda arındırıcı bir kurnadır. Tevbeler, istiğfarlar, inâbeler, evbeler bu mevzuda arındırıcı bir kurnadır. Hatta çok defa verdiğiniz sadakalar bu mevzuda arındırıcı kurnadır. Din-i Mübin-i İslam’ın i’lâsı adına Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açması adına ortaya koyacağınız gayretler birer arındırıcı kurnadır, tereddüdünüz olmasın. Bunların hepsini birden kullanan insan pîr u pâk olur inşaallahu teâla.

*Evet, temizlik mevzuunda fevkalade bir hassasiyete sahip olmalı. Ben cinnet dedim, siz onu ciddiyet olarak ele alabilirsiniz. Bu mevzuda çok ciddi olmak ve dik durmak lazım. Siz dik durduktan sonra, el-âlem size ne derse desin.

Hazreti Ömer Ufku ve Hazreti Halid’in Hakperestliği

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ordunun başından ayrılıp Kâbe’ye Hacca gitmesinden dolayı Hazreti Halid’e (radıyallahu anh) tevbihte bulunmuştu. “Senin ordunun başında bulunman, Kâbe’ye gitmenden daha önemlidir.” Bu önemi çok iyi kavramış olan otuz küsur Osmanlı hükümdarından hiç birisi Hacca gitmemiştir. Hac farz olmamış mı onlara? Olmuştur! Fakat şayet daha büyük bir farz varsa, milletin vahdeti bahis mevzu ise, o millete karşı değişik milletler diş biliyorsa, orada onlara karşı bir tavır belirlemek ve başında bulunulması gerekli olan bir toplumun başında bulunmak ondan çok önemlidir.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*İnsanlara baş olmaya ve toplumda baş olarak bir şeyler yapmaya değil, Allah nezdinde baş olmaya ve nezd-i ulûhiyette o maiyyete ermeye bakmak lazım!

Alınlarınız Açık, Yüzleriniz Ak; Dimdik Durun!..

*Siz hizmet çizginiz açısından üzerinize düşenleri yaparken, bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar haset edeceklerdir. “Bunlar olmasaydı da biz olsaydık!” diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına alma lüzumundan dolayı, desteğinizi alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır.

*Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdulillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdulillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söylediler.

*Öyle şeyler diyorlar ki, 160 küsur ülkede, 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar, bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size.. hem de vallahi, billahi, tallahi ile söyleyeyim: Yirmi sene değil, yirmi ay değil, yirmi hafta değil, yirmi saat de değil.. sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.

Cenâb-ı Hakk’ın Lütfettiği Yolda Dosdoğru Yürüyün!..

*Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla “devletin malı deniz, yemeyen…” dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.

*Evet, yaptığınız şeyler arasında sizi Allah (celle celalühu) huzurunda ve Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) karşısında mahcup edecek bir durum yoksa, bence dimdik durun. El-âlem gülünecek halini setretmeye çalışsın, sizin gülünecek ve ayıplanacak haliniz yok, Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Hallerine gülünecek insanlar, başkalarına gülmekle müteselli olurlar. Başkalarını tecrîm etmek suretiyle kusurlarını örtmeye çalışırlar. Maşerî vicdandan silinmesi mümkün olmayan haramilikleri, hırsızlıkları, irtikâpları ve ihtilasları, fevkaladeden gündemler oluşturmak suretiyle, halka unutturacaklarını zannederler. Hâlbuki hiç farkında değiller; her söylediklerinde, bu levsiyât ve bu mesâvî, halkın nöronlarında bir kere daha canlanıyor.

*Her şeye rağmen, yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen, aksine size kötülük yapan kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.

 

 

408. Nağme: İnsanın Konumu ve “Hodri Meydan!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Tekvinî emirlerin bir fihristidir insan. O muamma o fihristle çözülmezse, o geniş âlemde çok defa belli tümseklere takılma ihtimali vardır. Hazreti Pir’in de buna benzer mülahazası var. Burada mesele yerli yerine oturtulmazsa, o geniş âlemde meseleyi kendi künhüne uygun kavrama çok zordur. Orada insan bazen “natüralizme” bazen “materyalizme” bazen “ateizme” bazen de “deizme” yuvarlanıverir de hiç farkına varamaz.

Koskocaman kâinat, Kur’ân’ın aslı; Kur’ân ise, onun tefsiri, kavl-i şârihi, burhan-ı vâzıhı… “Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’ân hep o kâinatı okuyor.” O Kur’ân ile kâinat arasında münasebet olsun diye Allah nebiler göndermiş. Nebilerle o muammanın sırlı anahtarını insanlığa bağışlamış. O sayede siz kainâtı doğru okuyabilirsiniz. Yoksa biraz evvel bahsettiğim o değişik “izm”lerden bir tanesine takılmanız kaçınılmaz olur.

