Posts Tagged ‘şekil müslümanlığı’

BOŞLUKTA NEŞ’ET ETMİŞ NESİLLER VE ISLAH KAHRAMANLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Maalesef birkaç asırdır Allah’a iman insanlara unutturulmuş, Peygamber sevgisi zihinlerden sökülüp atılmış, kulluk şuuru silinip gitmiş, hudû ve huşû hissi kalmamış. Hakiki Müslümanlık, yerini şeklî ve formel Müslümanlığa bırakmış. Ne kalblerde heyecan var ne de duygularda Cenab-ı Hakk’a karşı bir duyarlılık. Ruhlar çekilip gitmiş, kalb hayatı sönmüş, mantık ve muhakeme çağın levsiyâtıyla kirlenmiş, insanlar da hevâ ve heveslerine yenik düşmüş. Hz. Pir, bu mülahazaya işaret etme adına “asırlardan beri rahnedâr olan bir kale” diyor. Mehmet Akif ise yaşadığı dönemi şu mısralarıyla tasvir ediyor:

“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile

Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir

Müslümanlık -bilmem ama- galiba göklerdedir.”

Ümitsizliğe itici yanını atacak olursanız, işin doğrusu bu, halimizi resmetme mevzuunda çok şahane iki beyittir.

Televizyon, bilgisayar ve telefon ekranları sürekli zihinlerimize levsiyât akıtıyor. Göz, insanın kalbinde olumsuz duyguları tetikliyor; ayak günaha doğru kayıyor, kulak işitmemesi gereken şeyleri işitiyor, el haramlara uzanıyor. Böylece ne cinayetler ne cinayetler işleniyor. Kalb, her gün birkaç defa yaralanıyor. Bu yaralı kalble insanı ahirette kabul etmezler ki! Hele bir de maruz kaldığı bunca olumsuzluğun endişesini içinde yaşamıyor ve bu korkuyla Rabbinin rahmetinin enginliğine teveccüh etmiyorsa! Bu takdirde o, ahirete hem sermayesiz olarak hem de Allah’a karşı müstağniyane bir tavırla gidiyor demektir.

Bu kadar kirlenmiş dimağlarla Cenâb-ı Hak nasıl doğru duyulur, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm ne ölçüde tanınır! Günde bilmem kaç defa zihnimizi temizlememiz lazım ki temiz şeylere temizce yaklaşabilelim. Günaha karşı umursamazlık, affedilmeyen bir günahtır. “Ne günahımız var ki?!.” demek, kendini masum saymak en büyük günahtır. Ne var ki günümüz insanı hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Karanlıkta doğmuş insanların ışığı bilemedikleri; karda-kışta neş’et etmişlerin baharı tanımadıkları gibi, son üç asırdır kapkaranlık bir devirde neş’et eden günümüz insanı da bahar ve yaz görmediği için kirliliği ve etrafındaki pis kokuları normal karşılıyor.

Bir boşlukta neş’et ettiğimiz için kendimize ait değerleri kendi kâmet-i kıymetiyle bilemedik, sindiremedik ve tabiatımızın bir yanı haline getiremedik. Eğer bunu yapabilseydik, otururken, kalkarken, yatarken, konuşurken, düşünürken hep istikamet içinde olacaktık; istikamet düşünecek, istikamet soluklayacak, istikamet tavırları sergileyecek ve başkalarına da istikamet içinde muamelede bulunacaktık. Camide, Kur’ân kursunda, imam hatip okullarında, medreselerde vs. vazife yapan ve elimizden tutan insanlar âbâd olsun. Onlar da olmasaydı şu anki sahip olduğumuz iptidai bilgiye bile sahip olamayacaktık.

Ne var ki duyduklarımız ve öğrendiklerimiz nazarîde kaldı. Onları vicdanlarımıza mâl edemedik. Bir dinamo gibi bizi harekete geçirecek, sürekli iyilik ve istikamete sevk edecek şekilde içimizde bir manalar yumağı oluşturamadık. Rabbimizi andığımızda burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde O’nunla alâka ufkunu yakalayamadık. Marifetullah ve muhabbetullah konusunda yaya kaldık. Çünkü İslâm’ı bize öğretenler de hep nazarînin etrafında dolaşıp durdukları için bunlardan habersizdiler.

   Şekil Müslümanlığı

Bu itibarla günümüz insanlarının yaşadığı İslâm, taklide emanet. Dinlerini, atalarından gördükleri gibi yaşıyorlar. Yapılan ibadetler formalitelerden öte geçmiyor. Maalesef bizi bu hale getirdiler. Yaşadığımız dinin arka plânını okumamıza, duymamıza, müşahede etmemize imkân vermediler. Bu yüzden de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun seviye ve yörüngesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık. Raşit Halifelerin ve sahabenin yaşadığı İslâm’dan uzak kaldık. Ebû Hanifelerin, İmam Şâfiilerin, İmam Maliklerin ve Ahmed İbn Hanbellerin ufkunu yakalayamadık. Hazreti Şah-ı Geylanî’nin, İmam Nakşibend’in, Ahmed Rifaî’nin, Hasan Şâzilî’nin, İmam Gazzâlî’nin, Mevlâna Halid’in, İmam Rabbanî’nin çizgisini tutturamadık; kulluğumuzu onların seviyesine yükseltemedik. Sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde Allah’a karşı el pençe divan durup iç döken o büyük zatların duyuş ve sezişlerine yabancı kaldık.

