Posts Tagged ‘Osmanlı’

Bamteli: Fitneler Asrı ve Sulh Çizgisi

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

*“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.” (Talibî) Zannediyorum işte orada tökezliyor, hata ve kusurlarımıza insaf nazarıyla bakmıyoruz. Hâlbuki kendi noksanlarımızı görmemiz, onları gidermemiz adına çok önemli bir husustur. İnsan, eksiğini gediğini görmüyorsa, kendisiyle yüzleşmiyor/yüzleşemiyorsa, kendinde kusur bulunduğunu kabul etmiyorsa, o hiçbir zaman irfana eremez, kendi kusurlarını göremez. Kendi kusurlarını görmeyenler de -günümüzde olduğu gibi- başkalarında kusur arar dururlar; sürekli başkalarına ok atar, onları yaralarlar.

Günümüzün Harûrîlerinin de düşünceleri, dilleri, elleri kanlı!..

*Hadis kitaplarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığıyla bazı bölümler yer almaktadır. “Fiten” kelimesinin tekili (müfredi) olan “fitne”nin imtihan, meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır. Zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlamıştır. Melâhim ise; melhame kelimesinin çoğuludur; melhame, savaş meydanı demektir. Hadis kaynaklarında “fiten ve melâhim” başlıkları altında, ileride gelecek olaylardan, özellikle âhir zamanda cereyan edecek olan dehşetli hadiselerden bahsedilmiş; bunlara karşı müslümanın nasıl tavır takınması gerektiği belirtilmiştir.

*Hâricî (Harûrî) fitnelerinin daha sonra neleri netice vereceği o gün kestirilemediği gibi, bugünkü fitne ve fesat şebekelerinin, fitne ve fesat tohumlarının da ne zaman neşv ü nemâ bulacağı, toplumu daha korkunç şekilde nasıl karşı karşıya getireceği, vuruşturacağı belli değil. Maalesef, ağızlardan adeta kan dökülüyor; bakışlar kinle nefretle bakıyor; yürekler kinle nefretle atıyor.

Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek mesabesindedir!..

*Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek mesabesindedir! Kur’an diyor bunu; bir insanı öldürenin, potansiyel olarak başka insanları da öldürebileceğini vurguluyor. Bu açıdan, bir cinayet bin cinayet demektir. Fakat gördüğünüz gibi günümüzde millet gözünü kırpmadan bu şenaatleri, bu denaetleri, bu cinayetleri irtikâp ediyor.

*Bir hadis-i şerifte, “Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’an’ı okurlar. Fakat imanları, gırtlaklarından öteye geçmez.” buyurulmakta; böyle insanların yaşadığı devir, “Ölen ne için öldüğünü bilmeyecek, öldüren de neden onu öldürdüğünü bilmeyecek!” sözüyle anlatılmaktadır.

*Bazı kimseler el ayak hareketleri yapıyor, yalan söylüyorlar. Bir zümre başka bir zümreyi taklit ediyor, onun işaretini kullanıyor; suçu onlara atmak istiyor. Başka bir densiz, kendini bilmez, yeni yetme de şimdiye kadar karıncaya basmamış insanlara kendi yaptıkları şenaat ve denaetleri nispet etmeye kalkışıyor.

*Bu kötülükleri yapanlar, o yobaz, alabildiğine şuursuz, şeklî Müslümanlığa bağlanmış Harûrîlerden, Hâricîlerden daha vahşi, Yezid’den daha vahşî, Haccâc’dan daha vahşidirler.

Şefkat abidelerine sükunet, temkin ve teyakkuzun temsilcisi olmak düşüyor!..

*Böyle bir dönemde sükûnet, sekîne, temkin ve teyakkuzun temsilcisi olan insanlara, çok ağır başlı ve okkalı düşünceli olmak düşüyor. Tedbir ve temkin bütünüyle onlara düşüyor. Fitne tsunamileri ve fesat seylapları karşısında göğsünü gerecek, onları önlemeye çalışacak akl-ı selîm, kalb-i selîm, hiss-i selîm, ruh-u selîm sahibi insanlara.. mülahaza ve beyanları selim insanlara.. vurulduğu, dövüldüğü anda bile el kaldırmayacak ve karıncaya dahi basmayacak kadar şefkat abidelerine… Belki böyle davrananlar dünya cihetiyle kaybedebilirler fakat öbür tarafta Sahabe efendilerimizle ve Enbiyâ-ı izamla haşrolurlar. Allah onlarla haşreylesin!..

“Osmanlı” derken, hatta Kelime-i Tevhid ile gürlerken, ahireti kaybediyorlar!..

*Dünyevî kaybetme önemli değildir; asıl musibet, ahireti kaybetmektir. Bazıları daha şimdiden ahireti kaybetmiş gibi görünüyorlar. İnsan öldürmekle, öldürme ortamı hazırlamakla, öldürmeye zemin hazırlamakla bir şeyler elde etme peşinde koşuyorlar. Genel atmosferi kendi istikballerini garanti altına alma adına kullanıyorlar. Dolayısıyla ahireti kaybediyorlar. Kimileri mabette ahireti kaybediyorlar.. bazıları Allah karşısında yer yer el pençe divan da duruyor ama namaz kılarken ahireti kaybediyorlar.. “Lâ ilâhe illallah” derken ahireti kaybediyorlar.. “Muhammedun Rasûlullah” derken ahireti kaybediyorlar.. “Sahabe” derken ahireti kaybediyorlar.. “Osmanlı” derken ahireti kaybediyorlar!..

