Posts Tagged ‘Maiyyet’

MAİYYET VE KURBET UFKU

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların ter ü taze kalabilmesi ve başkaları üzerinde müessir olabilmesi için  لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ “Benim Allah ile hususi bir vaktim vardır.” ufkunu yakalaması gerektiği ifade ediliyor. Bunu biraz açar mısınız?

Cevap: Soruda zikredilen ve hadis olarak rivayet edilen sözün tam metni şu şekildedir: لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ  “Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki, o esnada bana ne mukarreb (Allah’a yakın) bir melek ne de bir nebiyy-i mürsel ulaşamaz.” (Munavî, Feyzu’l-kadîr, 4/6; Aclunî, Keşfü’l-hafâ, 2/173) Bazı kaynaklarda bu söz, لِي وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ غَيْرُ رَبِّي “Benim öyle bir vaktim vardır ki o vakitte Allah’tan gayri hiç kimse bana refakat edemez.” (Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, 1/190) şeklinde de rivayet edilir. Bu söz özellikle tasavvuf ehli arasında hadis olarak meşhur olsa da, sahih hadis kitaplarında böyle bir rivayete rastlanmaz. Bununla birlikte Tirmizî’de yer alan şu rivayetin bu manayı desteklediği ifade edilmiştir: كَانَ رَسُولُ اللهِ إِذَا أَوَى إِلَى مَنْزلِهِ جَزَّأَ دُخُولَهُ ثَلَاثَةَ أَجْزَاءٍ جُزْءًا لِلَّهِ وُجُزْءًا لِأَهْلِهِ وَجُزْءًا لِنَفْسِهِ “Allah Resûlü evine gittiğinde zamanını üçe ayırırdı; üçte birini Allah’a, üçte birini ailesine, üçte birini de kendine tahsis ederdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 192)

Bu söz genellikle tasavvuf ehli tarafından seyr u sülûk-i ruhânî (Allah yaklaşmak için yapılan kalbî seyahat) açısından ele alınmış ve hakkında farklı mütalaalar ortaya konulmuştur. Bazıları bunu hayret makamı olarak görmüştür. Bunu; dehşet, kalak ve heyman gibi kavramlarla da ifade edebilirsiniz. Bazıları da meseleyi sekr, mahv ve fena açısından ele almıştır. Farklı bir açıdan bu ifadenin, esmâ dairesinin tam kavrandığı veya onun da aşılarak sıfât dairesine sıçrandığı, hatta esmâ ve sıfâtın da silinip gittiği ve Zat-ı Baht mülahazasıyla oturup kalkıldığı bir makama işaret ettiği de söylenebilir. Yani bu, Allah’la bir maiyyet noktasıdır. Kim bilir böyle sürprizler kuşağına açılmış bir tâli’li, ne tür varidât ve mevhibeler sağanağına mazhar olur!

Böyle bir pâye herkese müyesser olmayabilir. Belki bu, akrabü’l-mukarrabînin veya ona yakın olan kimselerin ulaşacağı bir hâl veya makamdır. Fakat herkes derecesine göre bir kurbet atmosferine girebilir ve kendi arş-ı kemalâtına doğru yol alabilir.  İnsan için önemli olan, böyle bir maiyyet ve kurbet ufkunu yakalama azm ü cehdine sahip olmasıdır. Buna ulaşma adına hangi yolun takip edildiğinin de çok bir önemi yoktur. Herkes böyle bir noktayı yakalamak için farklı yollara sülûk edebilir, farklı vasıtalar kullanabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretleri acz, fakr, şevk ve şükür yoluna dikkat çekmiş, bazı yerlerde tefekkür ve şefkati de bunlara ilâve etmiştir.