Acaba İnsanlığın İftihar Tablosu neden ayakları şişinceye kadar ibadet ediyordu? Sahabeyi münafık olarak ölmekten korkutan neydi? Allah dostlarını gözyaşlarına boğan hangi mülâhazalarıydı? Onların pek çoğunun sergüzeşt-i hayatları inceden inceye tetkik edilecek olsa, sinek kanadı kadar günah bulamazsınız. Onlar, tasavvur ve tahayyüllerine ilişen, kendilerine göre yakışıksız buldukları bir kısım duygu ve düşüncelerden ötürü dahi ızdırapla kıvranıyorlardı. Hatta birçoğu imansız olarak ölmekten korkuyordu. Bunlardan birisi olan Esved İbn Yezîd en-Nehâî, ruhunu Allah’a teslim vakti yaklaştığında hıçkıra hıçkıra ağlar. Akrabası Alkame, “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” der. Acı acı tebessüm eden Hz. Esved şu mukabelede bulunur: “Ne günahı, ben kâfir olarak gitmekten korkuyorum!” Vefatından sonra onu rüyada görür ve Allah’ın kendisine nasıl muamele yaptığını sorarlar. “Vallahi, peygamberlerle aramda dört parmak mesafe kaldı.” der.

Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Ahirete nasıl gideceğinin korkusunu vicdanında taşımayan bir insanın akıbetinden korkulur. O büyük zatlar, korkuyu burada yaşadıkları için öbür tarafın teminatını almışlardır. Zira bir kudsî hadiste, Allah’ın iki korku ve iki güveni bir arada yaşatmayacağı ifade buyurulmuştur. (İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483) Dolayısıyla burada kendisini salmış, laubali bir hayat yaşayan bir insan, emniyet ve güveni burada yaşamış, ahirete bir şey bırakmamış olacaktır. Hâlbuki insanın içinde hep bir akıbet endişesi olmalıdır. O, “Ben ebediyete, Rabbimin cemalini görmeye, ‘Ben, senden razıyım.’ diyeceği bir makama namzedim. Bu büyük şeylerin ucuza peylenmesi mümkün değildir.” demeli, bu pahalı şeyleri elde etme adına oldukça hassas bir hayat yaşamalı, elde ettikten sonra da kaybetme endişesiyle oturup kalkmalıdır.

Fırtınalı bir devirde bu mülâhazaların hepsini unuttuk. Müslümanlık şekle bağlı kaldı. İşin doğrusu şekil Müslümanlarının da geleceğimizi tamir etme adına yapabilecekleri fazla bir şey yoktur. Böyle bir İslâm anlayışı bize hiçbir ümit ve enerji vermiyor. Atalarımızdan öğrendiğimiz ilmihal çizgisindeki Müslümanlığı elli defa tekrar etsek, yine de Raşit Halifeler ölçüsünde bir şey yapamaz, dünyaya bir şey anlatamayız. Oysaki o insanlar çeyrek asırlık bir zaman diliminde dünyanın çehresini değiştirmişlerdi. Bunlar, sadece güçle, kuvvetle veya formaliteden öteye geçmeyen Müslümanlıkla elde edilecek başarılar değildir; kalb ve ruhun diliyle halledilecek meselelerdir.

İkbal dönemimizde Sultan Ahmed şunları söylüyordu:

“İftirakınla efendim bende takat kalmadı,

Pâre pâre oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı,

O kadar ağlattı ben biçareyi hükm-ü kaza,

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”

Böyle sultanlardan, saltanat delisi insanlara kalmak ne kadar acı! Toplumlar da tıpkı fertler gibi bir inip bir çıkıyor. Bazen oluyor meleklerle at başı gidiyor, bazen de korkunç bir kabz yaşıyor. Mahiyetindeki enginlikleri nefsaniyet hesabına daraltıyor, büzüyor, boğuyor. Ruhunun enginliklerine açılacağına kendisini cismâniyetin darlığına hapsediyor.

Geçmişin gül devirlerine nazaran günümüz insanları ciddi bir hazan yaşamaktadır. Bundan daha ağır olanı, bazılarının bu mukayeseyi dahi yapamaması! Ne kadar sukût etmişiz ki bu derinlikleri duyamıyor, bu mukayeseleri yapamıyoruz. Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor, onur ve izzetimiz ayaklar altında pâyimâl ediliyor fakat bunun karşısında üzülmüyor, teessür duymuyoruz; bunun için iki damla gözyaşı dökme mevzuunda cimrilik ediyoruz. Dirilişe ait emareler mahfuz olsa da zannediyorum tarihin hiçbir devrinde günümüzde olduğu ölçüde bir kuraklık yaşanmamıştır. Bunları demek doğru mu, değil mi onda da hep tereddüt yaşıyorum.

Bütün bunlara rağmen keşke samimi ve yürekten bir bekleyişimiz olsaydı. “Acaba Allah’ın başka bir günü, başka bir zamanı var mıdır?” diyebilseydik. nam-ı celil-i ilâhinin şehbal açtığı, insanların Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın arkasında itmi’nan içinde hayatlarını sürdürdükleri günler. En azından böyle bir merak insanları iyi ve aydın günleri aramaya sevk eder. Aramayınca bulamazsınız. Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi içinde bir endişe ve korku olan kimse gece yolculuğuna çıkar; seccadesini teheccütle ve gözyaşlarıyla taçlandırır; böyle yapan da menziline ulaşır. Fakat insan, yaşadığı her şeyi normal kabul edince, içinde hiçbir merak ve istek olmayınca, yani “Yok mu acaba bunun ötesi?” demeyince, yerinde saymaya mahkûm olacaktır.

   Asırlardır Rahnedâr Olan Kalenin Tamiri

Asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamir edilmesi, ruh ve mana dünyası itibarıyla felce uğramış insanın yeniden asli hüviyetine döndürülmesi, bir kere daha kalb ve ruh hayatına yönlendirilmesi hiç de kolay değildir. Bozulan küçük bir aletin tamiri bile ciddi bir bilgi ve mümarese gerektiriyor. Şayet tamir edilmesi gereken varlık, manevi değerleri itibarıyla alt üst olmuş bir insan ise hiç şüphesiz çok daha fazla gayret ve himmete ihtiyaç vardır. Evet, tahrip edilen kalb-i umuminin yeniden ıslah edilmesi, sönen heyecanların yeniden canlandırılması, kaybolan İslâmî şuurun bir kere daha kazanılması çok ciddi bir cehd ü gayret ister.