*Fakat unutmayın, ahireti kaybetmekle kalmayacaklar!.. Allah âdil-i mutlaktır! Küfür devam eder, mahkeme-i kübraya, ma’dele-i ulyâya kalır ama zalim cezasını dünyada bulur.

Çok yakın bir gelecekte kaderin şiddetli tokatlarıyla derbeder olup gidecekler!..

*Bugün bu zulüm tablolarını hazırlayanlar, insanları birbirlerine karşı zulme sevk edenler, birbirine musallat edenler; kanda, irinde, gözyaşında kendi istikballerini imar etmeye çalışanlar… Bu mimar bozuntularının çok yakın bir gelecekte derbeder olup gittiklerini, kaderin şiddetli tokatlarıyla onlara “yeter artık!” dendiğini göreceksiniz. Entelektüel buna “yeter” demedi; birkaç tane elit bunlara “yeter” demedi; kendi içlerinden inanan gibi görünen bazı kimseler de “Bu kadarı fazla!” demedi. Onlar demedikleri için, dediği hora geçen ve mutlaka olan “Kün fekân” Sultanı dediği zaman zîr ü zeber olacaklarında tereddüdünüz olmasın.

*Fakat o zaman da şu anda içinizde yaşattığınız o şefkat duygusuyla belki onlara acıyacaksınız, ızdırap duyacaksınız; “Keşke” diyeceksiniz “vaktinde iyiyi, güzeli, doğruyu keşfetselerdi; doğru yolda kaybedenlerden olmasalardı; sırât-ı müstakimde trafik kazası yapmasalardı; sırât-ı müstakimde şeytanın oyuncağı haline gelmeselerdi.”

Fırtınaya maruz kalmış ağaçlar gibi yıkılıp gittiklerinde onlar için üzülen yine siz olacaksınız!..

*Size “rahat olun” diyemem, çünkü size dünyada rahat mukadder değil. “Her âkıle bir dert bu âlemde mukarrer / Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan.” (Ziya Paşa) Şimdi birileri sizi rahatsız ediyorlar. Bunu aşabilirsiniz, hem bunu aşmak da sizin için kolaydır. رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) dersiniz. İçinize inşirah akar. Gönlünüzde bir itminan hâsıl olur.

*Fakat sizi bekleyen bir ızdırap var ki, bugün kötülük yapanlar, yarın birer mezar-ı müteharrik gibi peşi peşine devrildikleri zaman, saltanatları başlarına yıkıldığı zaman; -yazık- kitle psikolojisi ile kandırılıp sokaklara dökülen o gençler heder olup gittikleri zaman, “Yazık oldu!” diyeceksiniz; tedavisi, tamiri kâbil olmayan bir ızdırabı vicdanlarınızda duyacaksınız. Üzüleceksiniz!..

*Evet, şimdi çektiklerinizi aşacaksınız Allah’a tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sikâ ile. Her şeyi O’na bağlamakla itminana ereceksiniz ve bu bâdireleri, bu gâileleri yok gibi göreceksiniz. Kendinize bir çarpı çekeceksiniz, “ene”yi atacaksınız; meseleyi “Hüve”ye bağlayacaksınız. “Madem Seni bulduk, her şeyden kurtulduk!” diyeceksiniz. Fakat size kötülük yapanlar birer birer, bir fırtınaya maruz kalmış ağaçlar gibi yıkılıp gittiğinde bu defa onlar için üzüleceksiniz.

Yemin Edebilirim: Hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler!..

*İsterseniz yemin bile edebilirim. Neden? Çünkü Allah’ın adaletine inanıyorum! Ne kadar inanıyorum? O’nun varlığına inandığım gibi.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nübüvvetine inandığım gibi.. Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inandığım gibi.. Râşid Halifeler’in hak olduğuna inandığım gibi inanıyorum!.. Yemin bile edebilirim. Şiddetli bir fırtına ile devrilen ağaçlar gibi bir bir, üst üste devrilecekler. Hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler. Kendilerini bir şey görenler, yapraklar gibi toprağa gübre olarak dökülecekler!..

*Keşke onlar giderlerken, sizin içinizde kendilerine bir Fatiha okuma ve bir “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” deme duygusu oluştursalardı!.. Keşke bu kadar kalbî irtibat köprülerini kursalardı ve siz onları hayırla yâd etseydiniz!.. Yâd etseydiniz de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şu beyanına uygun içinizden gele gele hareket edebilseydiniz. Edemeyeceksiniz, zorlanacaksınız. “Ölmüş gitmişlerinizin iyi ve güzel yanlarını yâd edin, kötülüklerini sayıp dökmekten sakının!” Fakat çok zorlanacaksınız!.. Sövmüşler, saymışlar, üzerinize zift püskürtmüşler. Bunları birer birer gördüğünüz zaman bir kere daha, muktezâ-yı beşeriyet, tabiatınızdaki tepki, harekete geçecek. Sürekli içinizde reaksiyon hissi duyacaksınız. İşte o zaman iradenin hakkını kullanarak, bütün o olumsuz, negatif duyguları baskı altına almakta zorlanacaksınız.

*Evet, Kur’an’ın talim buyurduğu, “Rabbimiz!.. Bizi ve bizden önce iman etmiş bulunan bütün (Din) kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalbimizde herhangi bir kötü duygunun uyanmasına meydan verme. Rabbimiz, muhakkak ki Sen, şefkati pek engin, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol olansın.” şeklindeki duayı onlar hakkında yapmak, bu âlicenapça duyguyu yakalamak için çok zorlanacaksınız.

Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek!..

