Posts Tagged ‘tefsir’

KUR’AN’A TEVECCÜH VE ONDAN İSTİFADE YOLLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Kur’an’la nasıl doğru bir ilişki kurabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?

Cevap: Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, Kur’ân’a ilk muhatap olan sahabe neslinin Kur’ân’la nasıl bir münasebet içinde olduğuna bakmaktır. Onlar, Kur’ân tilavetine çok önem vermenin yanı sıra, onun mazmun ve manasını anlamaya çalışıyor, anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, ilâhî vahiy vasıtasıyla murâd-ı ilâhîyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyor ve aynı zamanda Kur’ân’ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı hâline getirme adına fevkalâde bir performans sergiliyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Kur’ân’a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın murâdına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.

Murâd-ı İlahi’nin Keşfi

Bir mü’minin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murâd-ı ilâhiyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır. Bunu elde etmenin yolu ise Kur’an’dan geçer. Allah, nasıl bir fert ve toplum istediğini bizlere vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur’ân cemaatinin özelliklerini Yüce Kitabında beyan etmiştir. Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırma aşkında, içtimaî ve iktisadi hayatında vs. Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi, Kur’ân’ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, Kur’ân’da yer alan âyât-ı beyyinâtıyla Allah’ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda i’mal-i fikirde bulunmasıdır.

Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, onların Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Hayata hayat kılınması gereken Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı sûrî bir saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbirisi yanlış değildi. Kur’ân gerçekten de kendisine karşı saygı duyulacak mukaddes en büyük kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyânıyla her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında -Kur’ân’ın ifadesiyle (Bkz. Ra’d suresi, 13/31)- dağlar yerinden oynayacaksa Kur’an’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’an’la savrulur, yer paramparça olacaksa bu da Kur’an’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.

Bununla birlikte Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa, ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilahî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân, bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilahî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhı ve aynı zamanda Kitab-ı kebir-i kâinatı, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.

Kur’ân-ı Kerim’i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en mutenâ köşelerine asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz. Ben bunları yadırgamam. Çünkü bu, Kur’ân’a saygının bir ifadesidir. Fakat iş burada kalmamalıdır. Kur’ân’a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz. Böyle bir hürmet eksiktir. Önemli olan, onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir. Hatta Kur’ân’a duyulan şeklî saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır. Yoksa, bu şeklî saygı, Kur’ân’ın mana ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez. Hiçbir şey ifade etmez demiyorum. Çok fazla bir şey ifade etmez.

Esasında bir dönem insanlar Kur’ân’ı anlayarak okudular, onun arka planına vâkıf oldular ve yürüdükleri yolu onun rehberliğinde yürüdüler. Kur’an’a gerçekten değer verme ve saygı duymanın yolu da budur. Fakat insanlar âvamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvînî emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur’an’dan da kopmaya başladılar. Kur’ân’a saygı sadece bir kültür olarak kaldı ve şeklî yanıyla ele alındı. Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın bizden ne istediğini bilmiyorlar. Kur’ân’dan yola çıkarak ilâhî maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar. Hâlbuki Kur’ân bunun için nazil olmuştur. Her birerlerimiz özellikle ihtisas alanlarımızın önümüze açtığı ufuklardan onun içine girerek yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.

Gönülden Kur’ân’a Yönelme

Evet, Kur’ân bizlere Allah’tan gelen nurlu bir mesajdır. O hâlde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak lazım. Kur’ân herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır. Fakat unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder. Siz Kur’ân’a ne kadar değer atfeder ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz, istifadeniz de o ölçüde fazla olur. Kur’ân, her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler, içinize yeni bir şeyler akıtır. Yoksa bir kısım kelimeleri telaffuz eder sevap kazanırsınız. Fakat buna hakkıyla Kur’ân okuma denemez.

Kur’ân’a bakarken, onun Allah kelamı olduğunu unutmamalı, her şeyi onda bulacağınız inancıyla bakmalı ve tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız. Siz böyle yaparsanız Kur’ân da hazinelerini açar ve size önemli hakikatler ifade eder. Eğer böyle gönülden bir yönelme olmazsa, insan -Allah muhafaza- Kur’ân okurken bile imtihan olabilir; kelâm-ı nefsî ile, indî mülahazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz!

Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinden gelen ilahî kelâmında kusur ve eksiklik olamaz. Şayet insana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa, bu onun zihnî darlığı ve teveccüh eksikliğiyle alakalıdır. Günebakan çiçekleri gibi siz Kur’ân’a yöneldikçe onun füyûzâtından, şualarından ve renklerinden istifade edersiniz. Eğer ona sırtınızı dönecek olursanız, size karşı kapanır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.

Her zaman söylediğimiz bir şey var: Kur’ân’ı iyi Arapça bilenler değil, Allah’a yakın olanlar anlar. Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama önyargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden istifade edememişlerdir. Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır. Fakat nice ümmî kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür. Oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur’ân okurlar. Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları, Kur’ân’ı -hâşâ ve kellâ- bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır. Çünkü Kur’ân -tabir caizse- kıskançtır. Kendisine cömertçe açılmayanlara o da cevherlerini cömertçe dökmez. Kur’an, vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh ve ihtiram edilmesini bekler. Bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.

Kur’ân’ın Evrenselliği

Selef-i sâlihîn Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel bir şekilde “sağmış” ve ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî hayat adına ondan elde edilebilecek her şeyi elde etmişlerdir. Bir insan bugüne kadar Kur’ân’dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlaslı olsa -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanır ve Cennet’e girer. Fakat bu, Kur’ân’dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bilakis pek çok âyet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder. Allah’ın âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.

Ayrıca hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni yeni hâdiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz. Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur’ân’a bakan insan, aradığı cevapları onda bulabilir. Çünkü Kur’ân ilm-i ezeliden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüz’î-küllî bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir. Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman, bunları görebilirsiniz. Bu sebeple, öncekiler ondan her ne sağmış olurlarsa olsunlar, sizin hisseniz hâlâ orada duruyor. Şayet kemâl-i ihtimâmla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi alabilirsiniz. Fakat kibirlenir ve müstağni bir tavır içinde olursanız, o da size panjurlarını kapatır.

Bir insan, Allah kelamını saygıyla okursa, her harfi için on sevap kazanır. Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle durduğunda, belki de kazanacağı sevap on bine çıkar.  Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken, şeklî ve lafzî bir okumayla iktifa etmek dûn-himmetliktir. Kur’ân, aradan çıkarma mülahazasıyla okunmamalıdır. İnsan, her dediği kelimeyi duymaya çalışmalıdır. Eğer Arapça bilmiyorsa, açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak âyetlerin manalarını anlamaya çalışmalıdır. Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği manaları icmâlen de olsa anlasa, onları daha farklı bir halâvetle okuyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’e karşı derince bir tazim ve saygı duyar, tam bir teveccühle ona yönelir, gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz, Cenâb-ı Hakk’ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.

Kur’an Nesli

Allah’la ve varlıkla münasebetlerimizde olması gereken yerde olmak istiyorsak, hakiki Kur’ân nesli olmaya bakmalıyız. Hakiki Kur’ân neslinin özelliği ise Allah karşısında Allah’ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın murâdını ikame etmesidir. Farklı bir tabirle Kur’ân hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir. Onlar Kur’ân’ı hayatlarına hayat kılan insanlardır. Nereden bakılırsa bakılsın, her yanlarından Kur’ân hakikatlerinin süzüldüğü görülür. Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde vs. Kur’ân izleri vardır. Sizi Allah kelamına götürürler. Onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk ü sefayı, dünya hakimiyetini değil, Allah’ı hatırlatan kimselerdir.

Kur’ân’ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık. Kur’ân’a karşı yabancılaştık. Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi. Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilâhî beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı, bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz. Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır. Ramazan’da Kur’ân’ı sadece lafza bağlı hatimle, mukabeleyle yetinmemeli, imkânı varsa açıklamalı bir mealiyle birlikte mütalaa etmeliyiz. Böylece Müslümanların, kendilerine gönderilen Yüce Kitab’ın mana ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız. Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa, zannediyorum avam halkta bile ciddi bir Kur’ân kültürü oluşur, onun neresinde ne olduğunu bilir ve böylece onu vicdanlarında daha derince duyarlar.