Amel, yani bilginin pratiğe dökülmesi, ilim-amel birliğinin kurulması, Allah’a kurbiyet ufkunun yakalanması adına üzerinde önemle durulması gerekli bir husustur. İnsan, elde ettiği hakikat bilgisini sadece nazarîde bırakmamalı, çok iyi hazmetmeli ve amele çevirmelidir. Şayet o, bildiği şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanır, imanında tahkike ulaşır ve bilip inandığı hakikatleri de pratiğe dökerse, Cenab-ı Hakk’ın teveccüh ve lütuflarına mazhar olur. Amel, imanı da besler. Namaz, oruç, evrad u ezkar gibi ibadetler, mahiyetini tam kestiremeyeceğimiz şekilde içimizde çok derin bir imana inkılap eder. Hazmedilmeyen, benimsenmeyen, tabiata mâl edilmeyen ve uygulanmayan şeylerin yalnızca nazarî olarak bilinmesi insanı Allah’a yaklaştırmaz. Amelin fayda vermesinin şartı da devamlılığıdır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, hak yolcuları, farklı farklı yollarla Allah’a kurbet ufkunu kazanmaya çalışmış, bunun için cehd ü gayret sarf etmiş, pek çokları itibariyle bunu hayatlarının en büyük gayesi bilmiş ve ona göre yaşamışlardır. Bütün bu yollar, “lî maallahi vaktün” ile ifade edilen hakikate ulaşma adına önemli birer vesiledir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, maiyyet-i ilahiyeye ulaşma hakikatinin, çok geniş olduğu görülebilir. Herkes kendi kabiliyet ve donanımına göre farklı bir zaviyeden ona ulaşabilir, onun varidatını duyup zevk edebilir. Her kurbet namzedi, kendi ruh ve kalb aynasının vüs’ati ölçüsünde onu idrak edebilir; iman ve marifetullahtaki derinliği, ibadet ü taatindeki ciddiyeti ölçüsünde mesafe kat edebilir. Yeter ki bu istikamette bir cehd ü gayret ortaya koysun.

İnanan her ruh bu ufku yakalamaya çalışmalı, özellikle de önemli bir misyon yüklenen insanlar. Onlar, Cibril hadisinde ifadesini bulan iman, İslâm ve ihsan hakikatlerini zirvede temsil etmenin peşinde olmalıdırlar. Çünkü imanı tamam olmayan bir insanın yapacağı iman hizmetinden bir şey beklenemez. İslâm’ı düşe kalka götüren biri, başkaları üzerinde müessir olamaz. İhsan şuuruna ulaşamamış birinin din adına deyip ettikleri gürültü ve dedikodudan öteye geçemez; yalanın, aldatmanın, riyanın ve gösterişin sesi soluğu olabilir. Böyleleri, söz ve amel ikiliğinden kurtulamayacaklarından başkaları nazarında inandırıcı olamaz, çevrelerine güven vaat edemezler.

Bir insanın duygu ve düşüncelerinde, tavır ve davranışlarında hakiki anlamda doğruluğu temsil etmesi, ihsan şuuruna ulaşmasına bağlıdır. İhsan ise Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) tariflerine göre insanın Allah’ı görüyor gibi, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı olarak yaşamasıdır. Bunun da kendi içinde sonsuz derecesi vardır. Bir dava insanı, en azından Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmeli, her an Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu hissetmelidir ki yalandan, riyadan, gösterişten kurtulabilsin. Zira böyle bir şuur, böyle bir ihsas, insanın tavır ve davranışlarına hemen akseder. Onu laubali ve dengesiz tavırlardan, hata ve günahlardan uzak tutar. Onun gevşemesine, kendini salmasına, dünyaya dalmasına mâni olur. Oturma, kalkma, yatma, yeme, içme gibi bütün fiillerine tesir eder. Bütün karar ve tercihlerinde onu yönlendirir.

Kişi hele bir de bir üst mertebeye çıkarak Allah’ı görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsa, kesret bütün bütün gözünden silinir gider ve âdeta baktığı her şeyde Allah’ı müşahede etmeye başlar. Mevlâna Câmî’nin ifadesiyle yalnız Bir’i ister, yalnız Bir’i çağırır, yalnız Bir’i talep eder, yalnız Bir’i görür, yalnız Bir’i bilir, yalnız Bir’i söyler… O’nun dışında başka şeylerle meşgul olmayı abes sayar.

Böyle bir şuur ve idrake ulaşamayan birinin tahkikî imana ulaşması, ihlâs-ı tâmmı elde etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da o, taklitten ve şekil Müslümanlığından kurtulamaz, riya ve gösterişten sıyrılamaz. Böyle birinin dini tebliğ hamleleri de çoğunlukla fiyasko ile sonuçlanır. Zira o, bugün söylediklerini yarın yaptıklarıyla tekzip eder. Söz ve tavırlarında istikamet ve kararlılık olmaz. Bu yüzden de inandırıcılığını kaybeder. Muvakkaten kitleler üzerinde tesirli olsa ve onları arkalarından sürüklese de sa’y ve gayretlerinin semeresi kalıcı olmaz. Kısa süreliğine parlasa da hızla söner gider. İnsanın parlaklığını devam ettirmesi, Nur kaynağına teveccühünün devam ve temâdîsine bağlıdır. Güneş’le arasına perdeler giren kabarcıkların karanlığa bürünmesi gibi, Allah’tan kopanlar da ışıltılarını kaybederler.