*Fakat o gün de o iç tepki ve reaksiyonlarınızı, iradenin hakkını vermek suretiyle baskı altına alacak, onlar hakkında katiyen kötü düşünmeyecek, tel’inde bulunmayacak ve “Hakkımızı helal etmedik!” demeyeceksiniz. Sizin sinelerinizin de bu duyguyla attığına hükmetmek istiyorum.

*Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek. Hazreti Mesih, “Sağ tarafına bir tokat vururlarsa, dön bir tokat da sol tarafına vursunlar!” buyurur. Tokat atana tokatla mukabelede bulunma! Kendi hıncını alsın orada. Nedameti yaşayacak odur: “Yahu hiçbir şey demedi, ne insanmış meğer abide şahsiyetmiş.” Eğer iki tokat yemekle birini hizaya getirebileceksen, onu denemek lazım.

Mü’min, sokak insanı olamaz, tahripkâr davranamaz!..

*Ahsen-i takvime mazhar olan insan, karşısında meleğin serfüru ettiği abide şahsiyet, öyle olmamalı!.. O sokak insanı olamaz! O şurayı burayı harap eden insan olamaz! Araba yakan insan olamaz! Sövüp sayan insan olamaz! Mübarek kelimeleri ağzında istismar ederek “Bismillah, Allahu Ekber, Lâ ilahe illallah” deyip şenaat ve denaet işleyen insan olamaz! Onlara insan dediğiniz zaman veya o tavırlara İslam tavrı dediğiniz zaman Allah hesabını sorar.

*Şahısları es geçelim fakat her mü’minin her sıfatı mü’min değildir; bazı mü’minler çok kâfir sıfatı taşırlar. Taşkınlık kâfir sıfatıdır. Birine zarar vermek kâfir sıfatıdır. Yalan kâfir sıfatıdır. İftira kâfir sıfatıdır. Birine zift atmk kâfir sıfatıdır. Kendi yaptığı şeyi başkalarına mal etmek kâfir sıfatıdır… Ve Allah hükmünü sıfatlara göre verir. Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; Allah sizin şekillerinize -falan millet, filan hizip, falan cemaat, filan camia- bakmaz ve lakin Allah sizin kalblerinize bakar. Kalb, Allah’a müteveccih mi; Allah’a müteveccih olanlara o da müteveccih mi, Allah ona bakar.

“Fırsat ele geçerse biz de aynı şeyleri yaparız!” mülahazası rüyamıza bile girmemeli!..

*Siz mülahazalarınızı mealiyâta (yüce hakikatlere, yüksek gayelere) bağlı götürüyorken birileri kalkıp size münasebetsizce “paralel” diyebilir, “haşhaşî” diyebilir, “terör örgütü” diyebilir, hatta bıçak taşımayan insanlara “silahlı terör örgütü” diyebilir. İki sene insanları içeride tutabilir, iddianame hazırlamayabilir, “çeksinler” diyebilir. Onlar hakkında hakkın, adaletin, istikametin gereği hüküm veren insanları da içeriye atabilir. Fakat bütün bu şenaatler, denaetler, densizlikler sizi aynı olumsuzluklara sevk etmemeli. “Fırsat ele geçerse biz de aynı şeyleri yaparız!” mülahazası rüyamızda bile aklımızın köşesinden geçmemeli.

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir fakat şefkat kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını dahi kullanmamalıdırlar. Hazreti Pir’in bu düşünceye bağlı anahtar ifadelerinde biri “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini kullanmasıdır. Evet, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Demek ki, eğer size ikab ederlerse, işkence yaparlarsa, eziyette bulunurlarsa, misliyle mukabele hakkınız vardır. Bu, hakkın, adaletin, doğru olmanın, dini doğru yaşamanın gereğidir. Fakat bir mü’minin -mukabele de olsa- asla yapamayacağı davranışlar söz konusudur. Bununla beraber ayet-i kerime bize daha yüksek bir ufuk göstermektedir: “Dişinizi sıkar sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

Zalimlere boyun eğmediğimiz gibi, üç beş günlük bir dünya için karakterimizden de taviz vermeyeceğiz!..

*Hizmet gönüllüleri, her şeye rağmen, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da hep kendi karakterlerini korumalı; üç beş günlük bir dünya için baş yarmamaya, göz çıkarmamaya, kem söz söylememeye, gönül kırmamaya ve herkese sevgi çağrısında bulunmaya azami dikkat etmelidirler. Onlar, Hazreti Üstad’ın şu sözlerindeki manalara bağlı kalmalıdırlar: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler, hepsi de helâl olsun!.. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.”

*Karakterimiz böyle ve bağlı olduğumuz hakikatler bunlar ise, bize zulmedenlerin zulüm ve kötülükleri bizi onlara karşı tenkîle, ibâdeye, gıybete, iftiraya ve işledikleri aynı şenaatleri işlemeye sevk edemez.

*Peygamber Efendimiz, “Kim mü’min kardeşini ayıplarsa, aynısını işlemedikçe ölmez.” buyurur. Evet, şayet bir kimse bir kardeşini bir ayıpla ayıplarsa, ölmeden mutlaka onun başına da gelir, diğeri o ayıbı işlemiş bile olsa. Öyleyse hiç tereddüdünüz olmasın; “paralel” diyenler, bir gün mutlaka öyle denmeye müstahak olurlar.. “sülük” diyenlere mutlaka “sülük” denir.. “terör örgütü” diyenlere bir gün “terörist” denir!..

423. Nağme: Millet Meselelerinin Maceraya Tahammülü Yoktur!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi birkaç saat önceki sohbetinde şu hususları anlattı:

*Bir insanın eliyle, ayağıyla, gözüyle, kulağıyla, imâlarıyla, işaretleriyle, iş’arlarıyla çözeceği problemler varsa, o mevzuda onlarla katkıda bulunması lazımdır. Bu, bir yönüyle, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerdir. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Sizden biriniz bir münker (kötülük) gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; o çirkin sıfatlara ve günahlara karşı kalbinden tavır belirlesin; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.”