Allah karşısında el pençe divan dururken nerede durduğunun farkında olmayan bizim gibi şekil Müslümanları bu koskocaman tahribatın üstesinden gelemez. Eğer biz, Müslümanlığımızı sıradan insanların din telakkisine bağlı götürüyorsak, değil büyük bir kaleyi tamir edebilmek, kendi iç tamirimize bile muvaffak olamayız. Zira şekil Müslümanlarının çözebilecekleri problem yoktur. Esasında çok defa Müslümanlık adına kavga verenler de şeklî Müslümanlıklarının kavgasını veriyorlar. Ne yazık ki bir tarafta canlı bombalarla, masum insanların canına kıymakla, çoluk çocuk öldürmekle din adına bir yere varacaklarını zanneden cahiller var; diğer yanda da kendilerini çok ciddi bir durgunluğa salmış vurdumduymazlar. Şiddetle, terörle ve canavarlıkla bir yere varılamayacağı gibi; durgunlukla, his ve heyecan yokluğuyla da bir yere varılamaz. Bunların, değil asırlardır rahnedâr olan bir kaleyi tamir edip yıkılmış değerleri yeniden ayağa kaldırabilmeleri, zannediyorum kendi ruhlarında oluşan yaraları tedaviye muvaffak olmaları bile mümkün değildir.

Bu yüzden, kendilerini ıslaha adamışların, kulluklarını ve Allah’la münasebetlerini bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar kulluklarını, Hakk’ı görüyor veya en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlamalıdırlar. Bunun için de aradaki bütün vasıtaları silerek doğrudan Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) koordinasyon sağlamaya, O’nun dünyasına girmeye ve O’nun dünyasında Müslümanlığı okumaya çalışmalıdırlar. Başına sarık, sırtına da bir cübbe alıp öne geçen insanlardan ziyade Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi örnek almalı, onların arkasından gitmelidirler. Tiyatro oynuyor, sahnede rol yapıyor veya filmde bir karakteri canlandırıyor gibi dinî mükellefiyetleri şekle irca eden insanlara takılıp kalmamalı, doğrudan doğruya devr-i Risâletpenâhi’ye gitmeli ve hayatlarını bu çizgide sürdürmeye çalışmalıdırlar.

Islah ve tamire kilitlenmiş adanmışlar, bir taraftan bitmez tükenmez bir enerjiye diğer yandan da derin bir heyecana sahip olmalıdırlar ki yorulup yollarda kalmasınlar. Aynı şekilde her daim gönül dünyalarını pak tutmalıdırlar ki Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır hale gelsinler. Anlatacaklarını, sözlerden ziyade hâle emanet etmelidirler. Çünkü gönle mâl edilmeyen ve hâl ile temsil edilmeyen bir meselenin sinelerde mâkes bulması mümkün değildir. Ölü ruhlara ve kirli kalblere vâridat akmayacağı gibi; sönmüş gönüllerin ve durmuş dimağların da insanlara verebileceği bir şey yoktur.

Eğer iki üç asırdan beri içinde yaşadığımız zulmetten kurtulmak istiyorsak bir kere daha Allah’a yönelmeliyiz ki, O da kudret-i kahiresi ve meşiet-i sübhaniyesiyle teveccüh buyursun ve dünyamızı da ukbamızı da aydınlatsın. Siz vicdanlarınızı ne kadar Hakk’a açabilirseniz, insanlığın sadır ve sinesi de size o kadar açılacaktır. Siz ne kadar Hakk’a müteveccih olursanız, halk da size o kadar müteveccih olacaktır. Bugün olmasa da yarın mutlaka…

   Şekil, Hakikate Yürüme Adına Bir Köprüdür

O halde şekil ve formalitelerden kurtulamayan Müslümanların yaptıkları bütün ibadetler boşa mı gidiyor? Bunu söyleyemeyiz. Bilakis şekil, hakikate yürüme adına bir köprüdür. Ama sonrasında, ilk mektepte veya Kur’ân kursunda öğrenilen Müslümanlıkla yetinmeyip işin hakikatine ulaşmaya çalışmak çok önemlidir. Taklit köprüsünün üzerinde bulunan insanlar, bu köprüyü geçerek tahkiki elde etmeye çalışmalıdırlar. Ehl-i Sünnet uleması taklidî imanı muteber kabul etmişlerdir. Nedir taklidî iman? İnsanın, bizzat keşfetmeden, duymadan, içine sindirmeden ve tabiatının bir derinliği haline getirmeden atalarında gördüğü veya kendisine söylendiği şekilde inanması ve yaşamasıdır. Usûlüddin uleması bunu da makbul saymışlardır. Niçin? Çünkü o, yolun ilk merhalesinde bulunanları, bir sonraki merhaleye taşıyacak bir köprüdür. İnsanın bu köprüyü geçerek hakikate ulaşması gerekir. Şayet tahkike ulaşamıyor, hep yerinizde sayıyorsanız Ehl-i Sünnet’in engin ve müsamahalı görüşüne göre kurtulabilirsiniz ama her zaman kayma ihtimalinizin olduğunu da unutmamalısınız. Taklit köprüsü üzerinde duranların yıkılan köprüyle birlikte yıkılıp gitmeleri çok defa mukadderdir. Allah hiç kimseyi yıkılıp gitmeye mahkûm etmesin!

Evet, şekil Müslümanlığı ile iktifa etmemek ve sürekli hakiki kulluk arayışında olmak lazım. Zira Hz. Pir’in ifadesiyle insanın olduğu yerde kalması ve bunu yeterli görmesi, dûnhimmetliktir. Ona yaraşan, sürekli “Daha yok mu?” diyerek ufkunu açacak ve her şeyi kendisine ayan beyan gösterecek yeni projektörler arayışında olmaktır. Bunun için de falana filana takılmadan, kavuğa sarığa aldanmadan asıl yörüngeye yönelmek gerekir. Bakılması gerekli olan yer, şekil veya kılık kıyafet değildir; kalblerdir, çehrelerdeki heyecanlardır, gözlerdeki yaşlardır; içteki samimiyettir. İşte arkasından gidilecek insanlar da bütün bu vasıflara sahip olanlardır. Zira onların yürüdükleri yol sizi Allah’a ulaştırır. O yoldan ayrılırsanız şekil ve surette kalır, kültür Müslümanlığına aldanırsınız.