Kısacası, bilmeyenlere Kur’ân okumasını öğreterek, bilenlere âyetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur’ân üzerine daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı bir aşk u şevk uyarmaya çalışmalıyız. Hatta Kur’ân’ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli, bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfilerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur’ân nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz. Kur’ân’a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere kurban olmaktan kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.

437. Nağme: Hocaefendi’nin Müzakere Aşkı ve Ders Halkası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1980 ihtilalinde altı sene sürekli yer değiştirmek zorunda kaldığı dönemde bile oradan oraya arabayla giderken tek kişiye olsun ders anlatmaktan dûr olmadı. Halkasındaki talebe sayısı bazen üç bazen beş, kimi zaman elli kimi zaman yüz oldu. O, altmış küsur yıldır talim ve tedrisle meşgul bulunduğu ve bunu çok önemli bir vazife saydığı gibi, bugün de her türlü probleme rağmen bir grup ilahiyat mezunu talebeye ders veriyor.

Muhterem Hocaefendi’nin onca senedir devam eden rahle-i tedrisinde dönem dönem farklı sahalarda eserler okundu ve zaman zaman değişik okuma usulleri takip edildi. Bu cümleden olarak, 31 Mart 2010 tarihinde müzâkereli tefsir ve fıkıh okumaya başladık.

Her günkü dersin ilk bölümünde (ikinci bölüm aynı metotla fıkıh dersine ya da kitap özetlerine ayrılıyor) önce tefsirleri müzakere edilecek olan ayetleri okuyoruz; sonra o ilahî beyanların meallerini çeşitli kitaplardan karşılaştırıp Hocamızın tercihlerini kaydediyoruz.

Akabinde merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı eserinden ilgili yerleri kelime kelime okuyoruz. Onu müteakiben her arkadaşımız kendi elinde tuttuğu tefsir kitabından farklı hususları, açıklamaları, nükteleri dile getiriyor. Nihayet, muhterem Hocamız hem aralarda açıklamalar yapıyor hem de arz edilen tevcihler içinde en uygun olanlarına işaretlerde bulunuyor.

Tefsir müzakeresi için her bir arkadaşımızın mesul olduğu eserlerden bazıları şunlar:

İmam Mâturîdî “Te’vilâtü’l-Kur’ân”; Zemahşerî “Keşşâf”; Fahreddin Râzî “Mefâtihu’l-Gayb”; Beyzâvî “Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl”; Ebu Hayyân “Bahru’l-Muhît”; Ebu’s-Suûd “İrşâdu Akli’s-Selîm ilâ Mezâyâ-i Kitâbi’l-Kerim”; Tantavî Cevherî “el-Cevâhir fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Kerim”; Seyyid Kutup “Fî Zilâli’l-Kur’ân”; Molla Bedreddin Sancar “Ebdau’l-Beyân”; Kurtubî “el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân”; Şihâbuddin Âlûsî “Rûhu’l-Meânî”; İmam Suyûtî “Durru’l-Mensûr”; İsmail Hakkı Bursevî “Rûhu’l-Beyân”; Ebu Hasan Burhâneddin Bikâî “Nazmu’d-Durer fîtenâsubi’l-Âyâti ve’s-Suver”; Muhammed Cerir Taberî “Câmiu’l-Beyân”; Diyanet Tefsiri “Kur’ân Yolu”; Molla Halil Es-Si’ırdî “Basîratu’l-Kulûb fî Kelâmi Allâmi’l-Ğuyûb”; Vehbi Efendi “Hulâsâtu’l-Beyân”; Vahîduddin Han “Tezkîru’l-Kur’ân”; Muhammed b. Ali Eş-Şevkânî “Fethu’l-Kadîr”; Said Havva “el-Esas fi’t-Tefsîr”; Zağlul en-Neccâr “Tefsiru’l-âyâti’l-kevniyye”; Aliyyu’l-Kârî “Envaru’l-Kur’ân ve Esraru’l-Furkan”; İbn Kesir “Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm” ve Bediüzzaman Said Nursî “Risale-i Nur Külliyatı”

Merak edenler olduğu için belirtelim: Dersi mescidde yaptığımız ve Kur’an tefsiri okuduğumuz için geleneğe uygun şekilde -dizlerinde rahatsızlık olanlarımız hariç- yere oturup rahle kullanıyoruz. Mescid adabını gözeterek -genellikle- ders boyunca “takke” takıyoruz.

