Posts Tagged ‘Yeni Ümit Dergisi’

Cuma Hutbesi: LİDER

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bin seneyi aşkın geniş bir zaman dilimi içinde hep şanlı devirler yaşamış ve hep güzelliklere açık bulunmuş şu mübarek dünya, bir iki asır var ki, buhrandan buhrana sürüklenmekte ve çepeçevre ruhunu saran bunalımlarla inim inim inlemektedir.. özünden uzaklaşma bunalımı.. tabiat değiştirme bunalımı.. millî, dinî ve tarihî değerleri inkâr ve tezyif etme bunalımı.. ve eskilerin “kaht-ı ricâl” dedikleri seviyeli insan, idareci kadro ve lider kıtlığı bunalımı…

Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki durumu itibarıyla, şu karmakarışık dünyanın gerçek mânâda bir lider tanıyıp-tanımadığını bilemeyeceğim; bilebildiğim bir şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır.

Evet, bir zamanlar, Merakeş’ten Orta Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar çok geniş bir sahada mevcudiyet ve ağırlığını hissettiren o tunç iradelerin, o polat sinelerin ve o çelikten sadâların yerinde şimdi sinekler uçuşuyor.. evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu tâli’sizler diyarında aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor; bülbül yuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor…

Süleyman çoktan göçüp gitmiş ve o muhteşem saltanatın yerinde iblisler satranç oynuyor.. yüreğe, iradeye, ruha hasret gittiğimiz şu günlerde, şimdiye kadar yolları elli defa gidip pusuya takılmış yığınlar, bir yenisine takılabilecekleri vehmiyle köşeye sıkışmış ve ümitsizliklerini, harika günler ve harika şahıslarla giderebileceklerini düşlüyorlar. Bu simsiyah yalnızlıkta herkes karanlıklara esir ve herkes birbirine teslimiyet salıklamakta.. tebaa yol-iz bilmez, cahil ve onurlu yaşamanın acemisi.. hâkim güçler insafsız ve temettü avında.. ışığa uyananlar oldukça az –Allah iradelerine fer versin– onların da çoğu beline kadar çamur içinde ve başları bulutlarda. Kitlelerin fikir semaları tersine dönmüş gibi; köstebek deliklerinde dolaşırken yıldızlar arası seyahat rüyaları görüyorlar.

Hâsılı, bu koskoca dünya başıboşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım…

Lider, özüyle ve zati hususiyetleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O, görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, görüşlerindeki inceliği, ihatasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı.. öğrenme aşkı, öğretme istidadı ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneğiyle –istemediği halde– dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen, dolayısıyla da binlerin-yüz binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.

Lider, yemesinde-içmesinde, oturup kalkmasında, davranış ve muamelelerinde hep dikkatli, hep temkinli ve hep emniyet telkin edicidir. Doğru düşünür, doğru konuşur, doğruluğu sever ve yalandan tiksinti duyar.. sinesi vefa ile çarpar, gözleri samimiyetle açılır-kapanır ve her zaman güven ve itimat soluklar…

Lider, çevresine karşı güler yüzlü, saygılı, ciddî ve alabildiğine vakurdur. Onun yanında bulunanlar yakınlığın lâubâliliğini görmez, uzakta kalanlar da uzaklığın mahrumiyetini hissetmezler. Sorumluluğunu yüklendiği toplumun büyüklerini babası, küçüklerini evladı bilir ve bir kuluçka hassasiyetiyle, himaye ve şefkatine sığınan herkese bağrını açar, herkesi kanatlarının altına alır ve korur… Soluklarının duyulduğu daire içindekilere şefkat ve alâkası o kadar engindir ki, ayaklar altındaki karıncalardan, göklerde uçuşan kuşlara kadar canlı-cansız her şey o incelikten aldığı nasiple şükran çığlıkları atar ve iki büklüm olur yerlere yüz sürer.

Lider, vazifeşinas, hasbî ve diğergâmdır. Sorumluluklarını yerine getirme mevzuunda, ne karşısına çıkan engellerin zorlu ve aşılmaz olması, ne de imkânların genişliğiyle gelen yaşama zevki, rahat ve rehavet onu yolundan döndüremez ve ona mükellefiyetlerini unutturamaz. Üzerine aldığı mesuliyetleri peygamberane bir himmetle yerine getirir.. hep yürekten ve cansiperane davranır.. sonra da yapıp ortaya koyduğu hizmetler karşılığında herhangi bir ücret ve mükâfat beklemeden çeker yoluna gider.

Lider, üstün idraki, cesaret ve kararlılığı, sabır ve metanetiyle her zaman çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isabet, dikkat u temkinle cesaret, sabr u tahammülle atılganlık gibi zıtlıklar onun sihirli dünyasında birleşir, bütünleşir ve birbirinin tamamlayıcısı olurlar. Fetanetinin aydınlatıcı tayfları altında yarınlar ve yarınlara ait hâdiseler, bugünkü vak’alar sırasına girer berraklaşır.. cesaret ve kararlılığı sayesinde, aşılmaz gibi görülen tepeler aşılır ve bütünüyle yollar düzlüğe erer.. tahammül ve metaneti karşısında “olmaz”lar olur hâle gelir, muhaller ve imkânsızlıklar toz duman olur gider.