Hâsıl-ı kelâm, özellikle dava-yı nübüvveti temsil etme gibi bir derdi ve gaye-i hayali olan kimselerin başarıya ulaşmalarının öncelikli şartı, Allah’la irtibatlarının güçlü olmasıdır. Cenab-ı Hak her zaman, rahmetiyle, liyakat ve istidatlarımızın çok çok üstünde beklenmedik lütuflarda bulunabilir. Bir nefer olmaya liyakatimiz olmadığı halde, generallik bahşedebilir. Biz bunları O’nun rahmetinden bekleriz. Zira O, lütuf ve kerem sahibidir. Bununla birlikte O, dünyayı hikmet diyarı olarak yaratmıştır ve çoğu zaman bizimle ilgili icraatlarını, şart-ı âdi planında bizim iradelerimize paralel olarak götürür. Dolayısıyla bizim neye ne kadar meyil gösterdiğimiz, neyi ne kadar talep ettiğimiz, talep ettiğimiz şeyleri elde etme adına ne kadar cehd ü gayret ortaya koyduğumuz, bu gayretlerimizde ne kadar ısrarlı ve kararlı durduğumuz çok önemlidir.

Şayet Allah’ın makbul kulları arasında yerimizi almak ve başkaları üzerinde müessir olmak istiyorsak, “lî maallahu vaktun” ufkuna talip olmalıyız. Tüm dünya vemâfîhâyı arkada bırakıp yalnızca Rabbimizle beraber olduğumuz vakitlerimiz olmalı ve böyle bir maiyyet ve kurbiyeti elde etme adına bir ömür boyu çırpınıp durmalıyız.

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

MAİYYET-İ CÂNAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Zaman zaman sohbetlerde üzerinde durulan “maiyyet-i Cânan” tabiriyle ne kastedilmektedir?

Cevap: Maiyyet, beraberlik demektir. Cânan ile kastettiğimiz zât ise Allah Tealâ’dır. Dolayısıyla “maiyyet-i Cânan”dan kastımız, canımızın cananı olan Rabbimiz’in maiyyetine erme, O’nunla beraber bulunma, O’nun bizimle olan beraberliğini içimizde hissetme, O’nunla ünsiyet etme ve bunu iliklerimize kadar hissetmedir.

Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Allah ile alâkalı konularda düşünürken, konuşurken, yazarken Zât-ı Bârî’yi kendi dar kalıplarımız üzerinden değerlendirmemeli, O’nu ve O’nunla alâkalı hususları kendi beşerî kıstaslarımızla ölçüp tartmamalı ve azami derecede hassasiyet göstermeliyiz. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi, Cenab-ı Hakk’ın zâtını düşünmekten menetmiştir. (Bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/250; Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/136) Bizim yapabileceğimiz, Allah’ın isim ve sıfatları ve O’nun yaratmış olduğu âsâr hakkında tefekkür etmektir. Zât-ı Bârî hakkında düşünmek bizim boyumuzu çok aşkın bir meseledir. Zira aklımız O’nu idrak etmekten acizdir. Dolayısıyla böyle bir yola girdiğimizde doğru düşünemez, farkında olmadan -Allah muhafaza- tecsim ve tecside girebiliriz, yani Allah’a beşerî, cismanî bir kısım özellikler yakıştırmış oluruz. Maiyyet-i ilâhiye hakkında yapacağımız değerlendirmelerde de bu hususu gözden uzak tutmamalı, her tür iddiadan kaçınmalı ve meseleyi kestirip atmamalıyız.

Dünyada Maiyyet

İnsanın, bedeni yönüne ait uzaklıkları aşarak, kendisini kuşatan cismani perdelerden sıyrılarak Cenab-ı Hakk’a vasıl olması, O’nu zevken ve keşfen duyması manasına gelen maiyyet, bizim dualarımızda sürekli O’ndan istediğimiz bir makamdır. Maiyyet ikliminde üns soluklayan bir gönül hep O’nu ister, O’nu düşünür, O’nu duyar, O’nunla işler, O’nunla başlar, sadece O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur. Evet, maiyyet-i Cânan’ın kul üzerinde ayrı bir insibağı vardır. Maneviyat büyüklerinden bir zatın huzuruna girip onunla aynı atmosfer paylaşıldığında bile bir insibağ hâsıl olur. Yani, insanın duyguları, düşünceleri, hareketleri o zatın huzurunda bulunmaktan etkilenir. Onun aydınlık iklimine bir kez girmek bile onun renk ve deseninde değişikliklere sebep olabilir. Sahabenin büyüklüğünü biraz da burada aramak gerekir. Çünkü onlar maiyyet-i Resul’le müşerref olmuş, O’nun boyasıyla boyanmışlardı. Maiyyet-i ilâhiyeye mazhar olan bir kimsenin nasıl bir keyfiyet kazanacağını varın siz düşünün.