İnsanlara değil, kötü fiillere ve sıfatlara karşı tavır alınmalı!..

*Münker; dinin, tabiatın, aklın çirkin gördüğü şey demektir. Böyle nâhoş bir şey gördüğünüz zaman, gücünüz yetiyorsa el ile.. eğer onu kullanma fırsatını vermiyorlarsa, elden tutamıyorsanız, bu defa dilinizi kullanma imkanı varsa onu kullanacaksınız.. o da yoksa şayet, bu defa kalbinizle ona karşı alakayı keseceksiniz! Buğz etme o demektir.

*Buğz etmeyi biz şöyle anlıyoruz: O mesâviye karşı, o mühlikata karşı, o günahlara, hatalara, sıfatlara karşı tavır alma. Onun o tavrından ötürü mesafeli durma. Meseleyi mimiklerinle, gözünün irisiyle, bir yönüyle, dudaklarını kıpırdatmayla memnuniyetsizliğini ifade etmek suretiyle onu ondan vazgeçirmeye çalışma. Yoksa bir kötülük yapıyor diye balyoz gibi tepesine binme değil.. günümüzde çokça kullandığımız silahlar, nefreti aynı zamanda güçlendiren, kini gayzı güçlendiren, köpürten, yangını daha da büyüten hadiseler.. Öyle oldu görüyorsunuz! Kırk senedir yangın büyüdü mü büyümedi mi? Kin nefret azgınlaştı mı azgınlaşmadı mı? Kudurdu mu kudurmadı mı? Esirdi mi esirmedi mi? Ama başka türlü gidilebilirdi! Niye ilimle irfanla gitmediniz onların üzerine? Neden şöyle böyle kenarından köşesinden bekledikleri hakkı hukuku onlara vermediniz? Neden onların gönüllerine girmeyi düşünmediniz?

Osmanlı’da her milleten insan uzun bir dönem bir arada ve huzur içinde yaşadı!..

*Devlet-i Âliye on bir milyon safkan Türk! 200 milyonu aşkın insan var. Bunların içinde her türlü insan var. Hristiyanlığın her çeşidi var. Musevîliğin her çeşidi var. İnanmayanların her çeşidi var. Nasıl o insanlar yağdan kıl çeker gibi o problemleri çözdü, Allah’ın izni inayetiyle işin üstesinden geldiler! İcabında Balkanlar’daki Bektâşileri o mevzuda istihdam ettiler. Kullandılar demiyorum! İstihdam ettiler! Onlar da tehlikeye karşı göğüs gerdi, surlar oluşturdu, sedler oluşturdu, Devlet-i Âliye’nin ayakta kalmasına yardımcı oldular. Demek ki oluyor bu mesele, olmaz değil. Râşid Halifeler döneminde olduğu gibi, Hâdi döneminde de oldu, Mehdi döneminde de oldu, Muntasır döneminde de oldu, Ömer bin Abdulaziz döneminde de oldu, Osman Gazi, Orhan Gazi Hazretleri döneminde de -Osmanlı Sultanları’nı saymayayım hepsini- oldu! Kâmil manada Hazreti Fatih’e kadar her dönemde oldu!

*Meselenin üzerine siz de kötülükle giderseniz şayet, kötülüğü coşturmuş olursunuz. Aksine bir yerde bir mesele, bir problem nasıl halledilecekse, -Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi: Yumuşak dil, yumuşak hal, yumuşak tavır, yumuşak üslup- onunla meseleyi halledersiniz. Bir yerde meseleyi sulh ile halletmek mümkünse şayet, başka türlü kabaca davranışlara girmeyeceksiniz.

Ciddi devlet adamlığı popülizmden ve maceraperestlikten uzaklığı zaruri kılar!..

*Abdurrahman Azzâm’ın “Ebedî Risalet”te ifade ettiği gibi, İslam’ın bütün savaşları müdafaa savaşıdır. Yani doğrudan doğruya size saldırıyorlarsa veya saldırma ihtimali çok yüksek ise, o mevzuda tahşidat yapmış üzerinize geliyorlarsa şayet, o zaman icab ederse “kader denk”i bile değerlendirerek üzerlerine gidebilirsiniz. Yoksa hafizanallah, ne getireceği belli olmayan maceralara giremezsiniz!

*Zannediyorum Râşid Halifelerden sonra, onların da hususiyle ikisinden sonra, cihan Kanuni Sultan Süleyman kadar güçlü bir hükümdar görmemiştir. Neredeyse Süleyman (aleyhisselâm) ile atbaşı gidecek gibi bir adam. Düşünün yani, François’ların gelip kendisine sığınması; Hindistanlı’ların orada istikballerini, varlıklarını O’nun varlığına bağlamaları.. Onun için çok rahatlıkla diyor ki: “Fransa halâikımız (köle/hizmetçi), Hindistan da kapı kulumuz!” Hükümdar bu! Elinin tersiyle bir yönüyle Hindistan’ı bir tarafa iter -Allah’ın izniyle- İngiltere’yi de bir tarafa iter.