İnsan Kendisine “Hüve” Penceresinden Bakmalıdır!..

İnsanın evvela kendisine bakması lazım. Muhyiddin İbn-i Arabi’nin ifadesiyle, “min haysü ene ene” değil, “min haysü hüve hüve” veya “min haysü ente ente” açısıyla kendimize bakmamız lazımdır. “Sen, Sen”, “O, O” hesabıyla kendimize bakmak, yanıltmayan mülahaza budur. Kendine doğrudan doğruya kendin olarak bakarsan, 30. Söz’de ifade edildiği gibi bir vahid-i kıyasi, O’nun varlığını göstermeye bir ölçek olan o şeyi kendi hesabına kullanmış ve olumsuz neticelere, neticesizliklere yuvarlanmış olursun. “O” mülahazasıyla, “Hüve” ile kendine bakmak lazım.

Cenâb-ı Hak, “İns ve cinni Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.” buyurur. İbn Abbas hazretleri ayeti tefsir ederken, “İns ve cinni Beni bilsinler, bilip Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” açıklamasını yapar. Ama o kulluğu yaparken de onu adabına uygun yapacaksınız. Kulluğa delice kendinizi verseniz dahi “kulluk” diyoruz. En basit avamca ifadesiyle “ibadet”, havasça ifadesiyle “ubûdiyet”, ehass-i havasça “ubûdet”; O’nun mâbudiyeti karşısında bütün bütün kendinden geçmek, kendini düşünmeyerek sadece meseleyi O’na kulluğa bağlamak, kendini bilmeyecek kadar O’nda fena bulmak. Sofice ifadesiyle buna “fenâ fillah”, “bekâ billah maallah” denir.

Mü’minlik, Muameleyle Belli Olur; İstikametle Taçlanır

Kulluk kendi çerçevesiyle çok derin bir şeydir. İnsan, esas insanlığını kullukla ortaya koymuş olur. Fakat gerçek mü’minlik muamele ile belli olur.

Peygamber Efendimiz, “Hûd suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” buyurmuş; bu beyanı ile “Emrolunduğun gibi, istikamet üzere, dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112) âyetine işârette bulunmuştur. İstikamet; itikatta, amelde, muâmelâtta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp takva dairesine girerek nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ göstermek demektir.

İstikamet emriyle adeta şöyle buyuruluyor: “Sen ne isen ve Allah’ı nasıl biliyorsan, seninle O’nun arasındaki münasebet O’na ne türlü kulluk yapmayı gerektiriyorsa, ona göre kulluk yap.” O zaman diyeceksin ki: Beş vakti vallahi billahi tallahi aksatmadan eda ettim; nafileler ilave ettim buna, cebren lin-noksan olsun diye, kaçırmışımdır o yırtıklar onunla telafi edilsin, sargısı yapılsın, yama olsun diye nafileleri de kıldım; hatta gece kalktım, ekstradan namazlar kıldım; hatta -yetmiyor diye bunlar- dualarda, tazarrularda, niyazlarda bulundum… Ama ne yaparsak yapalım O’nun bize olan nimetleri karşısında bence soluklarımız hep Sana hakkıyla ibadet edemedik; ibadet yapıyorsak ubudiyette bulunamadık veya ubudiyet yapıyorsak ubûdet çerçevesinde -o kulluk bizim vazifemiz, Senin de hakkındı- onu yapamadık.” şeklinde olmalıdır.

Ne Kadar Şükretsek Az Olur

Onca ilahi nimet karşısında O’na karşı ne kadar hamd etseniz, otursanız kalksanız “Elhamdulillah Elhamdulillah Elhamdulillah” deseniz, yine de azdır. Neye Elhamdulillah? Allah’ın (celle celaluhu) var etmesine Elhamdulillah, canlı yapmasına Elhamdulillah, insan olarak yaratmasına Elhamdulillah, insanlık şuurunu lütfetmesine Elhamdulillah, Hazreti Muhammed Mustafa gibi bir serkârın arkasında yürüme imkanlarını bahşetmesine Elhamdulillah, böyle bir Elhamdulillah şuurunu size lütfettiği için o lütfa da bir Elhamdulillah!.. Bir Hak dostunun dediği gibi, hep hamd edip dursanız, yine de O’na karşı o mevzuda vazifenizi eda etmiş, O’nun hakkını yerine getirmiş olamazsınız. O zaman da “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” Elfu elfi Elhamdulillah da desek, trilyon trilyon Elhamdulillah da desek Senin hakkını eda etmiş olamayız.