Biz sürekli dualarımızda maiyyet talebinde bulunsak da böyle yüce bir makama ulaşmak elbette kolay değildir. Dünyada maiyyete, ancak iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullahla ulaşılabilir. Yani siz Cenab-ı Hakk’a çok iyi inanır, inancınızı marifete çevirir, marifetinizi muhabbetle taçlandırır ve ciddi bir aşk u iştiyakla hep O’na ulaşmayı, O’nunla birlikte olmayı arzularsanız, O da sizi maiyyetine alır. Bazen böyle bir mazhariyeti, marifetinizin enginliği ölçüsünde içinizde duyabilirsiniz. Hayatını ciddi bir arayış ve araştırma içerisinde yaşayan insanlar, Cenab-ı Hakk’a tam yöneldikleri zamanlarda, bazen rükuda, bazen secdede, bazen gecenin asude dakikalarında bunu hissedebilirler. Mesela bu maiyyeti O’ndan gelen bir esinti şeklinde duyabilirler. Bu esintiyle bambaşka bir keyfiyete erebilirler. Şayet onu secdede duymuşlarsa “Keşke bu secde hiç bitmese!” diyebilir ve ölünceye kadar o secdenin uzayıp gitmesini dileyebilirler.

Ahirette Maiyyet

Maiyyet-i Cânan’ın ahirette nasıl tezahür edeceğini tam olarak bilemiyoruz. Çünkü orada her şey değişime uğrayacak, renk ve şekil farklılaşacak, belki arazlar ve cevherler birbirinin yerini alacaktır. Her şeyin mahiyet ve hakikatinin değişip dönüşeceği bir âlemde yaşanan maiyyet de bizim hayal ve tasavvurlarımızı aşkın olacaktır. Hz. Pir, Cennet’in binlerce sene mesudane hayatının bir dakika rü’yet-i cemale (Allah’ı görmeye) mukabil gelmeyeceğini ifade ediyor. (20. Mektup, 1. Makam) Şunu unutmamak gerekir ki, ahiretle kıyaslandığında dünyada yaşanan her şey mecazi kalır, Kur’ân’ın ifadesiyle oyun ve eğlenceden ibarettir. (Ankebut sûresi, 29/64) Dünya hayatı âdeta bir uyku gibidir. Ölüm ise bu uykudan uyanmadır. Asıl hayat, öbür âlemde yaşanacaktır. Dolayısıyla asıl maiyyete erme de orada söz konusu olacaktır. Orada hayatın, tüm güzelliklerin, tecelli ve tezahürlerin kaynağını görecek, duyacak ve hissedeceksiniz.

Burada yapacağınız ibadetlere, adanmışlığınıza, marifet ufkunuza, aşk u şevkinize ve O’nunla alâkanızın derinliğine göre ahirette çok farklı mazhariyetlere erersiniz. Buradaki her söz ve davranışınız orada çok farklı sürprizler şeklinde karşınıza çıkar. Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre Cenab-ı Hak, Cuma günleri -günün oradaki mahiyetini bilemiyoruz- Cemal-i Bâkemali ile tecelli edecek ve mü’minlere Kendisini gösterecektir. İnananlar orada Zat-ı Ulûhiyet’i nasıl gerçekleşeceğini bilemeyeceğimiz bir şekilde müşahede edeceklerdir. Sahib-i Şeriat’ın beyanına göre hem de ayın on dördünde ufukta dolunayı gördükleri gibi perdesiz olarak O’nu görecekler ve birinin görmesi bir başkasına mani olmayacaktır. (İbn Ebî Şeybe, Musannef 1/477; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 2/314)

Tabii bunların hepsi meseleyi zihnimize yaklaştırma adına kullanılmış ifadelerdir. Yoksa oradaki görmenin keyfiyet ve hakikatini bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da herkesin orada nail olacağı tecelliler ile mest ve sermest olup kendinden geçeceği ve her şahsın müşahedesinin, kendi marifet ufkunun derinliğine göre farklılık arz edeceğidir. İslâm akidesini beyitlerle anlatan “Bed’ü’l-Emâlî” adlı manzum eserde de dendiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın cemalini gören mü’minler, o cemal-i bâkemal karşısında bütün Cennet nimetlerini unuturlar. Yani o esnada ne Cennetteki köşk ve villalarını hatırlarlar ne birbirinden lezzetli Cennet meyvelerini ne de huri ve gılmanları. Hepsini unuturlar. O esnada bunların hiçbirini gözleri görmez.