*Viyana’ya gidiyor, fakat orada bütün Avrupa kıtasını karşısında buluyor. Kendine göre “kader denk”i de değerlendiriyor. Tesavî-i tarafeyn’den (iki tarafın da aynı ve bir derecede bulunması) ibaret olan kazanma-kaybetme hali. Kötü bir ihtimal söz konusu olunca, “Bence burada öyle bir maceraya girmemek lazım” diyor! Kim diyor? Kanuni! Kim o Kanuni? Bugünkü Türkiye’nin otuz katı gibi bir devletin başındaki serkâr, pîşuvâ. “Çok küçük bir ihtimalle -hafizanallah- burada şöyle böyle bir sarsıntı yaşarsak, dünyada itibarımız sarsılır. O sarsıntıyı değerlendirerek başkaları üzerimize gelir. Bir türlü başımızı gâileden sıyıramaz, kurtaramayız.” Bu engin bir mantık, böyle popülizm hesabına: “Şuraya bir girelim de, kazanırsak kendi itibarımızı yükseltiriz” maceraperestlerinin düşündüğü gibi değil, binde bir ihtimal ile zarar melhuz ise şayet, orada yapılması gerekli olan şeyi yapar.

Meseleleri kan dökmeden ve nefreti körüklemeden halletmeye çalışmak esas olmalıdır!..

*Kimdi Kanuni’nin rehberi.. İnsanlığın İftihar Tablosu.. Hudeybiye’ye gidiyor arkasına aldığı sahabeyle. “Size umre yaptıracağım!” diyor, herkes de kurbanını alıyor yanına ve ihrama giriyor. Kureyşliler Hudeybiye’de “Seni içeriye sokmayacağız!” diyorlar. Eğer orada Efendimiz “Mekke’ye girilecek!” diye işaret buyursa, Ashab-ı Kiram ellerindeki çuvaldızlarla -Allah’ın izniyle- o müşrikleri delik deşik ederek oraya yine girerlerdi. Nitekim içlerinden “Müsaade et ya Rasûlallah!” diyenlerin sayısı da az değildi. Fakat meseleyi kan dökmeden, kan döküp kini ve nefreti körüklemeden halletmekti maksat.. alevin üzerine benzinle gitmeden o problemi çözmek, geriye dönmek şeklinde bile olsa onu tercih etmişti İnsanlığın İftihar Tablosu. Hudeybiye’de kurbanları kesmiş ve geriye dönmüştü. O’nu önce anlamayan bir iki insan olmuştu ashabı arasında. Fakat onlar da ettiklerine eylediklerine ömür boyu sadakalar vermiş, kurbanlar kesmiş, istiğfarda bulunmuşlardı.

*Şimdi Kanuni’nin rehberi O’ydu. İnsanlığın İftihar Tablosu öyle yapınca, Kanuni’nin başka türlü yapması düşünülemez. Bu pozitif düşünce.. bu kendini değil, düşünülmesi gerekli olan kimseleri düşünme.. bu bir milleti düşünme, bir milletin geleceğini düşünme.. maceraya adım atmama.. insanların başına gaile salmama.. Kanuni böyle yüksek bir firaset insanı!..

*Farklı bir hadise.. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa.. takdirle yad ederim. İçinde Girayların da olduğu bir orduyla Kanuni’nin geriye döndüğü Viyana’ya gidiyor, Viyana’yı kuşatıyor. İki şey var burada: Bir, o arkasındaki askerlerin bütününün kendisine arka çıkabileceği hesabı tam mı değil mi?!. Merzifonlu’nun (rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten) -Cenab-ı Hak firdesiyle sevindirsin- vefasında, sadakatında hiç şüphem yok. Fakat Kanuni’nin geriye döndüğü Viyana’yı kuşatma.. bir de o güne kadar hınçları daha da artmış Kıta Avrupa insanının teraküm edip, tehaşşud edip karşısına çıkacağını hesaba katmadan oraya gidiyor. Türk askerinin ilk defa bozgun yaşadığı yerdir. Asker bu defa kaçmayı şiar ediniyor ve bizim sukut dönemimiz, yıkılış dönemimiz, çözülme dönemimiz onunla başlıyor.

*Şimdi bu hareketlerden hangisini tasvip edersiniz? “Rey verin de bunlardan bir tanesini yükseltelim.” dense, zannediyorum reyinizi Kanuni istikametinde kullanırsınız. Çünkü o istikamet aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun istikameti.

Bir macerayla milleti felakete sürükleyenler Allah’a hesabını veremezler!..

*Mevcut muhafaza edilmezse, mefkud avlanamaz. Mevcutla elde edilecek şeyler elde edilir. Mevcudu bitirdiğiniz zaman, her şeyinizi bitirmiş olursunuz. Meselenin maceraya tahammülü yoktur.

*Büyük işlerde bazen çok küçük ihmaller, görmemeler çok büyük gailelere, falsolara sebebiyet verir. Bir falsoya sebebiyet vermesi, bir milletin kuvve-i maneviyesini kırma, onu felç etme demektir ve hiç kimsenin buna hakkı yoktur. Böyle bir şey yapan insanlar, bütün o insanların, o toplumun, o milletin vebaliyle ahirette haşr u neşr olurlar. Böyle maceraperestlerin cennete girmeleri katiyen düşünülemez. Böyle bir macerayla milleti felakete sürükleyenler, bir yönüyle bizim ikbal mülahazalarımızı karartanlar, istikbal düşüncelerimiz üzerine zift sıkanlar, Allah huzurunda yüz bulamazlar, varacakları yer de gayyadır onların, Müslüman görünseler bile.