Allah Sizi Zayi Etmeyecek!..

Nerede duruyorsanız, ne ölçüde Allah’la münasebetinizi koruyorsanız ben ona saygıyla mukabelede bulunur ve Cenâb-ı Hakk’ın beni de sizlerle haşr u neşr etmesini isterim. Bir kısım densizler bu mevzuda yalan, tezvir, iftirayla ne derlerse desinler, şeytani karakterlerinin gereğini ifade etmiş olurlar. Hazreti Adem’e secde ile şeytanın iç şeytanlığı dışa vurmuş, iblis içiyle şeytan olduğu gibi dışıyla da şeytan olduğunu ortaya koymuştu; secde emri buna bir sebep olmuştu. Demek, eskiden beri şeytanlıklarıyla bilinen insanlar için de bazı sebeplere, sâiklere ihtiyaç vardı ki bugün iç yüzleri ortaya çıkıyor.

Siz Allah’ın izni ve inayetiyle, elinizden geldiğince, dinde teklif-i mâlâyütak olmaması esprisi içinde takva dairesine girin; Allah’ın himayesine sığının, haramlardan kaçının, farzları yerine getirin, elinizden geldiğince vaciblerde kusur etmeyin; haram yemeyin, hukukullaha ve hukuk-u ibâda dokunmayın; yalan söylemeyin, insanlara iftirada bulunmayın. Kötü akıbet ve ahiretten korkmanın yanı başında, Allah’ın ululuğuna ve azametine karşı kulluğunuzu şöyle böyle, yarım yamalak bile olsa yerine getirmeye çalışıyorsanız, ne dünyada ne de ukbâda Cenâb-ı Hak sizi rezil rüsva etmeyecektir. Emin olabilirsiniz, inşaAllah. Sizin hakkınızda, sizin gibi düşünenlerin hakkında ve bugün değişik gadre, haksızlığa maruz kalan insanlar hakkında mülahazam hep bu çizgide oldu.

Allah size, falana filana “sülük” deme densizliğini yaptırtmadı; “çete” deme aşağılığını yaptırtmadı; kimseye “çete” demediniz, kimseye “paralel” deme bayağılığını irtikâp etmediniz; “Bunların dininden şüphe ederim!” demek suretiyle kâfir olma durumuna düşmediniz; her gün bir yalan, bir iftira ile mü’minleri karalamak suretiyle Allah karşısında kendinizi öyle bir sukuta maruz bırakmadınız. Ve bu güzide halinizi böyle devam ettirirseniz; şayet o türlü densizliklere düşmezseniz, dişinizi sıkmış, en olumsuz şeyler karşısında bile iradenizin hakkını vererek hep istikameti korumuş, muamelenizde hep istikameti gözetmiş ve dininizin emirlerini kemâl-i hassasiyetle yaşamaya dikkat etmiş iseniz, el alem ne derse desin, dünyada sizi utandıracak bir şey yoktur.

Bütün Memurlarınızı Salın, Hodri Meydan!..

Elin âlemin hırsızlıklarının ayyuka çıktığı, irtikâplarının ayyuka çıktığı, ihtilaslarının ayyuka çıktığı, zihinlerin bu kirlerle bulandığı ve bütün dünyaya yayıldığı bir dönemde, bütün maliyecilerini, bütün memurlarını salsınlar.. o kıtmir dediğiniz sizin küçük arkadaşınızın yeryüzünde bir dikili taşı varsa şayet, o dünyanın en aşağılık mahlukudur… Fakat aynı şeyi onlar söyleyebilirler mi? Öyle bir taaddî ile onları karşı karşıya bırakmak istemem! Fakat azıcık imanları varsa, dememe mevzuunda zorlanırlar; demeyi de o yalancı onurlarına yakıştıramazlar.

Onun için, mübâheleyi anlayamamış, muhâveleyi anlayamamış, müzâkereyi anlayamamış, mülâaneyi anlayamamış echel-i cuhelâ, cehl-i mürekkep mahlûku bazı kimseleri, böyle bir taaddî ile altından kalkamayacakları bir şeye zorlamak istemem.