Görüldüğü üzere, maiyyet-i ilâhiyenin hem dünyaya hem de ahirete bakan yönleri vardır. Ona nail olan kimsenin burada ve ötede hissedip duyacağı çok farklı lütuflar, mevhibe ve varidat söz konusudur. Bizler öncelikle dünyada maiyyete nail olmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hak’tan bunu istemeliyiz. Çünkü insan burada neye erer, neyi görür, neyi elde ederse, ahirette karşısına çıkacak olan nimetler de buna göre olacaktır. Tabii ki oranın enginlik ve derinliklerine göre. Mesela burada rü’yete (Allah’ı görmeye) inanmayan, onu içine tam sindiremeyen, onun iklimine giremeyen ve onu duyamayan biri, ötede böyle bir mazhariyetten mahrum kalır. İman ve ihlasınızdan evrad u ezkarınıza, ibadet ü taatinizden aşk u iştiyakınıza kadar burada neye sahipseniz öbür tarafta onunla karşılaşacaksınız. Allah buradaki her bir ceht ve gayretinizi tahmin ve tasavvurları aşan bir şekilde orada mükâfatlandıracaktır. وَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى “Doğrusu insan için kendi emeğinden başkası yoktur.  Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır.” (Necm sûresi, 53/39-40) âyetinin ifade ettiği mana da bu olsa gerektir.

Sohbet-i Cânan

Maiyyet-i Cânan önemli bir nimet ve mazhariyettir ve bu mazhariyete ulaşmanın en önemli vesilelerinden biri sohbet-i Cânan’dır. Bunun için delice Allah’ı sevmeli, sürekli O’nu düşünmeli ve her yerde sözü evirip çevirip O’na getirmelisiniz. Efendimiz (sallallahu aleyi ve sellem) gibi dualarınızda sürekli, اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَالعَمَلَ الَّذِي يُبَلِّغُنِي حُبَّكَ “Allah’ım bahtına düştüm beni muhabbetinle serfiraz kıl. Senden, Senin sevgini, Seni sevenlerin muhabbetini ve Senin sevgine ulaştıracak amellere beni muvaffak kılmanı istiyorum.” (Tirmizi, daavât 75) demelisiniz. Eğer siz, sözü eviriyor çeviriyor ve sürekli Allah’a, Resûlullah’a, Kelâmullah’a bağlıyor, bunlardan bahsetmeyen sözü lakırdı görüyor, onlardan bahsedilmeyen bir araya gelmeleri abesle iştigal sayıyorsanız Allah da size maiyyetini lütfedecektir.

Sohbet-i Cânan, bazen doğrudan Allah’tan bahisler açmakla olur, bazen de sözü O’na ulaştıracak vesilelere bağlayarak. Mesela Kur’ân’ın enginliklerine öyle açılırsınız ki o sizi bir marifet ummanına daldırır. O’nun enginliklerine açılır, âyetleri arasında dolaşır ve böylece matlup ve maksudunuza nail olursunuz. Bazen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasına takılır ve O’nun vesayetinde hakiki Mahbubunuza ulaşırsınız. Bazen kâinat kitabının kelime ve satırları arasında dolaşma, onun âyetlerini tefekkür ve tedebbür etme sizin marifetullahtan nasibinizi ziyadeleştirir. Bazen sohbet-i Cânan adına O’ndan bahseden eserlerin müzakeresiyle meşgul olursunuz. Netice itibarıyla bunların hepsi sizi maiyyet-i Cânan’a taşır.

Hâsılı insan, kalbini, kafasını, ruhunu, zihnini, vicdanını.. kısaca Allah’ın kendisine bahşettiği bütün iç ve dış duyularınızı O’na ait mülâhazalarla doyurmadan maiyyet-i Cânan’a eremez. Bu sebeple farklı vesileleri kullanarak sürekli maiyyet-i Cânan peşinde olmalı. Her fırsatı değerlendirerek O’nu bilme, O’nu duyma, O’nunla birlikte olmaya gayret göstermelidir. Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği bütün latife ve hasseleriyle maiyyet soluklamalıdır. Her türlü dünyevî meşguliyetten sıyrılarak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle O’na yönelmek ve maiyyetine ulaşmaya çalışmak O’nun hakkı, bizim de vazife ve borcudur.