*Müdafaa edilecekse, orada müdafaa stratejisi kullanılır. Üzerinize geliyor, gücünüz de yetiyorsa, bu defa anlaşmadan vazgeçersiniz orada, yiğitliklerinizi sergilersiniz, Uhud’da olduğu gibi, Bedir’de olduğu gibi. “Bu can bu uğurda kurban!” dersiniz, Çanakkale kahramanlarının yaptığı gibi: Mektep talebeleri ne harp bilirler, ne savaş bilirler. Ama düşman gelip kapıya dayanınca, başlarındaki sarıkları söküp, bellerine birer pişton, birer kılıç sokarak Çanakkale’ye koşmuşlardır. Allah’ın izni ve inayetiyle de o savaş kazanılır orada. En zayıf olduğumuz dönemde, maceraya kurban edildiğimiz dönemde -Allah’ın izni ve inayetiyle- gösterilmesi gerekli olan iktiham gösterildiği için, düşman orada tersyüz edilmiştir.

*Şu andaki o mesâviye, o yakışıksızca, densizce saldırılara karşı da, yine milletimizin vahdeti, birliği, bütünlüğü adına, ayrıştırmalara karşı katlanıyoruz. Küfretseler, sövseler, hakaretlerle kirletmeye çalışsalar, zift saçsalar, her gün elli türlü yalanla üzerimize gelseler de milletin birliği ve bütünlüğü adına gerekli olan şey ne ise onu yapar, o densizce şeylere mukabelede bulunmayız. “Herkes karakterinin gereğini sergiler” der, “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” ile soluklanırız, “ni’me’l-mevlâ ve ni’me’n-nasîr” diyerek o soluklanmayı taçlandırırız; “Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ hû aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm” diyerek Allah’a sığınır, işimizi O’na havale ederiz.

Özetini verdiğimiz 23:29 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bayrama Hasret Asırlar ve Yumruklandıkça Güçlenen Bahadırlar

Herkul | | BAMTELI

BAMTELİ – ÖZEL

Sevgili dostlar,

Aslında “Bamteli” günü Pazartesi. Fakat, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi birkaç saat önce tamamladığı bayram sohbetinde çok hayatî mevzulara değindi. Biz de yaptığımız kaydı hiç bekletmeden yayınlamaya karar verdik. Haftanın Bamteli (ÖZEL) olarak arz ettiğimiz bu hasbihalin bazı satırbaşları şöyle:

Hasret Kaldığımız Gerçek Bayramlarımız ve Süleyman Şah Türbesi

*Bayramın Arapçası olan “îd” sevinç ve neşe günü demektir. Ama biz gerçek neşeyi ve sevinmeyi üç asır evvel kaybettik. Üç asırdan beri onu elde etme çabaları gösterilse de, o yolda makuliyet yakalanamadığından dolayı, belki daha doğru tabirle -Muhâsibî ifadesiyle- Kur’ân’ın makuliyeti yakalanamadığından dolayı, onu istirdat edemedik. Şeytan mı çalmıştı, şeytanın yeryüzündeki avenesi mi çalmıştı? Çalmışlardı onu! Onu istirdat etmek lazımdı. O mevzuda gösterilecek her gayret kutsaldı, şu Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi mevzuunda -ciddi badirelere girilmediği takdirde- gösterilen gayret ne kadar kutsalsa.

*Evet, bir Süleyman Şah Türbesi mevzuunda sivil inisiyatif, askeriye, o meseleyi nasıl bir onur mevzuu yapıyoruz: “Aman dokundurmayalım, aman başkasının vesayetine girmesine meydan vermeyelim!” Doğrudan doğruya Allah’ın emaneti olan, üzerimizde bizim de bir emanetçi olarak taşıdığımız o değerleri.. hakiki kalbî ve ruhî hayat seviyesinde iman meselesini.. öze mâl olmuş, hayatın ve benliğimizin bir derinliği haline gelmiş İslam hakikatini.. bütün derinliğiyle ihsan hakikatini.. enginliğiyle ihlas, yakîn, aşk u iştiyak hakikatini.. Allah’a kavuşma mülahazasını… Bunları kaybettik. Kayıp mı ettik, dikkatsizliğimize kurban mı ettik, çaldılar mı?

*Bizim gerçek bayramımız, o değerleri yeniden istirdat ettiğimiz zaman olacak. Ömrü vefa edenler o günü görürlerse, benden de bir selam söylesinler. Çocukluğumdan beri hep onun hülyasıyla yaşadım. O değerler mecmuası, silsilesi, âbidesi -ne derseniz deyin, kıymet-i harbiyesini ifade etme adına kelimeler yetmez- istirdat edileceği âna kadar, bizler o değerlerin yetimiyiz, öksüzüyüz. Elde ettiğimiz zaman bayram yapacağız.

*Bizim gerçek bayramımız odur. Şimdilik bayram kopyalamalarıyla teselli oluyoruz. Fakat inanıyoruz ki bu kopyalamalar bir yönüyle hakiki bayramın en inandırıcı referansıdır. Bunları yaşaya yaşaya, tekrar ede ede, senede bir kere, iki kere; bir ömür boyu, altmış senede 120 kere tekrar ede ede Cenâb-ı Hak diyecek ki: “Hakiki bayramı vereyim de bari bunları iğnâ edeyim.” Böyle bir şeyin şerefesinde miyiz, arefesinde miyiz, arefeyi bayrama bağlayan gecesinde miyiz? Onu kestirmek mümkün değil! Fakat inşaallah sizler o meseleye yakın duruyorsunuz. Yakın duranları da Allah (celle celâluhu) hizlana, hicrana maruz bırakmaz.

Yürüdüğünüz Yol Doğru Yoldur; Hiç Tereddüde Düşmeyin!..

*Bir yolda yürüyorsunuz! -Benim sözüm inandırıcı olmayabilir, fakat kendim inanarak söylüyorum!- Zerre kadar kendinizi inhirafa salmadan yürüdüğünüz bu yol; baskılar ne kadar şiddetli olursa olsun, yürüdüğünüz yol, doğru yoldur!..