Yürekleri Varsa, Onlar da Şöyle Desinler…

Biliyor musunuz çok defa aklımdan ne geçti? Şayet onlar, sizin cemaatinizin, arkadaşlarınızın, hizmet erlerinin, adanmışların ve onların yanında kuyruk sallayıp onlarla beraber olmaya çalışan kıtmirin hakkında söyledikleri şeylerin doğru olduğuna inanıyorlarsa, ortaya bir yemin şekli koysunlar. Ben çok rahatlıkla o mevzuda iftira olduğuna “vallahi, billahi, tallahi” derim.

Fakat şunu demek de aklımdan geçiyordu: Onlar hakkında da denen şeyler oldu! “Hırsızlık” dediler, “para transferi” dediler, “Banka numaraları var elimizde!” dediler, “Fuhuş irtikâp ediyorlar!” dediler, “Mut’a nikâhı kullanıyorlar!” dediler. Zaten mut’a konferansına karşı çıkan o insanların, düşüncelerini bu şekilde deşifre etmeleri, hangi gayyada yaşadıklarını gösterme adına çok önemli bir emaredir. Şöyle aklımdan geçti. Mezheplerdeki farklılığı da gözeterek şöyle demeyi düşünüyorum: Diyebilecek yürekleri varsa, Allah’a, Kur’ân’a ve Kütüb-ü Fıkhiye’ye inanıyorlarsa şayet, hepsi desinler ki: “Eğer hakikaten bizim hakkımızda denen bu şeyler doğruysa, -Doğru değil! Bunlar dublajdır, bunlar montajdır!- eğer bunların bir tanesi, onda biri doğruysa, benim eşim üç talakla boş olsun! Bir! Ebediyyen boş olsun! İki! Ebediyyen boş olsun! Üç!” Niye 3 dedim? Çünkü İbn Teymiye gibi bazıları “Tek seferde ‘3 talak’ deyince, o bir sayılır” diyor. Onların da böyle ucuzcu müftüleri olduğundan dolayı, Mezâhib-i Erba’a”nın mütaalasından daha ziyade, meseleyi kaçamak yaparak burada “taça” -vebali onun boynuna olsun- atma olabilir.

Onun için yürekleri varsa, “Hakkımızda iddia edilen şeylerin onda birini irtikâp etmişsek, onda bir, denen şeyleri çalmışsak, ihaleye fesat karıştırmışsak, yalan söylemişsek, iftirada bulunmuşsak eşlerimiz, hepimizin eşi ebediyyen boş olsun! Ebediyyen boş olsun! Ebediyyen boş olsun!” Allah’a inanıyorlarsa, Allah’ın kitabı olan Kur’ân’a inanıyorlarsa, Kur’ân’da başta Bakara suresi olmak üzere, evlilikle alakalı münasebetler, talakla alakalı münasebetler, îlâ ile alakalı münasebetler, en ince detayına kadar anlatılır, bunlara inanıyorlarsa ve yürekleri de varsa, bu dediğim şeyi deyiversinler.

Benim öyle ailem mailem olmadığından, ben onu onlara bırakıyorum; benim de ne dememi istiyorlarsa, bir araya gelsinler, kafa kafaya versinler, ortak akla müracaat etsinler, “Bu adamın elini kolunu bağlayacak bir şey bulalım, bunu da o meseleye yemin ettirelim!” desinler; onu da kendileriyle baş başa bırakıyorum! Çünkü her hususta bin defa yemin etmeye hazır, bütün insanların huzurunda kasemle ifade etmeye âmâde ve teşne bulunuyorum.

Yalanların Nasıl Döküldüğünü Göreceksiniz!..

Bunları demem bir nezaketsizlik, karakterimize uymayan bir laf ise şayet, Allah beni affetsin, siz de bağışlayın, kusura bakmayın. Fakat denmesi gerekli olan bir şey idiyse şayet, bence, varsa yürekleri, varsa Kitabullah’a imanları, yapıversinler bunu, göreyim ne yalanmış ne doğruymuş!..

Siz de meseleye böyle bakın! Bir yönüyle, bu mülahazayla, geleceği daha iyi temâşâ etmeye hazır olun. Göreceksiniz yalanların nasıl döküldüğünü, hayatını kezibe bağlamış insanların nasıl yüzükoyun -Kur’ân-ı Kerim’in dediği- sürüm sürüm hale geldiklerini.

Burada bel büküp boyun kırdıkları gibi öbür tarafta da -yine Kur’ân-ı Kerim diyor- “sürüm sürüm cehenneme doğru sürünecekler!” Fakat ben şahsen öyle olmalarını da istemem; çünkü dualarımda hep: “Allahım! Bizlerin de, onların da kalplerini ıslah eyle” diyorum. Dua etmediğim, “ıslah et” demediğim gün yok gibidir, belki günde beş defa… Buna da Rabbim şahittir, siz de şahit olun.