***

Not: Bu yazı, 18 Şubat 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

LİKAULLAH İŞTİYAKI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللهِ أَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ كَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ “Her kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı diler. Her kim de O’na kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” (Buhârî, îmân 24; Müslim, îmân 107-110) hadisinde geçen likaullah iştiyakı nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Bu hadis-i şerif lazımî manasıyla bizlere ölümün yüzünün göründüğü gibi soğuk olmadığını, onun sadece bir çukura yuvarlanma olarak görülemeyeceğini, insanı ölümden sonra bir yokluk ve hiçliğin beklemediğini ifade ediyor. Bilakis ölüm, Cenab-ı Hak’la mülaki olmanın, O’nun maiyyetine ermenin ad ve ünvanıdır.

Esasında Hak dostları dünyada da Allah’a kavuşmaktan ve O’nun maiyyetine ermekten bahsederler. Böyle bir maiyyete ermek için kendi meşrep ve mezaklarına göre farklı yol ve yöntemler ortaya koyarlar. Ciddi bir ceht ve gayret göstererek bütün bütün masivadan kat-ı alaka eden ve yüzünü Allah’a dönen bir kişinin fenafillah, bekabillah ve maallah makamlarına yükselebileceğini ifade ederler. İsterseniz siz buna “maiyyete erme” diyebilirsiniz. Dualarınızda da falanın filanın dostluğunu, onun haremgâhında bulunmayı, ona yakın olmayı değil; Allah’ın dostluğunu ve O’nun haremgâh-ı sübhanîsinde yer almayı dileyebilirsiniz.

Ne var ki likanın mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun vuku bulması, maiyyet arzusunun kendi hakikatine uygun olarak gerçekleşmesi ahirete ait işlerdir. Bunlar, gözlerin görmesinin ve kulakların duymasının ötesinde olan, tasavvurları aşkın şekilde tecelli edecek olan hakikatlerdir. Dolayısıyla bu dünyada olmaz. Kabre girip çıktıktan, hesabı verdikten, sıratı geçtikten, Cennetin Cuma tepelerinde bulunduktan, O’nun huzuruna çıktıktan sonra O’nun likasıyla ve rü’yetiyle müşerref olunur.

   Ölümün Arkasına Saklanan Güzellikler

Evet, Allah’a ulaşma ve kavuşma bir anlamda ölüme bağlı olduğu için bazıları bundan hoşlanmayabilir. Ölümün soğuk yüzü onlara itici gelebilir. Hâlbuki Mahbûb-u Hakiki’ye ulaşmak için, değil ölümden, kabirden, berzahtan; kandan irinden deryalardan geçilse, çok sarp yokuşlar tırmanılsa yine de değer. Çünkü bu, çok büyük bir mazhariyettir. Ölümden korkan veya nefret edenler, onun arkasında yatan güzelliklerden habersiz tali’sizlerdir. Zira ölümden nefret etme demek, aslında Allah’ın huzuruna çıkmayı kerih görme demektir.

Kâinattaki bütün güzellikler cilve-i cemalinin gölgesinin gölgesinin… gölgesi olan bir Zât-ı Zülcelal’e kavuşmayı arzulama, aslında mü’min olmanın bir gereğidir. Hz. Bediüzzaman, bırakalım Allah’a mülâki olmayı, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kavuşma hakkında bile şöyle der: “Eğer ‘İmam Rabbânî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır.’ diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binâenaleyh İncil’de ‘Ahmed’, Tevrat’ta ‘Ahyed’ Kur’ân’da ‘Muhammed’ ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhât olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 117) Hepimizi yaratan, kâinatı bunca güzelliklerle donatan, varlığı müthiş bir nizam ve intizam içinde var eden Hâlıkımıza kavuşma ise bunlarla ölçülemeyecek kadar derindir. Allah’a inanan bir insanın, O’na ulaşmayı, kavuşmayı arzu etmemesi düşünülemez.