*Rüya ile amel edilmez! Fakat bu rüyalar 100-200-300 tane olursa şayet, onları görmezlikten gelmek de doğru değildir. Esas, dinin bağlayıcı unsurları, dinin temel disiplinleri Kitap, Sünnet, İcmâ-i ümmet ve Kıyâs-ı fukahâdır. Fakat Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizi -o tabiri O’nun hakkında kullanmak doğru değilse, o yüksek ruh beni affetsin- rüyalarla rehabilite ederek O’nu vahy sağanağını almaya hazır hale getirmiştir. (…) Şimdi bir kısım densizler, “Falanlar filanlar rüya ile amel ediyorlar” diyorlar. Rüya ile değil, Kitap’la, Sünnet’le, İcmâ-i ümmetle, Kıyasla, meşru dairede örfle, adetle, an’aneyle, geleneklerimizle, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen şekerle şerbetle amel ediyoruz!

*Yürüdüğünüz yol doğrudur, inhiraf yaşamayın, yürüyün o yolda! Çünkü siz yaşatmak için yaşıyorsunuz! Ona ayrıca çıkıntılar yaparak, haşiyeler düşerek, bir yönüyle belki şerhler düşerek, farklı şeyler de ilave ediyorsunuz. Yani sadece ruhların ikamesi, ruh abidenizi ikame etme meselesi değil, sağda-solda yoksulluğa maruz kalmış, perişan, derbeder, dünyanın değişik yerlerinde ızdırapla inim inim inleyen insanlara el uzatmak da sizin vazifenizdir. Kurbanlarda kurban götüreceksiniz! Başka zamanlarda para imkânlarıyla imdatlarına koşacaksınız! Başka durumlarda hastaneler açacaksınız! İmkânlar el verdiği zaman da okullar açacaksınız! Bunları yapamayan insanların imdadına koşacaksınız! Keşke koşabilseydik, dünyada bu türlü mazlumun, mağdurun, mahkûmun, mevkufun, mustantakın – istintak edilen demek – sorguya çekilenin imdadına koşabilseydik.

Dilerim İttihatçıların maceraperestliğine düşülmez ve bu millete bir kere daha cihan harbi yaşatılmaz!..

*Size husumet besleyen, dershanelere ilişen, ülkeyi bir muhaberat devletine dönüştürme gayretine girişen insanlar iç içe inkisarlar yaşıyorlar. Dilerim Allah şu inkisarı onlara yaşatmasın: İttihatçıların koskocaman bir Devlet-i Aliye’yi, hislerine mağlub olarak, bir maceraya kurban ettikleri gibi, şurada burada savaşa girmek suretiyle bu millete bir kere daha birinci cihan harbi yaşatmasınlar. Onlar Osmanlı’yı bitirdiler, devletler muvazenesinde muazzam bir devleti, dümende oturan bir devleti bitirdiler. Bir parça kalmış bu devlet, aynı zamanda çevresinden kopmuş, çevresi kendisi için problemler sarmalı haline gelmiş, böylesine minnacık bir devlet, nüfusu çoğalsa bile bir şey yapamayan, eli kolu bağlı, zavallı, dediği her şeyde yanılan insanların elinde Cenab-ı Hak bir kere daha maceraya kurban etmesin. Türk milleti insanlığın kaderini değiştirme mevzuunda elli defa öyle misyonlar eda etmiştir ki, inanın Raşit Halifelerden sonra eşi menendi yoktur onun. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali.. Osmanlı. Unutmayın, budur. Ona birileri kıydılar. Bakiyesine, hiç olmazsa, çoluğuna çocuğuna, torunlarına, arkadan gelen nesillerine o şom ağızlar, o uğursuz eller, o uğursuz düşünceler bir daha kıymasınlar, bu millet bir daha belini doğrultamaz. Cenab-ı Hak aklı ermezlere bu milleti emanet etmesin.

*Bildiğiniz doğru yolda yürüyün. Sizin hizmetiniz çağlayan ırmaklar gibidir. Irmağı anası olan denizden ayıramazsınız, mutlaka anasına varacaktır. Sağdan yolunuzu kesseler, solu kullanırsınız. Soldan da önünüzü keserlerse üstten aşarsınız. Karşınıza kaya koyarlarsa, deler altından geçersiniz. O da olmazsa rölantiye alır beklersiniz. Doğacaktır, sana vadettiği günler Hakk’ın / Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. dersiniz, Cenab-ı Hakk’ın sizin için mukadder olan inayetini beklersiniz.

Yumruklandıkça, metafizik gerilim daha bir güçleniyor; dershaneler, okullar, üniversiteler yine dolup taşıyor!..

*Bir yerde bir darbe, kerte vurmak istediler, tutturamadılar. O üniversiteye hazırlık kursları Allah’ın izni ve inayetiyle, iğfale gelen üç beş tane insanın dışında, yine dolup taşıyor. Okuma salonları dolup taşıyor. O dolup taştıkça onu istemeyenler de kinle, nefretle dolup taşıyorlar, intikam hissiyle dolup taşıyorlar. “Okullara talebe vermeyin!” dediler ama kapasite aşıldı, şimdi “O talebeleri yerleştirecek yer bulamıyoruz!” diyor arkadaşlar. “Üniversitelere vermeyin!” Orada da kapasite doldu Allah’ın izni ve inayetiyle. Yurt içinde böyle, yurt dışında böyle. Yumruklandıkça, metafizik gerilim daha bir güçleniyor Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiç endişe etmeyin.