Ayasofya

Herkul | | HERKUL NAGME

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

***

Mezopotamya yamaçlarındaki muhteşem kubbelerin inşasına ait usûlün en parlak örneği, en sadık temsilcisi ve Suriye ilhamlarının en can alıcı timsali, en kalıcı mâkesi Ayasofya, şarkın ilk “metropolitik” kilisesi ve “feth-i mübîn”e kadar da Hristiyan dünyasının biricik “büyük mabed”i büyük fetihle “iki bahr” arasında salîbin savleti kırılınca “Konstantiniyye” İstanbul, “büyük kilise” de Ayasofya Camii olur. Bu kutlu vazife ve mübarek unvan, 1934’te “fezasında ezanın susup” kubbesinde “Mevlâ’nın yâdının silineceği” ve asırlarca milletimizin ruhî hayatıyla iç içe olan ulu mabedin, kolu kanadı kırılıp bir müze hâline getirileceği âna kadar da devam eder.

Ayasofya, ilk basit şekliyle ve sıradan bir mabet hüviyetiyle Konstantin ve oğlunun eseri. Değişik aralıklarla üç müthiş yangın ve eski hâline benzetme istikametinde sürekli inşa ve onarımlar, bu tarihî katedralin, bugünkü sisli dumanlı durumuna denk bir tâli’sizlik… İmparator “Jüstinianus”un emriyle Hazreti Meryem’e armağan edilmek üzere, kâmilen tuğladan yapılması, camileşen bu büyük kilise uğrunda sergilenmiş en büyük tarihî gayret misali… Mimarî güzellik, iç debdebe, dış ihtişam ve Meryem Valideye ithaf gibi yürekleri hoplatan maddî-mânevî bütün güzellik unsurlarını ihtiva eden ulu mabet, görkemine uygun muhteşem bir küşâdla ibadete açılır. O güne göre her şey o kadar eksiksiz, o kadar parlak, o kadar büyüleyici düşmüştür ki, bir tarafta kendinden geçip naralar atan halk yığınları, Hazreti Mesih’i hoşnut ettiklerini sayıklarken, diğer yanda imparator, yapıp ortaya koyduğu bu büyük eserle meşhur, Hazreti Süleyman’ı kastederek “Süleyman seni geçtim!” diye haykırmaktadır. Gariptir; bu şatafatlı açılış üzerinden henüz çeyrek asır geçmemiştir ki, ulu mabet bu defa da şiddetli bir zelzele ile sarsılır.. o muhteşem kubbenin bir yanı çöker.. vaiz kürsüsü ve Hristiyanlarca mukaddes ekmek ve şarap dolapları paramparça olur. Derken mabet yeniden onarıma alınır.. inşa, tezyin.. çok geçmeden, arkadan Lâtin’lerin Konstantiniyye’yi işgalleri ve yüce mabedi yakıp yıkmaları.. içindeki kıymetli eşyayı yağmalamaları ulu mabedin bir türlü bitmeyen çileli ve sisli hayatından sadece birkaç satır… Yapıldığı günden itibaren hiçbir zaman belini doğrultma fırsatını bulamayan Ayasofya, ancak on beşinci asrın son yarısına doğru, gerçek sahiplerinin eline geçince beş asırlık bir gül devri idrak edebilecektir.

Tam akide boğuşmalarının azgınlaştığı, Bizans’ın temelinden sarsıldığı, Ayasofya’nın da mânâ ve muhtevasıyla müntesiplerinin elinde sürüm sürüm hâle geldiği çok buhranlı bir dönemde, bu defa da statiğin vefasızlığı en ürpertici şekilde kendini hissettirir. Ve âdeta, Bizans’taki yıkılış çalkantılarına, Ayasofya’nın kubbe ve duvarları da bütünüyle iştirak ediyormuş gibi, kubbe ve kubbe istinatları arasında bir iftirak, bir kaçış baş gösterir.

Konstantiniyye’nin İstanbul olma “sath-ı mâili”ne girdiği bu esnada mail-i inhidam ulu mabede, hayırlı el mimar Hayreddin’in dâhiyane tedbirleri imdada koşar.. onu çevresinden payandalar ve mukadder bir çöküşten kurtarır ki, rivayete nazaran Edirne’de hükümdarın karşısına çıkan koca mimar: “Hünkârım! Ayasofyanın minarelerinin ayaklarını hazırladım. Artık onu cami yapmak da size kalıyor.” der; padişahın rüyalarını onunla paylaştığını gösterir. Böylece Ayasofya son bir kere daha ölüm çukuruna yuvarlanmayı Müslüman Türk’ün kolları arasında atlatır. Ve sağlam bir zemine oturur; ölümsüzlüğe erer.