Aslında ölümün arkasına saklanan güzelliklerin farkında olan bir kimsenin ölümü kerih görmesi mümkün değildir. Ne var ki varlığı yanlış yorumlayan, her şeyi bu dünyadan ibaret gören, fizikî âlemin ötesini müşahede edemeyen, dünyayı maksud-u bizzat zannederek kendini bütünüyle onun kucağına atan bir insana ondan ayrılma da çok zor gelecektir. Bundan ötürü ölümü kerih görecektir. Çünkü o, ölümle ulaşılabilecek güzelliklerin farkında olmadığı gibi, onun, dünyada görüp tattığı güzelliklerin asıl kaynağına ulaşma gibi bir azim ve niyeti de yoktur.

Allah’a kavuşmayı kerih gören kimselerle ilgili yukarıdaki hadisten anlıyoruz ki Allah da onların kerahetlerine kerahetle mukabelede bulunacaktır. Dolayısıyla da onları huzuruna almayacak, maiyyetiyle şereflendirmeyecek, tecellileriyle serfiraz kılmayacaktır. Biz, Allah’ın kendisine “kerahet” nispet etmesinin ne manaya geldiğini bilemediğimiz için, meseleyi belagat ilmindeki “mukabele” kategorisine irca ediyor ve böyle bir üslubu tercih ediyoruz. Onlar, ölüm, mahşer, sırat gibi Allah’a ulaştıracak köprülerden nefret ettikleri için Allah da onların nefretlerine mukabelede bulunuyor ve aynısını onlara iade ediyor.

   Severseniz, Sevilirsiniz

Öte yandan, ehl-i hakikate göre insanların kalbinde yer alan Allah sevgisi veya O’na kavuşma arzusu, aslında Allah’ın -tabir-i caizse- onlara karşı duyduğu alakanın bir his halinde onların kalbine yansıması demektir. Allah bizi sevmezse biz de O’nu sevemeyiz. Allah, Kendisine yaraşır ve yakışır bir şekilde münezzeh ve mukaddes bir iştiyakla kullarına karşı iştiyak duyar. Çünkü Hz. Pir’in dediği gibi, her sanat sahibi, sanatını sever. İnsan da Allah’ın kudret, irade ve meşiet fırçasından çıkmış ve ahsen-i takvim üzere yaratılmış mükemmel bir abide olduğuna göre, Allah’ın ona karşı duyduğu Kendine mahsus bir alakası vardır. Allah’ın kullarına karşı duyduğu alaka ve iştiyak, kullarının O’na karşı duyduğunun çok üzerindedir.

Peki, insan, kendisinin Allah nezdindeki yerini nasıl ölçebilir? Elbette içinde O’na karşı duyduğu alakanın şiddetiyle. Yani o, Allah’a ne kadar alaka duyduğuna, O’na ulaşma adına nasıl bir aşk u iştiyak içinde yaşadığına bakmalıdır. Allah’a karşı ne kadar içten alaka duyuyoruz? Ne kadar O’na kavuşma hülyasıyla oturup kalkıyoruz? Cennet yamaçları gözümüzde ne kadar tülleniyor? Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: مَنْ اَحَبَّ أَنْ يَعْلَمَ مَنْزِلَتَهُ عِنْدَ اللهِ فَلْيَنْطُرْ كَيْفَ مَنْزِلَةُ الله عِنْدَهُ “Allah nezdinde konum ve yerinin ne olduğunu bilmeyi arzu eden kimse, kendi nezdinde (his ve düşünce dünyasında) Allah’a nasıl bir yer verdiğine baksın!” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 3/67; Beyhakî, Şuabü’l-îman, 2/65)

Demek ki likaullah iştiyakı en temelde Allah’a sağlam inanmaya, O’nu sevmeye ve vicdanda O’na ulaşmış olmanın zevkini duymaya bağlı bir meseledir. Bunlar da insanın sa’y ve gayretiyle hâsıl olacak, daha doğrusu onun iradesine, azmine ve düşüncesine emanet edilmiş şeylerdir. Elbette bunlarında yanında Cenâb-ı Hak, kulunun kalbinde bir teveccüh hâsıl edebilir. O’nun bazı temiz fıtratlara ekstradan lütufları olabilir. O, dilediğine dilediğini ihsan eder ve kimse de O’na -haşa- “Sen, falana niye şunları verdin!” diyemez. Fakat insana düşen vazife, iradesinin hakkını vermesi, iman-ı billah peşinde olması, salih amelle bunu derinleştirmesi, ihsan şuuruyla da salih amellerini derinlikler ötesi bir enginliğe ulaştırmasıdır. İnsan bu konuda iradesinin hakkını verirse, Allah da onun içinde likaullaha karşı bir aşk u iştiyak yaratacaktır.