Gelecek, Allah’ın veli kullarına emanettir. Onlar, Allah’la ne ölçüde münasebet içinde bulunduklarını hisseden ve ona göre hareketlerini ayarlayan kimselerdir. İmanlarını amel ve aksiyonla besler, onu da ihsanla taçlandırırlar. Sürekli “maiyyet” arkasında koşar, Allah’a ve Resûlü’ne yakınlık yolları ararlar. Kalblerinin her atışında Allah’ı duyarlar. Onların duygu ve düşünce dünyalarına taht kuran yegâne mülâhaza, Efendimiz’e emanet edilen İslâm’ı kendi tamamiyet ve kemaliyeti içinde yaşayıp yaşatabilmedir. Bu yüzden de otururken, kalkarken sürekli Allah’ı ifade eder, “sohbet-i canan” derler. Tavır ve davranışlarındaki ciddiyet itibarıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlar. Evvelkilerin başlattığı ve sizin de şöyle böyle götürmeye çalıştığınız bu meseleyi Allah’ın rızasıyla taçlandıracak olanlar işte bu veli kullardır. Gelecek, onların eliyle mamur hale gelecektir. Allah sizi de onlardan eylesin!

   Gariplere Müjdeler Olsun!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83)

İslâm garip olarak başlamıştı. Zira putlara, heykellere serfürû eden Cahiliye insanının işin başında tevhîd dinini bilmesi, Efendimiz’in mesajını anlaması, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmesi, bu teveccühteki lezzet ve neşveyi duyması mümkün değildi. Efendimiz, böyle bir çöl gurbeti içinde neş’et eden İslâm’ın yeniden bir gurbet yaşayacağını ifade buyurmuş ve arkasından da bu gurbet zamanında insanların bozup dağıttıkları değerleri yeniden ıslah eden, “Acaba ruhumuzun abidesini bir kere daha ikame edebilir miyiz?” düşüncesiyle çırpınıp duran garipleri müjdelemiştir. Demek ki böyle bir müjdeye nail olmanın yolu, miskince yatma değil; bu konuda cehd ve gayret sarf edip baharı zorlamadır.

Kendilerini rehavete salan insanlar mahvolup gidecekleri gibi, arkadan gelen nesillere de birçok dert ve problem bırakacaklardır. Fakat burada dişlerini sıkıp iyi bir kıvam sergileyen ve böylece sahabenin arkasında yerini alan insanlar kendilerinden sonra gelecek nesillere de iyi bir dünya bırakacaklardır. Bu konuda günümüzde yalancı şafak emareleri görünmeye başladı. Bu yüzden her şeyi bütün bütün karanlık görmüyorum. Müslümanlar ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen değerleri hecelemeye başladılar. Herhalde bir gün o şiirin mısralarını tamamlar ve şahane bir kafiye de koyarlar. Dilerim o şiirin kafiyesi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) olsun.

“Kalk Ey Yiğit Uykudan!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Kendi yaptığı işi beğenme bir münafıklık alametidir. “Tam münafık olur!” demek doğru değil, alâmet. “Benim yerimde başkası olsaydı, bu iş daha güzel olurdu; daha çaplı olurdu; daha kalıcı olurdu!” mülahazası esas.

Keramet Tâlibi Değil İstikâmet Eri Olmalı!..

*Bu iş bize düştüğünden dolayı, bir tali’sizliğe maruz kalmış demektir. Keşke, kalbi, kafası, hisleri, duyguları, düşünceleri hep O’na müteveccih olan insanların elinde olsaydı! Otururken, kalkarken, göz kırparken, adım atarken hep O’nu mırıldananların elinde olsaydı! Dünyevîliğe dalmayan insanların elinde olsaydı! Şekil ve surete bağlı kalmayanların elinde olsaydı! Taklide kapılıp kalmayanların elinde olsaydı! Anasının-babasının yolunda, çevresinin yolunda; birkaç tane cahil imamın, müezzinin yolunda müslümanlığı bilen, tanıyan ve ona göre müslüman olan kimselerin değil de, hakikaten her gün bir adım daha ileri atarak, bir adım daha derinleşerek, imanda sürekli derinliği derinlik takip ettirerek yaşayan insanların elinde olsaydı… Kim bilir ne olurdu! Kendimize bakışımız böyle olmalı!

*Gökte uçsak bile, “Rabbim! Bu Sana karşı tam kulluk değildi. Ne olacak, ne kerameti var bunun? Hayvanlar da uçuyor!” diyecek kadar yürekli olmak! Gönül insanı olmak! Denizde batmadan yürüyen insanlar, “Ne olacak, köpek balıkları, balinalar da batmadan yürüyorlar.” O da hayvan işi yani. İnsan işi nedir? Seni ahsen-i takvîme mazhar yaratan Allah’tan hiçbir zaman, günün 24 saatinde kopmadan; otururken, kalkarken hep O’nu düşünmek, hep O’nu mırıldanmak.

*Bu, imanın marifetle bezenmesine bağlıdır. İmanlarını marifetle bezemeyen insanlar, yol yorgunluğundan kurtulamazlar! “İnandım” dedikten sonra, -onu isterseniz vicdanın, kalbin kültürü sözcüğüyle tercüme edebilirsiniz- marifet veya irfan ile bezeyerek arif olmak!

Değerlerin Yerini Şekiller Aldı ve Dinin Ruhuna İhanet Edildi!..