Fatih ve fetih ordusu ilk cuma namazlarını Ayasofya’da eda ederler.. daha sonra cami olma yolunda evolüsyon görüyor gibi minareleri, sağında-solundaki ilaveleri ve her yeni hükümdarın, devrinin sanat anlayışı içinde ona değişik bir boya çalmasıyla yüce mabet, şekillene şekillene bugünkü halini iktisap eder ve bugünlere gelir ulaşır…

Bağrında eda edilen ilk cuma namazından itibaren Müslümanların gönlüne giren ve daha sonra günde beş defa onların ruhî hayatıyla bütünleşen Ayasofya, bize o kadar ısınmış bizimle o kadar içli dışlı olmuştu ki; bir gün İstanbul’u işgal edip camileşen bütün kilise ve manastırları eski hâline çevirerek, minarelerine çan takmak isteyen “ehl-i salîb”e karşı, en yüksek ve gür sadâ onun kubbesinden taşıp Anadolu’nun dört bir yanında yankılanmıştı. Bu mânâlı ve görkemli kükreyişle milletimiz istiklale giden yolları bulmuş ve Ayasofya da kubbesine salîb yerleştirilmeden kurtulmuştu. Kurtulmuştu ama; bugüne kadar hep ruh ve irade nesilleriyle temsil edilen, daha çok da bir “kuvve-i kudsiye”ye musahhar olan ulu mabet, bir zamanlar, bütün bütün maddîleşen bir dünyadan kaçıp, mânânın temsilcisi Muhammedî ruha teslim olduğu gibi, bu defa da beş asır boyunca kendisine sahip çıkanların, materyalist Batı ile zifaf sevdasına düşmeleri karşısında cami-kilise arası bir berzaha yuvarlanmış ve bir kurtarıcı ruh beklemeye başlamıştı… Ayasofya’yı düştüğü bu son berzahtan kurtarıp yeni bir dirilişin Arasat’ına ulaştırmak için Hızır çeşmesinden su içmiş Hızır Çelebi’lere, Ulubatlı Hasan’lara, Akşemseddin’lere ve Fatih’lere ihtiyaç var. Yani, medresenin ilim ruhuna, tekyenin gönül hayatına, kışlanın disiplinine ve bu sacayağını bütünleştirecek bir baş yüceye ihtiyaç var…

Ayasofya, milletimizin ruhuyla o kadar bütünleşmiş ve onun benliğine o kadar sinmiştir ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen onun hâlâ, o kendine has ışıktan atmosferi sessizliğe boğulmuş nurlu minareleri ve aydınlık devirlerini tedai ettiren çevresi, iklimine uğrayan hemen herkese, kadimden onların dostuymuş gibi bir şeyler mırıldanır, bir şeyler sayıklar ve bir şeyler anlatmaya çalışır.. bizler, her semtine uğrayışımızda onu şanlı geçmişimizden ve muhteşem cedlerimizden bize intikal etmiş bir pırlanta gibi seyrederiz; o da gözlerimizin içine gülerek bizlere bazı imalarda bulunur ve ruhlarımıza bir kısım gizli duygular fısıldar.

Evet o, bugünkü hüzünlü hâli, yürekler acısı yalnızlığı ve zaman karşısında morlaşan mağlup hevasıyla dahi, hep kendinden söz ettirmek, kendini sevdirmek isteyen bir çocuk gibi, ne yapıp yapıp, bir yolunu bulup gözlere, gönüllere girmeye çalışmakta ve geçmişteki rengi, ışığı ve atmosferiyle bir şiir olup ruhlarımıza akmaktadır.