“Kimse Yok mu” dünyanın yüz küsur ülkesine olduğu gibi Filistin’e de mutlaka bir yolunu bulup yardım ulaştırdı.

*Sonra getirdiler meseleyi kurbana bağladılar. “Kimse Yok mu” gönüllüleri, yetmiş ülkede fakirin, fukaranın, ihtiyacı olanın, perişanın, derbederin, kendisine bakıp göremeyenin imdadına koştular. Sel felaketine maruz kalanların imdadına koştular. Elli defa Filistin’e koştular. “Kimse Yok mu” oraya belli deliklerden girdi, yardım etti. Orada okuma salonları açıldı. İnsanlarla şu an dirsek teması içerisinde sizin arkadaşlarınız. Sessizce o yardım yapıldı. O zamanki ifadeyle diplomasi kullanılarak Allah’ın izni ve inayetiyle arkadaşlarımız için her yer yol oldu; o yollardan yürüdü ve o mağdur, mazlum, mahkum, haysiyetleri şerefleri rencide olmuş insanların imdadına koştular, yine koşacaklar Allah’ın izniyle.

*Geçen sene kurban serbestti, sağa sola et götürmek serbestti, fakat zannediyorum bu sene ikiye katlanmış. Demek ki engel oldukça -mucib-i hayret bir şey- Allah (celle celaluhu) daha bir güç, daha bir kuvvet, ruhlara daha ciddi bir heyecan lütfediyor. Birinin şuradaki madenine, burada kapattığı yere hücum edip, oralardaki imkânları onun için kapıyorlar. Fakat Allah başka yerlerden kapılar açıyor ve her sene yüz tane kurban veriyorken diyor ki, “Bu sene bin tane kurban veriyorum.”

Himmet duygusuyla şahlanmış Hizmet insanının önünü almaya hiçbir nifak düşüncesinin gücü yetmeyecektir!..

*Bunun da önünü almaya çalışırlarsa, -ana gibi şefkatlidir Anadolu insanı, babayiğittir hepsi onların, elli defa ölüm yollarını dirilme yolu haline getirmiştir Allah’ın izni ve inayetiyle- Anadolu insanı parasını cebine koyacak -o zenginler, o benim yürekten sevdiğim kardeşlerim- nereye yardım edilecekse gidip oraya yardım edecekler.. gidecek Filistin’e, Tanzanya’ya, Kenya’ya, Güney Afrika’ya yardım edecekler. Yardımla şahlanmış Anadolu insanının, bu küheylanların önünü almaya hiçbir nifak düşüncesinin gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları hiç kimse engelleyemedi. Hazreti Musa’yı engellemek istediler, gitti ya Nil’e takıldılar, ya Kızıl Deniz’e takıldılar. Hazreti Nuh’u engellemek istediler, gitti tufana takıldılar. Hazreti İbrahim’i engellemek istediler, yerle bir edildiler. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu engellemek istediler, O da ayrıldı gitti, O da belli bir tazyik karşısında kendi sistemini tesis etmek üzere, tev’em bağrında yetiştiği Kabe’yi terk etti, ayrıldı, Medine-i Münevvere’ye gitti. Fakat o oluşun önünü Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler, İbn Ebî Muaytlar ve bunların hempaları alamadılar Allah’ın izni inayetiyle. Atılan her adım bir yönüyle O’nu mutlak manada bir fethe çekti götürdü ve bir gün o Kâbe de O’nun eline geçti, mihrabımız elde edildi, minberimiz elde edildi Allah’ın lütfu ve inayetiyle.

*Tarihî tekerrürler devr-i daimî içinde olup bitenler ilk değildir, şimdiye kadar 50 defa olmuştur, 50 defa kesretten kinaye, 50 bin defa olmuştur Hazreti Adem’den bu yana. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. Hiç inkisar yaşamayın!

Dünyevî kayıp dünyalılar için söz konusudur; uhrevîler, dünya hesabına kaybettikleri aynı anda ayrı bir buudda kazanmış sayılırlar!..

*Kaldı ki muhalfarz -Cenâb-ı Hak göstermesin -dünyevî bir kaybınız olsa bile, dünyevî kayıp dünyalılar için bir önem arz eder. Uhrevîler için hiçbir kıymeti yoktur ki!.. Siz kaybettiğiniz aynı yerde kazanmış olursunuz.

*Onlar sizi bitirdiklerini zannetsinler, fakat siz ayrı bir buudda, ayrı bir derinlikte fevz ü necata ereceksiniz ve onlar orada da bunun inkisarıyla “Ya leytenî, ya leytenâ, yâ leytenâ!..” diyecekler: Keşke önlerini almasaydık! Keşke dersanelere burnumuzu sokmasaydık! Keşke şu kurban faaliyetlerini engellemeye kalkmasaydık! Keşke tertemiz bir nesle, paralel maralel diye -paranoyanın gereği- adlar namlar takmasaydık! Din, hümeze ve lümezeyi kebâir sayıyor, biz böyle bir kebâire düşmeseydik. Eğer ötede bunu demeyecekseniz, bahtiyarsınız, mutlusunuz, kurtulmuşsunuz demektir. Ama bu mevzuda, bu ölçüde hassasiyet göstermeyenler, esas kaybedenler onlardır.

*Son sözümü şöyle bitireyim: Allah onları da ıslah eylesin. Dilleriyle müminliklerini, kalblerinde müminlik haline getirsin. Şeklî ve sûrî İslamiyetlerini benliklerinin bir derinliği haline getirerek hakiki Müslümanlığın zevkini, şevkini duymaya, tatmaya muvaffak eylesin..