   Marifetullah Bilgisi

Likaullaha iştiyakı artıran önemli faktörlerden biri de marifetullahtır, yani Allah’ı bilme ve tanımadır. Çünkü insan bildiği şeyi sever; bilmediği şeye karşı alakasız durur. Şöyle bir misalle meseleyi izah edebiliriz: Şayet günümüzde diğer din mensupları Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı alakasız duruyor veya O’nu sevmiyorlarsa bunun sebebi, onların Allah Resûlü hakkında yeterli bilgiye sahip olmamalarıdır. Eğer İnsanlığın İftihar Tablosu, layıkı veçhiyle onlara anlatılmış ve doğru tanıtılmış olsaydı, bunun yanında Müslümanlar da çirkin tavır ve davranışlarıyla hakikatlerin yüzünü kirletmeselerdi, onlarda Efendimiz’e karşı ayrı bir alaka oluşacak ve O’nu seveceklerdi. Çünkü insan, fıtratı itibarıyla kerim yaratılmıştır ve insaf sahibi bir varlıktır. Cemal ve kemale karşı bütün bütün alakasız kalamaz. Fakat Müslümanlar olarak biz, Efendimiz’i doğru anlatamadığımızdan, O’na karşı arzu ettiğimiz alaka ve sevgiyi göremiyoruz. Şayet O’nun nasıl bir fetanete sahip olduğunu, nasıl bir ismet ve iffet abidesi olduğunu, kendini nasıl tebliğe bağladığını bütün derinlikleriyle anlatabilseydik, yeryüzünde O’nu sevmeyen, O’nun iştiyakıyla oturup kalkmayan insan kalmayacaktı.

Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilmenin, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği mesaj sayesinde mümkün olacağı da unutulmamalıdır. İnsan, aklıyla bir Yaratıcı’nın varlığına ulaşabilir. Fakat O’nu sıfat ve isimleriyle bilme, Efendimiz’in sunduğu mesaja bağlıdır. Biz, Allah’ı da O’nunla tanıdık. O bize doğruyu bildirmeseydi, hakikati göstermeseydi, marifetullah adına bugün sahip olduğumuz bilgilere sahip olamazdık.

Bu yönüyle Zat-ı Ulûhiyeti tanımak da bir yönüyle Efendimiz’i tanımaktan, O’nun nurlu atmosferine girmekten ve O’nun mesajının enginliklerine açılmaktan geçiyor. O köprüden geçmeyen Allah’ı tanıyamaz. Tanıyamayınca sevemez. Sevmeyince zevk-i ruhaniye eremez. Eremeyince de O’na kavuşma adına bir aşk u iştiyak içerisinde olamaz. Bu açıdan bütün mü’minlere düşen öncelikli vazife, usul ve üslûba riayet ederek ve herkesin hissiyatını göz önünde bulundurarak insanlığa Efendimiz’i ve Allah’ı tanıtmak ve sevdirmektir.

Tekvinî emirleri mütalaa etmek de marifet ufkuna ulaşma adına önemli dinamiklerden biridir. Risale-i Nur eserleri bu istikamette yazılmış önemli birer kaynaktır. Varlık kitabını doğru okumak, doğru analiz etmek ve doğru neticelere ulaşmak, Allah hakkındaki bilgimizi artıracaktır. Marifetullahta derinleştikçe, Allah’ı daha çok sevecek ve O’na kavuşmayı daha çok arzulayacağız. Bu açıdan tekvinî emirleri sıhhatli tahlil etme ve anatomisine muttali olma mevzuunda da kusur etmemeliyiz.

Bütün bunların yanında bir de dualarımızda sürekli iman-ı kâmil, ihlas-ı etem, yakin-i tam, marifet-i tâmme ve likaullaha aşk u iştiyak istemeli ve bu talebimizde çok ısrarcı olmalıyız. Cüneyd-i Bağdadî, Allah’tan talep ettiği bir arzusuna altmış sene sonra nail olduğunu ifade eder. Altmış sene olmasa bile, bir altı ay samimi olarak bunları sürekli tekrar edelim, bakalım Cenâb-ı Hak bizleri ne gibi lütuflara mazhar kılacak. İnşallah bu sözlerimizle Allah’ı imtihan etme gibi bir saygısızlık ve terbiyesizliğe düşmüyoruzdur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki Allah’a kavuşma iştiyakının insanın içinde uyanmasının önemli sebeplerinden birisi de insanın bu konudaki niyet, talep ve ısrarıdır.

***

Not: Bu yazı 2 Temmuz 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.