Ayasofya, hafif sisli görünüşü, ince turuncu havası ve şimalli tabiatıyla, Anadolu’dan daha çok, Batı yamaçlarının vahşi gülleri gibi, ilk bakışta duygularımıza biraz sertçe çarpar geçer.. ama arkadan beş asırlık dostluk ve ünsiyetin bütün ışıkları, bütün renkleri, bütün incelikleri buğu buğu zevk dalgaları hâlinde dört bir yanımızı sarınca, onu en sıcak duygularla kucaklar ve öz be öz kendi bahçemizin gülü gibi koklamaya başlarız. Geçmişin hülyalı mavilikleri içinde onu, pırıl pırıl, taze tenli, gencecik günleriyle tahayyül eder ve gönüllere girdiği mânâ derinlikleriyle duymaya çalışırız. Bu esnada o, kendi mûsıkîsini mırıldanmak için bir mızrap gibi eski hatıralar üzerine inip kalkmaya başlar ve bir ses yumağı, ses paketi misillü bağrında sakladığı ak-kara, acı-tatlı, hoş-nâhoş bin yedi yüz senelik bütün geçmişini, bütün sergüzeştini haykırmak ister. İster de ağzına bant yapıştırılmış veya fermuar vurulmuş bir insan gibi, yutkunur.. bir şeyler anlatmaya çalışır; fakat anlatamaz.. anlatamaz da hicranla iki büklüm olur.. mosmor kesilir ve bir tuğla yığını gibi yerinde kala kalır.

Ayasofya, asırlar ve asırlar boyu bizim dünyamızla o kadar kaynaşıp bütünleşmiştir ki, ona halis bir İstanbul nazarıyla bakabiliriz. Evet, dört bir yanında onu destekleyip ayakta kalmasını sağlayan istinat duvarları, harimindeki irili ufaklı Osmanlı hükümdarlarına ait ilaveleri, cihan devletinin dört asır boyu idare merkezi sayılan Topkapı sarayının himaye, vesaye ve komşuluğuna mazhariyeti.. nihayet, yanı başındaki Sultanahmet Camii ile bunca zaman içli dışlı yaşaması onu bizim dünyamızın kopmaz bir parçası hâline getirmiştir.

Her gün güneş doğarken onun minareleri arasından dalga dalga ışıklar yayılır; kubbesini yalar geçer ve gider Sultanahmet Camiine ulaşır.. batarken de Sultanahmet Camiini kucaklayan ziya hüzmeleri, ikindi sonrasının hüzünlü esintileri ile Ayasofya’yı okşar ve Topkapı sarayının üstünden boşluğa kayar. Işık, günde iki defa, bu iki ulu mabet arasında gelir-gider.. ve âdeta Hazreti Mesih’den Hazreti Ahmed’e Hazreti Ahmed’den Hazreti Mesih’e birer tahiyye akisleri sergiler durur.

Bilhassa hüzne açık sineler bu iki mabet arasında ve Topkapı sarayı güzergâhında sürekli doğudan batıya doğru, sisli ve serin bir havanın estiğini duyar; bu esinti ile beraber ruhlarına çarpan çaresizlikle burkulur ve inlerler. Bazen ufukları bütün bütün sis ve duman kesilir. Bazen de, hafakan hâline gelen ızdırapları, Kudreti Sonsuz’un inayetiyle bütünleşir ve birer şehadet parmağı gibi hep öteleri gösteren minareler arasında, değişik bir temâşâ zevkine ulaşır ve ye’sini parçalayacak bir büyü bulmuş gibi iradesine fer gelir.. ve bir adım daha atınca, bizler için her zaman ardına kadar açık bulunan Rahmeti Sonsuz’un rahmet kapısından içeriye girer.. bütün kalbiyle ona yönelir ve “Ey açılmaz kapıları açan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, Ayasofya’nın paslı kilitlerinin pasını çöz, kapılarını aç artık ve yıllardan beri secdesizlikten simsiyah kesilmiş zeminini secdeli başlarla nurlandır..!” hicran dolu niyazlarıyla yakarışa geçerler.

Ayasofya’nın bugünkü durumu, hemen herkese dâhiyane; fakat ızdıraplı bir şeyler söyletecek mahiyettedir. Evet onun, yüreklere oturan buruk halini, yüzümüze bakıp bakıp konuşamayan bir insanınkine benzer şekildeki melâlini her müşâhede edişimizde ruhumuzun derinliklerine, iç âlemimize benzeyen emeller ve hülyalarımıza benzeyen arzular aşılar.. bu esnada, uykuya yatmış gibi olan bütün duygularımız uyanır, onu bir sabah aydınlığı içinde kucaklar.. çehresindeki geçmişe ait rüyalarımızı, gelecekle alâkalı hülyalarımızı bir kere daha temâşâ eder ve o sis-duman içinde kendimizi en tatlı düşlerin akıntısına salıveririz.