Muhterem Hocamızı ders talim ettiği esnada ilk defa görenlerin çok şaşırdığı hususlardan biri de ondaki lügate bakma ve sözlüklerle haşir neşir olma hassasiyeti. Hocaefendi zaman zaman “Sizleri bilmiyorum; ama ben her gün sözlükten birkaç kelimeye bakarım.” diyor. Dilin doğru öğrenilmesi ve kelimelerin nüanslarıyla bellenmesi adına talebelerinin de sık sık lügate başvurma alışkanlığını kazanmalarını istiyor.

Ders sırasında “el-Müncid” devamlı hazır bulunur. Hocamız, ihtiyaç anında “Lisanu’l-Arab”, “Tacu’l-arûs”, “en-Nihaye fi garibi’l-hadîs” gibi kaynaklara da müracaat ediyor. Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığını bulmak için Âsım Efendi’nin “Kamus-u Okyanus” ve “Ahter-i Kebîr” gibi lügatlere başvuruyor. Farsça kelimeler için daha çok “Ferheng-i Farisî” gibi lügatlere bakıyor. “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” adlı 3 ciltlik lügati ve “Ötüken Türkçe Sözlük”ü beğeniyor, sık sık bunlara başvuruyor. Hocaefendi, mahallî diller ve lehçelerle alâkalı sözlük çalışmalarını da çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyor; kitaplığımızdaki “Derleme Sözlüğü” en çok istifade edilen eserler arasında bulunuyor.

Fıkıh dersinde ise, ana kitap olarak Ali el-Kârî Hazretleri’nin (1606), “Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı -Hanefi fıkhı merkezli dört mezhebi delilleriyle birlikte mukayeseli ele alan- eserini (Arapça okuyup tercüme yaparak) kelime kelime takip ediyoruz.

“Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı eserle mukayeseli olarak okunan diğer kitaplardan bazıları şunlar:

Sadru’ş-Şerîa “el-Vikaye”; Burhanettin Maze “el-Muhîtü’l-Burhanî”; Mergınani “Hidaye”; Şeyhzade “Mecmau’l-Enhur”; İbn-i Abidin “Haşiyetü Reddi’l-Muhtar”; İbn-i Abidin “Haşiyetü Reddi’l-Muhtar”; İbn-i Abidinzade “Hediyyetü’l-Alaiyye”; Vehbe Zuhayli “el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu”; Heyet “Diyanet İslâm İlmihali”; Esad Muhammed Saîd Sağarcî “el-Fıkhu’l-Hanefî ve edilletuhu”; Ömer Nasuhi Bilmen “Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu”.

Ders halkamızda farklı ülkelerden arkadaşlarımız da var. Türkçe öğrenmenin yanı sıra İlahiyat eğitimi de alıp aramıza katılanlardan ikisi: Almanya’dan Gökhan ve Hindistan’dan İ’caz Hocalarımız. Ayrıca, Kazakistan’dan Albert (Alparslan), Mısır’dan Salih ve Kırgızistan’dan Nurullah kardeşlerimiz de Türkçe ve İlahiyat eğitimi aldıktan sonra halkamıza dâhil olan arkadaşlarımızdan.

Bu nağmede, muhterem Hocaefendi’nin ders üslubu ve halka-yı tedrîsi ile alakalı bir fikir verebilmek için yaklaşık iki saat süren günlük dersten kısa bazı bölümleri paylaşıyoruz.

Ders halkası olarak dualarınızı muntazırız.