*Bizim yitirdiğimiz şeyler, kaybettiğimiz şeyler… İstirdadına (geri almaya, yeniden kazanmaya) ne zaman, kaç sene sonra muvaffak oluruz, bilemeyeceğim, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama biz bize ait değerleri asırlarca evvel yitirdik! Onun yerini şekiller aldı! Vesayette dini idare edenler aldı! “Börekçi”ler, börekçilerden sonra çörekçiler, çörekçilerden sonra tatar börekçileri, onlardan sonra pilavcılar, pilavcılardan sonra da kadayıfçılar.. ve böyle gitti. Vesayette dinin canına okundu. Din, siyasî ideolojinin güdümüne girdi. Onlar ne diyorlarsa, din adına, ona “doğru” dendi ve dinin ruhuna hıyanet edildi! Asırlardır böyle!

*Bir de meseleyi bu şekilde ele alan haramîler, “Dinin ruhunu başkaları çaldı” demek suretiyle, hırsızlığı kendileri yaptıkları halde, onu başkalarına nispet etmek suretiyle, o töhmetten sıyrılma gayreti, cehdi içine girdiler. Ve dine yazık ettiler! Din bir muhakeme işiydi, tefekkür işiydi; din bir kalb işiydi; din bir vicdan işiydi; din Allah ile sımsıkı bir irtibat işiydi; din bir muamele işiydi, tavır ve davranışlarında milimi milimine doğru olma; bir sadakat işi, bir istikamet işi, bir hak işi, bir adalet işiydi! Kaçı var günümüzün insanında? Din, ehl-i dünya, cakacı, alkıştan hoşlanan, çalım çatan, Kur’ân-ı Kerim’in “temattî” sözüyle ifade buyurduğu üzere kasıla kasıla gezen, kendini bir şey zanneden, bir şey olduğuna inanan insanların elinde kaldı ve olan dine oldu. Avam halk, yığınlar, kitleler de zannettiler ki, din bunların dediği gibi. Onların dediği gibi değildi! Din, Kur’ân’ın dediği gibiydi! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı gibiydi!

*“Sizin üzerinize lazım olan, sımsıkı sarılmanız gerekli olan, Benim yolum, Benim yöntemim” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “ve benden sonra da Râşid Halifelerimin yolu.” Kaç tane insan gösterebilirsiniz hayatını Hazreti Ebu Bekir gibi dizayn etmiş götürüyor? Baştakilerden bahsetmiyorum! Onlar bütün bütün vicdanlarını dünyaya kaptırmışlar. Halktan bahsediyorum! Kaç kişi Hazreti Ebu Bekir’in baktığı gibi dünyaya bakmış ve giderken ellerini çırpmış, “Dünya adına her şeyim gitti, hânumânım kalmadı” demiştir? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, dünyayı Hazreti Ömer gibi yorumlamış, o da ellerini çırpmış, “Dû-cihândan vazgeçtim, hânumânım kalmadı” demiştir? Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, Hazreti Hasan gibi, Hazreti Hüseyin gibi, Aşere-i Mübeşşere gibi kaç insan gösterebilirsiniz?

“Bugün din gariptir; siyasetin vesayetindekine din denmez; o olsa olsa din gibi bir şeydir!..”

*Din, selef-i sâlihîn tarafından arızasız, kusursuz temsil edildiği şekliyle dindir! İnsanların hevâ ve hevesinin, belli idarî sistemlerin vesayetindeki şekline din denmez. Şayet din ona göre idare ediliyorsa, ona “din gibi bir şey” denir. Bunlar da din gibi bir şey yapıyorlar galiba. Namaz kılıyor gibi yapabilirler, oruç tutuyor gibi, hacca gidiyor gibi yapabilirler. Ama namazlar onlar için sadece bir yorgunluk hasıl eder, oruçları da açlığa vesile olur gider, hacları ise turistik şekilde cereyan eder. Ama onun arkasında onlardan kazanan da kazanır. Hac kervanları teşkil ederler, meseleyi ticarî, turistik bir organizasyon haline getirirler ve vurgun vurgun üstüne yaparlar; dinin sırtından da geçinirler böyle.. ve bu, din gibi bir şeydir, din değildir.

*O saf kitleleri, yığınları aldatan da, onların önünde biliyor gibi görünen, o cehl-i mürekkep, cehl-i mük’ap insanlar.. üç-beş tane kitap karıştırmak suretiyle, “ben dini öğrendim” derler. Nazarînin dışına çıkamamışlardır. Bir dönemde isimsiz müsemmâ, ilklerin yaşadıkları gibi.. onlar o zamanki kalbî ve ruhî hayatı hiç duymamış, hiç yaşamamışlardır. Belli bir dönemde de isim müsemmâ birliği içinde.. tekke ve zâviyenin verdiği o ruhu veya onun kalbe bakan yanlarını da hiç duymamış, düşünmemiş, yaşamamışlardır. Ne gibi yaşamışlardır? Müsemmâsız isim!

*Böylece din bir gurbet yaşıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu “Gariplere müjdeler olsun.” buyurur. Dinin gurbet yaşadığı bir dönemde; özüyle ele alınmadığı, tabiata mâl edilmediği, tabiatın bir derinliği haline getirilmediği dönemde din yetimdir, öksüzdür. O dönemde insanlar da öksüzdür. Fakat o dine sahip çıkan insanlar vardır, onu Sahabi ölçüsünde yaşamaya çalışan. O ölçüde yaşanmaz da, yaşamaya çalışan insanlar var. Onlar da kendi dönemlerinde gariplerdir. Anlaşılmaz onların halleri, tavırları. Bir hadis-i şerifte, “Bir insana, dininden, dini yaşayışından, dine bakışından, dini değerlendirişinden dolayı deli demiyorlarsa, o tam dindar değildir” buyuruluyor. Ehl-i dünyanın kıstaslarına, kriterlerine göre farklı olacak. Yani el-alemin böyle villanın, sarayın arkasından koştuğu; paranın arkasından koştuğu bir dönemde, bütün bunları elinin tersiyle itip, aç-susuz hicretleri iktihâm eden; dünyanın değişik yerlerine nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüren, (hem de “Ben de sizin gibi düşünüyorum!” diyen insanların o mevzuda köstek olmalarına rağmen.. iğfâl ettiği insanlarla bu oluşumu engellemeye çalışan içteki münafıklarla beraber; münafıkların iğfâline rağmen..) dünyanın dört bir yanına giden insanlar.. onlar, dinin ruhunu götürmeye çalışıyorlar. Evet, din garip, hakiki dini temsil eden insanlar garip! Onlar paralel sayılıyor, başkaları da asıl sayılıyor.