Bazen, Sultanahmet minarelerinden yükselip, ta Topkapı Sarayı’na kadar ulaşan ezan seslerini, Ayasofya’dan kopup gelen çığlıklar hâlinde dinler; mazinin tat ve şivesi ile gönüllerimizi bir büyünün sardığını duyar ve âdeta sihirli kanatlarla geçmişin semalarında uçuyor gibi oluruz. Bazen ezanla gelen tedailerle, ruhlarımıza o kadar derin şeyler siner ki, sanki minarelerden yükselen “emr-i bülend”e fetih ordusu da mehteriyle, gülbanklarıyla refakat ediyormuş gibi ihtişam esintileri duyulur her yanda…

Ayasofya’nın çevresindeki o ihtiyar ağaçlar, ihtiyar duvarlar ve kim bilir hangi hatıralarla dolup-taşan kubbeler, kubbecikler, zaman zaman ruhlarımızda öyle anlaşılmaz hisler hâsıl eder ki, onun bugünkü gecesinden kopup gelen bu duygular tıpkı birer matkap gibi sinelerimizi deler ve gönüllerimizde silinmeyecek izler bırakır geçerler. Ne var ki, bu hâl çok uzun sürmez; birdenbire inanç ve ümit ufkumuzda şafaklar tüllenmeye başlar.. ve kışın bahar emareleri karşısında bozguna uğradığı; gecenin, şafağın pençesinde hırıltıya düştüğü gibi, Ayasofya’yı saran bunca zamanlık kasvetli bulutlar da birer birer dağılır ve yerlerini bize ait o masmavi günlere bırakırlar.

Evet, hiçbir zaman karanlıklar ebedî olmamıştır ve olamaz! Hiçbir zaman boşluk sonsuza kadar sürüp gidemez! Hiçbir zaman sükût ilanihaye devam edemez..! Onun içindir ki, gönüllerimize göre olmasa bile, gecenin en karanlık demlerinde dahi, bize ümitle göz kırpan ışıklar, ruhlarımızı doldurup içlerimize inşirah salan ilâhî soluklar ve iradelerimize fer veren esinti ve kıpırdanışlar hiçbir zaman eksik olmamıştır, olmamaktadır ve olmayacaktır!

Bilhassa, şu anda dünyanın dört bir yanında, birbirinden parlak, birbirinden güzel baharlar tüllenmeye başlamıştır. Her yerde yeşeren bu umumî bahardan Ayasofya’da mutlaka nasibini alacaktır ve alması da tabiîdir. Bizler, onun bu upuzun hicranlı döneminde bile, bu inancımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybetmek şöyle dursun, her gün yeni bir ümitle onun kapılarının aralandığını görüyor gibi olduk, ruhlarımızda şehrayinler yaşamaya başladık.

Her gün, onun için biraz daha gürleşen soluklar, heyecanla çarpan sineler, pekişen ruhî rabıtalar, coşan arzular ve sımsıcak dudaklar gibi gönüllerimize konup kalkan vâridâtlar, ilhamlar.. yıllardan beri yaşanan hafakanlarla yer değiştiren ümitler, aşklar, iştiyaklar, inbisatlar ise, bu mübarek fecrin aldatmayan emareleri…

Yıllarca, ışıkların, renklerin ağlayışıyla sararıp solan ve yorgun düşen Ayasofya, yüzümüze hep mecalsiz mecalsiz baktı ve sitemle burkuldu. Yıllarca çevresindeki çiçeklerin ekşi çehrelerinden şadırvanın hüzünlü akışına, güvercinlerinin gamlı gamlı uçuşundan koskoca âbidenin inkıraz rengine bürünmüş olmasına kadar burada her şey bir ölü evi matemiyle inledi ve Heraklit bekledi.

Bu kadar çileden sonra biz ve o, gecenin şu sisli anında “İşteddî ezmetü tenfericî!”[1] der gibi, gök kapılarının birdenbire sırlı bir açılışla ardına kadar açılacağını; gözlerimize gönüllerimize öteden ışıklar, ümitler yağacağını; boynunu büküp hüzün murâkabesine dalmış gibi duran selvilerin silkinip neşe ile salınacağını ve Ayasofya’nın semalarında peşi peşine sökün eden şafaklarla çevresini saran sislerin silinip gideceğini… Hâsılı bir kısım sırlı ışıkların bu karanlık geceyi delip gül devrine giden yollara nurlar salacağını bekleyen bir hâlimiz var.. bir Fatih, bir Ulubatlı Hasan, bir Hızır Çelebi ve bir Akşemseddin bekleyen inançlarımız var, ümitlerimiz var düşlerimiz var…

           Gözlerimde yaş, gönlümde hüzünden bir derya,

           Aç artık kapılarını bize Ayasofya!




[1]   “Karar kararabildiğin kadar! Karar ki, karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar.” Bkz.: el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/436; ed-Deylemî, el-Müsned 1/426.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.