Hürmetle…

355. Nağme: Kur’an-ı Kerim’in Anlaşılması, Mealler ve Tefsirler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Bamteli ve diğer ikindi sohbetlerini arz etmeye çalıştığımız gibi, günlük tefsir ve fıkıh derslerimizden bazı nükteleri de sizlerle paylaşmaya gayret ediyoruz.

Bugün muhterem Hocamızın “Cenâb-ı Hak’tan istemek lazım: Kur’an’ı baştan sona bütünüyle görmeyi bize lütfeylesin!” duasıyla başladığı İlahî Kelâm’ın anlaşılması konusundaki sözlerini 10:27 dakikalık ses kaydı olarak sunacağız.

Tefsir dersinin meyvesi olan bu nağmede kıymetli Hocamız şu hususlara değiniyor:

  • Merhum dedesinin Kur’an-ı Kerim’i üç günde bir hatmedişi,
  • Bir İmam-Hatip talebesi ölçüsünde Arapça bilmenin önemi,
  • Allah kelamının sadece ayetlerinin ve kelimelerinin değil her harfinin de ifade ettiği derin manalar olduğu,
  • Kur’an’ın iç mûsikîsi,
  • Meallerin eksik bırakılan yanları,
  • Mümkünse meal yerine Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin tefsiri gibi bir tefsir okumanın ehemmiyeti,
  • Tefsirlerde zamanın yorumunun ve değişik bilimlerin katkılarının gerekliliği,
  • Risale-i Nur’da yer alan tefsire ait düsturlar,
  • İlahi Beyan’ı heyet halinde ve müzakere ile anlamaya çalışmanın lüzumu,
  • Müjdesi verilen tefsir heyetinin hususiyetleri.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

343. Nağme: Minberi Titreten Ayet, Sûr ve Kıyâmet

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir gün hutbe verirken bir âyet-i kerime okuyup sözlerine şöyle devam etmişti: “Allah, o gün gökleri ve yıldızları, bir çocuğun elinde topu çevirdiği gibi çevirir ve şöyle buyurur: “İlah Ben’im! Hükümdar Ben’im! Cebbar Ben’im! Büyüklük Benimdir! Nerede dünya hükümdarları? Nerede dünyadaki zorbalar, mütekebbirler!” Peygamber Efendimiz bu ifadeleri dile getirdiği sırada minber sallanmaya başlamış, adeta bir insan gibi tir tir titriyordu. Öyle ki, Ashab-ı Kiram, üzerinde Allah Rasûlü de varken minberin devrilip yıkılmasından endişe duymuşlardı. İşte, Efendimiz tarafından okunduğunda minberi dahi lerzeye getiren o ayet şu idi:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Fakat onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun tasarruf kabzasında, gökler âlemi de O’nun kudretiyle dürülmüştür. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67)

Evet, bugünkü tefsir dersinde Zümer Sûresi’nin son ayetleri üzerinde durduk. Muhterem Hocaefendi, hemen her kelimeyle alakalı bazı açıklamalarda bulundu. Bu nağmede, hususiyle yukarıdaki ayet-i kerime ve ondan hemen sonra gelen şu ilahî beyan ile ilgili tavzih ve tefsirleri paylaşmak istiyoruz:

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَنْ شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ

“Sûra üflenir; Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir daha üflenir: Bir de bakarsın bütün insanlar, kabirlerinden ayağa kalkmış, etrafa bakınıp duruyorlar!” (Zümer, 39/68)

12:23 dakikalık bu ses kaydında şu soruların cevaplarına dair ipuçları da bulabilirsiniz:

*Cenâb-ı Hakk’ın kabzası ne demektir?

*“El” demek de olan “yemîn” kelimesi Allah hakkında kullanılınca hangi manaya gelir?

*Kıyamet esnasında arz kabzedilip semalar dürüleceği zaman insanlar nerede olacaklar?

*Zat-ı Uluhiyet ve O’nun nimetleri hakkında tefekkür etmenin ölçüsü nedir?

*Sırat ne demektir; ahiretin köprüsü, defteri ve terazisi nasıldır?

*Sûr ne demektir; Sûr’a nefhedilmesi kaç defa vuku bulacaktır?

*Hocaefendi, kıyamet koparken ne yapmak/neyle meşgul olmak istiyor?