*Yaşamaya gerçek derinlik kazandıran, onun yüksek bir mefkûreye bağlanmasıdır. Öyle yüksek bir mefkûreye.. yıkılmış bize ait değerlerin ikamesine.. kaybettiğimiz şeyleri bulmaya.. başkaları tarafından elimizden alınan, gasp edilenleri istirdat etmeye matuf yaşanıyorsa, yüksek bir mefkûre uğrunda yaşıyoruz demektir. Ama bunun tabiata mâl edilmesi lazım. Böyle bir mülahazaya kendini tam salan bir insan, Boğaziçi’nde bir yalı değil, buradaki Beyaz Saray’ı da verseler, Fransa’daki bilmem hangi sarayı da verseler, bir tükürükle onlara mukabelede bulunur, “Bana Seni gerek Seni” der Yunus Emre gibi; bir kenara çekilir, elinin tersiyle iter yitilecek şeyleri. Ama ne acıdır ki, bu duyguyu, bu düşünceyi bugün söndürmek isteyen sistematik şeyler var. Bütün sistem adeta o ışığı söndürme gayreti, çabası içinde. Fakat antrparantez diyeyim: O hiçbir zaman söndürülemedi, söndürülemeyecek ve kimsenin söndürmeye de gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!”

Soru: Peygamberliğin başlangıcında

يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

ayetlerinin nazil olmasının hikmetleri neler olabilir. Bu ayetler günümüzün irşad erlerine hangi mesajları vermektedir?

*Evet, bunlar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan ilk mesajlarını aldığı döneme ait. İlk mesajın Hira Sultanlığı’nda اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ  olduğunu biliyoruz. Bundan sonra kaç ay geçti aradan, bunlar nâzil oldu. Müzzemmil Suresi’nin önce, Müddessir Suresi’nin daha sonra ya da tam tersi şekilde nazil olduğuna dair muhtelif rivayetler var; kronolojik olarak bu esbab-ı nüzul mevzuunda farklı mütalaalar var, onlara takılmamak lazım.

*Bundan evvelki sûrede “müzzemmil – ey örtüsüne bürünen insan” diyor. Burada da “müddessir” diyor. Disâr’dan geliyor; o da bir insanın üst tarafına aldığı ister bir giysisi, paltosu gibi bir şey olur ister hacıların yaptıkları gibi öyle bir ihram olur. Alttakine de peştamal manasına izar diyoruz. Hakiki manası itibariyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ya vahyin ağırlığı altında veyahut da normal o güne kadar tabiî hayatını sürdürme, yani Hatice validemizle -O’na da ona da canımız kurban olsun- normal bir aile hayatı sürdürme mevzuunda ya yorganına ya disarına bürünen… O, dünyaya geldiği andan itibaren Cenâb-ı Hakk O’nu hep fakir olarak yaşamaya adeta mecbur etti, “Senin yolun bu” dedi. Vakıa izdivaç buyurduğu kadın çok zengindi. Hazreti Hatice validemiz kervanlar çıkaran, ticaret yapan mübarek bir kadındı ama vahiy gelmeye başladığı andan itibaren bütün servetini o yolda kullandı. O da aynen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri gibi gayet fakirâne bir hayat yaşamaya başladı. Bu açıdan da belki de hakikaten üzerlerine aldıkları sadece bir disâr (dış giysi) idi. Bir de bu meselenin farklı manaları olabilir. Biz de kendi aramızda öyle deriz: “Ne diye yan gelmiş kulağının üzerine yatıyorsun!” Türkçemizde böyle deriz: “Ne diye örtüne bürünmüşün de dünyadan habersiz bir haldesin!..”

*Şimdi misyonun büyüklüğü itibariyle, önemli bir misyon, önemli bir vazife seni bekliyor ey müddessir, disarına bürünen adam. Seni önemli bir misyon bekliyor: Vahy-i semaviyi insanlara duyurmak. -Bir sözde ifade edildiği gibi: Arayanlar mutlaka gelir sizi bulurlar; fakat sizi bilmeyenleri, aramayanları gidip bulmak size düşer.- “Ey müddessir! Kalk, sesini bütün dünyaya duyur. O örtüden sıyrıl, mesajını bihakkın yerine getir” diyor Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu türlü hitaplara muhatap mıydı? O kamet-i balayı kendi büyüklüğüyle nazar-ı itibara aldığımız zaman, “O ne yapacağını bilirdi” falan gibi aklımıza gelebilir. Fakat bazı şeyler var ki, vahyin gerekleri adına, Zât-ı Ulûhiyet adına, Sıfât-ı Sübhâniye adına, Esma-i İlahiye adına… bütün bunların duyurulması Cenâb-ı Hakk’ın talimine vabestedir. Allah (celle celaluhu) bunları talim etmezse, bir insan bilemez bunları. Ve aslında Allah’ın talimiyle o taallüm, onun bilmesi meselesi bile yine harikadır.

*“Kalk, şimdi sen Allah’ın sana sunduğu bu mesajın gereklerini realize etmeye çalış!” demek gibi bir şey oluyor. Bu açıdan da o mecaz oluyor bir yönüyle. Yani: Rahatını terk et; inzivada olma, insanların içine gir, sesini soluğunu onlara duyur. “Kalk, doğrul ve inzar et” peşi peşine iki emir. Kalk tabirini Türkçemizde de kullanırız. “Kalk şu iş seni bekliyor.” “Kalk yiğidim uykudan!..” Kalk, inzar et; eğri yolun encamından sakındır. Burada inzar kelimesi geçiyor; inzar ve tebşir mütekabil şeylerdir. Tebşir, isabetli bir yolun neticesinde insanın içinde beşaşet hasıl edebilecek, bişaret sayılabilecek bir şey söyleme demektir. İnzar da eğri yolun encamında insanın başına gelebilecek kötülüklerden o insanı sakındırma demektir.

*Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk muhatapları putlara tapan insanlar, her türlü mesâvîyi irtikâp eden insanlar, vahşet içinde bocalayıp duran insanlar, çamur içinde çamuru yüzlerine gözlerine süren insanlar.. cahiliye insanı.. dolayısıyla inzar: Eğri yolun encamından sakındırmak. Nasıl, onları topluyor Efendimiz ve “Ben size desem ki: Şu tepenin arkasından -Ebu Kubeys Tepesi- bir düşman geliyor. İnanır mısınız?” diyor. Herkes birden sesini yükseltiyor, adeta korodan bir ses, “inanırız” diyorlar, “Çünkü Sen eminsin.” Diyor: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamberim.” O mevzuda çok farklı üsluplarla, Kur’ân ifadesiyle çok farklı tasriflerle onlara hep inzarda bulunuyor.

*“Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” Allah büyüktür. Tek büyük Allah’tır; diğerleri (büyük denilenler) O’nun büyüklüğünün gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir… Asıl varken gölgeye bir yönüyle değer atfedilmez. Hazreti Pir’in dediği gibi, bizim vücudumuz, varlığımız O’nun vücudunun (varlığının) gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir. Dolayısıyla ona hakiki vücut nazarıyla bakılmaz. “Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” yine bir emir burada ve aynı zamanda “Allahu Ekber” diye Allah’ın büyüklüğünü ilan et. “Lat” diyorlar, “Menat” diyorlar, “Uzza” diyorlar, “İsaf” diyorlar, “Nâile” diyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde de başka putlar var. Bunların hiçbiri o ölçüde tazime, tekbire, tebcile, takdire sezâ değil. Bunların hepsine seza olan biri var, o da Allah’tır. Hem de bir iltifat var bu sözde: “Senin rabbin” diyor. Efendimiz’e bir iltifat. Belki bir yönüyle, şu anda onu hakkıyla ancak Sen anlarsın, O’nu Rab olarak Sen anlarsın, diğerlerine anlatmak Sana düşüyor. Senin Rabbin, Senin ufkun itibariyle Rabbin. Başkalarının o mevzuda şu şekilde, bu şekilde yorumuna tabi tutulan rab değil, Senin Rabbin. Ve gelecekte tasarrufat-ı sübhaniyesini ortaya koyacak Senin Rabbin. Camilerin minarelerinde “Allahu Ekber” diye kıyamete kadar ilan edilecek, ezan-ı Muhammedî ile hep o mazmun şehbal açacak, Senin Rabbin. O’nu ulula; yani ululuğunu ilan et.

*Bu iş için bir de “elbiseni temiz tut”. Zahiri manası itibariyle namaz için elbisenin temizliği. Bir de “eteklerine çamur bulaştırma” manasına iffet ve ismet konularında hassasiyet emri.

*Sonra, ister kulluğunda, ister civanmertliğinde, cömertliğinde, isterse isâr ruhunda insanlara karşı el uzatman, ellerinden tutman, onlara iyilikte bulunman, onları iyilikle serfiraz kılman mevzuunda minnet de etme veya yaptığın şeyleri gözünde büyütme, çok görme. Yani, İstanbul’u fethetseniz, “Benim yerimde başkası olsaydı, Belgrad’ı da fethederdi” diyebilmek. Yaptığınız o şeyi büyük görmeyin. Yaptığı işi beğenmek, büyük görmek bir münafıklık alametidir.

*Efendimiz, anlatılanlardan münezzehtir, müberradır fakat O’nun şahsında ümmete ders veriliyor burada. Bununla beraber, Efendimiz meseleleri kendi seviyesi, akrabu’l-mukarrabin olması açısından değerlendirmiştir.

*Kalk inzar et, Rabbini tekbir et, ilan et O’nu, “Allahu Ekber” de, sonra tathir-i siyabda (elbise temizliğinde) bulun, sonra bütün pisliklerden uzak dur, hicret et, onları bırak geride, gerinin gerisinde bırak; hayırlı işler yap, onu gözünde büyütme, çok görme… Bütün bunları dedikten sonra da “Bundan dolayı Rabbin için Sen sabret.” O’nun emirlerini yerini getirmeye matuf şeyleri yapınca değişik gailelere maruz kalacaksın, her zaman işin tabiatı öyle olmuş. Siz bir yönüyle levsiyat içinde olan, pislik içinde bocalayan insanların kurtarılması istikametinde bir şey yaptığınız zaman onları karşınızda bulursunuz, size eziyet ederler. Günümüzde dedikleri şeyler gibi, o gün de başka şeyler derler. Efendimiz’e -hâşâ- kâhin derler, sâhir derler, sihirbaz, şair ve başka başka şeyler derler. Hatta maddi eza ve cefa bile yapabilirler, mevsimi geldiğinde ordular teşkil eder üzerine yürürler. Günümüzde olduğu gibi algı operasyonlarıyla Müslümanları, inanan insanları sindirmeye çalışırlar. Bütün bunları yapınca bu türlü gailelerin sökün edip başına geleceğini hesaba katarak Rabbin hatırına, O’nun için, O’na mahsus olmak üzere sabret, dişini sık, aktif sabır içinde bulun.

*Aktif sabır, durağanlık içinde bir şeye katlanma demek değildir. “Biri önünü kestiği zaman, akan bir çay gibi kendine yeni bir mecra bularak mutlaka yoluna devam et!” demektir aktif sabır. Bir yolu tıkadıkları zaman by-pass yapmasını bilmelisin hemen, yeni bir yol bularak o yolda işine devam etmelisin. Hatta başkalarını hep şaşırtmalısın bu mevzuda, onlar takıldıkları bir hususta senin önünü almaya çalıştıklarında, bir de bakmalılar ki sen ayrı iki tane yolla, üç tane yolla yine hedefine doğru, insanî değerleri ikâme etmeye doğru, insana saygıyı ikâme etmeye doğru, Allah’ı hoşnut etmeye doğru, Rasûlullah’ı hoşnut etmeye doğru hâlâ yürüyorsun. Dolayısıyla bu türlü şeylerden rahatsızlık duyacaklar, üzerine gelecekler sen de sabırlı ol..

Zikredilen Ayetlerin Günümüzün Adanmış Ruhlarına Mesajları

*Bu ayetler günümüzün irşad erlerine de şu mesajları vermektedir: Yiyip içip kulak üzere yan gelip yatmamak icap ediyor. Farz olan hacca bir şey demem fakat günümüzde ruhumuzun abidesini ikâme etme istikametinde yapılması gerekli olan vazife, her türlü hizmetin üstündedir. Villalar, yalılar yapmanın çok üstündedir. Hatta (farz müstesna denilmişti) nafile hacca gitmenin de çok üstündedir. Onlarda şöyle böyle şahsi füyuzât hislerini tatmin gibi bir şey vardır. Fakat sıkıntılara katlanmak, dünyanın değişik yerlerine gitmek; bir müessese tesis edecekseniz amele, ırgat gibi çalışmak; sonra bir bursla durumu orada idare etmek, o insanlarla iyi geçinmeye çalışmak, yüz bulamamak, iltifat görmemek fakat buna rağmen katlanmak orada…

*Bir hizmet varsa, bir insanı iki yapma, ikiyi üç yapma, üçü altı yapma gibi bir hizmet bizi bekliyorsa bir yerde, kendi ülkemde veya başka bir yerde, size kasemle teminat veriyorum, bütün cürmüme rağmen şu anda cennetin kapıları açılsa, “O mu, bu mu?” diye sorulsa, benim tercih edeceğim bu olur. Yemin ederim, cennetin sekiz kapısı açılsa, bugün Hizmet’in eleman beklediği bir dönemde, “O cennetin kapılarını kapatın, girmiyorum ben içeriye, burada kalıyorum” derim.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na denen şey aslında bize deniyor: Ey örtüsüne bürünen, dünyadan habersiz yaşayan, sadece kendi maddi manevi füyuzât hisleriyle oturup kalkan insanlar! Sıyırın üzerinizdeki o disârı (elbiseyi), kalkın ve insanları eğri yolun encâmından sakındırın. Başlarını almış gayyaya doğru yuvarlanıyorlar, isyan deryasına yelken açmışlar -şairin ifadesiyle- kenara çıkmaya fırsat ve imkan bulamıyorlar; dalalet deryasına yelken açmışlar, bir daha hidayete yönelemiyorlar, yeme içme yan gelip kulağı üzere yatma nâdanlığına, densizliğine yelken açmışlar, kenara çıkmaya fırsat bulamıyorlar. Öyleyse kalkın ve bunları o eğri yolun encâmından sakındırın, bir liman gösterin onlara, rıhtım gösterin, gelsin orada ârâm eylesinler. Rabbinizi dünyanın dört bir yanında büyüklüğüyle yâd edin, Ruh u revan-ı Muhammedi, nam-ı celil-i ilahi şehbal açsın her yerde.

*İffetli yaşamak, ismetli yaşamak, üzerimize bir çamur sıçratmamak. Hafizanallah sonra el-alem bunları size şantaj olarak kullanır. Günümüzde çok kullanılıyor bunlar. Müt’ayı kullandıkları insanlar var, pençelerine alıyor, dediklerini yaptırtıyor ve bir Persliğe sebebiyet veriyorlar ki hiç sorma gitsin!.. İçinizi bu türlü şeylerden temiz tutmadıktan sonra değişik angajmanlıklardan sıyrılamazsınız. Hep birileri bunları değerlendirir; bir yerde olumsuz bir şeye girmişsin, mesela Küçük Kıyamet’te gösteriyor, hakim kumarhanede kumar oynuyor ve onu orada tespit ediyorlar, fotoğraflıyorlar, şantaj yapıyorlar ve haksız yere bir mevzuda bir karar verdiriyorlar, bir masum insan hakkında olumsuz karar verdiriyorlar. İnsanlar hafizanallah bu türlü şantajlar karşısında o meseleyi öyle kabul etmedikleri halde belki din adına, diyanet adına, mefkure adına çok taviz verme mecburiyetinde kalırlar.

*Günümüzde sessiz kalan bir kısım kimseler, Allahu a’lem, haksızlık karşısında seslerini yükseltmeyen insanlar, hadisin ifadesiyle dilsiz şeytan olma durumuna düşen insanlar, ihtimal ya paraya ya villaya ya da bu türlü olumsuz şeylere yakayı kaptırdılar; karşı taraf da bunları kullanıyor. İffeti temiz tutmak lazım; etekleri kirletmemek, paçaları kirletmemek lazım; kimse bir şey demeyecek şekilde bir istikamet içinde yaşamak lazım. Yoksa günümüzde olduğu gibi mesâvîleri ortaya çıkınca, yalanla, tezvirle, başkalarını karalamak suretiyle yeni gündemler oluşturmaya kalkar, “Nasıl yapsak ki bunu unuttursak; haramîliği, çalmayı, çırpmayı, rüşveti, irtikabı, ihtilası unuttursak; kadınlarla münasebeti unuttursak!..” filan gibi ayrı bir hata içine girerler bu defa, yalan söylerler, iftirada bulunurlar, Müslümanları karalarlar. Böylece bir günah elli türlü günaha kapı aralar; hafizanallah o hale gelir ki o onları alır küfre götürür, zira “Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır” diyor Hazreti Pîr-i Muğan, Şem-i Taban.