Lider, bir ahlâk ve fazilet kahramanıdır. O, merhamet ve yumuşak huyluluğuyla bütün canlıların çarpan yüreği, atan nabzı; cesaret ve yiğitliğiyle, millet ve ülkesinin yılmaz ve sarsılmaz muhafızı; his ve gönül dünyasıyla zayıfların en emîn sığınağı; tevazu ve mahviyetiyle kapı kapı kovulmuşların biricik teselli kaynağı; müsamaha ve af atmosferiyle sendeleyip düşenlerin ve sürçüp sürçüp günahlara girenlerin ümit çerağıdır.

Lider, adaletli olduğu zaman merhametli, merhametle coştuğu zaman da istikametlidir. İnsan ve insanca düşünceleri şefkatle kucaklarken, yılan ve çıyan deliklerini tıkamayı da ihmal etmez.. onun dünyasında ne zalimlerin toyu-düğünü, ne de mazlumların âh u efgânı hiç mi hiç işitilmez. O, elindeki keskin kılıcın bir yüzüyle kobraların başlarını alırken, diğer yüzüyle de bülbüllere yuva örme sanatını öğretir.

Lider, Ağrı dağı kadar mehabeti, Lut gölü kadar da haşyeti vicdanında duyabilen gariplikler halitası bir ruh yapısına sahiptir. Ona sırf mehabet noktasından bakanlar, aşılmaz bir zirve karşısında bulunduklarını hisseder, hayret ve hayranlıkla ürperirler.. onu, ötelerle irtibatı, ihlâs ve samimiyetiyle tanıma fırsatını bulanlar ise, ruhanîlerden biriyle diz dize olduklarını sanır ve kendilerinden geçerler.

Yıllar ve yıllar var ki, düşkünler diyarı şu mübarek ülke, taşıyla-toprağıyla, canlısıyla-cansızıyla, mü’miniyle-kâfiriyle hasretle inledi ve böyle bir liderin yolunu gözledi.

Bu uğurda elli defa yalancı mumları güneş zannedip alkışladı.. yüz defa ateşböceklerini yıldız sanıp arkalarına düştü.. ve bilmem kaç defa da kırk haramileri Kâbe yolcusu sanarak içlerine girdi. Öyle anlaşılıyor ki, daha bir süre bu hicranlı arayış devam edecektir.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ocak-1991 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği

Herkul | | HERKUL NAGME

İslâm’ın kökleri, zaman-mekân üstü sonsuzluk; muhatabı, gökler ve yer vüs’atinde mânevî genişliği olan insan kalbi; hedefi de, dünya ve ahiret saadetidir.

İslâm, ezelden ebede uzanan sırat-ı müstakîmin adı ve yeryüzünde insanların en şereflisinin kalbinden başlayarak bütün gönüllerin fethedilmesi ve herkesin “ebed” arzusunun gerçekleştirilmesi için gönderilmiş semavî bir nizamın unvanıdır.

İslâm, arza otağını kurduğu günden itibaren bütün gücüyle kalblere yönelmiş, gönülleri fethetmeye çalışmış, her vicdana kendi resmini çizmiş, sonra da hayatın bütün birimlerine yürümüştür. Öyle ki, onun sinelerdeki derinliğiyle hayatın her faslı üzerindeki tesiri arasında hemen her zaman bir tenasüp söz konusu olagelmiştir. Onun ruhlarda kabul görmesi ne kadar derin ve köklü ise, hayatımızdan taşan ve çevremizde mâkes bulan tesiri de o kadar aşkın ve o kadar kalıcıdır. Hatta diyebiliriz ki, İslâm adına çevremizde uyanan arzular, iştiyaklar, kabuller tamamen bu iç resmin derinliği ve ihatasıyla mütenasip olarak gerçekleşmektedir. Yani insan derûnundaki bu ilk kabul ne kadar derinse, çevredeki tesiri de o kadar güçlü olmakta ve toplumun ahlâkî, iktisadî, siyasî, idarî ve kültürel hayatı da her zaman bu iç iz’ana göre birer yön takip etmektedir. Evet, toplum her yönüyle ondan önemli çizgiler taşımakta; sanat, edebiyat, bu iç muhtevanın renkleri, desenleri şeklinde dışarı vurmakta, her yerde varlık ve eşyanın satırları arasında o iç muhtevanın sesi, soluğu, şivesi duyulup hissedilmekte, görülen görülmeyen her şey, bize sessiz-sözsüz o iç muhtevanın lisanıyla duyulmadık besteler sunmaktadır.

Bu itibarla, imanla fethedilmiş kalblerin ağızları ne zaman açılsa, ebedî varolmadan nağmeler duyulur; bunlar ne zaman gözlerini açıp çevrelerine baksalar, kendilerini Cennet yamaçlarına taşıyan zümrütten koridorlarda sanırlar; sanır ve yol meşakkatini yol sonu mutluluğunun dalgaları içine salıp “of of” edecekleri her yerde “oh oh” der dolaşırlar.

Kalblerin fethinde anahtar kelime “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah” cümlesidir. Öyle ki, İslâm’a göre inanmaya ait bütün husûsiyetler, bir hakikatin gaye-vasıta iki ayrı yüzünden ibaret sayılan bu iki cümlecik üzerine temellendirilir; iman “şecere-i tûbâ”sı bu çekirdekten neş’et eder ve mârifet meyveleriyle insanın his, şuur, idrak ufkunu sarar ve sonunda bütün bilmeler, mârifetler bir iç hamle, iç duyuş ve sezişle aşka, iştiyaka, tutkuya dönüşerek o insanı dört bir yandan kuşatır ve onda vicdan eksenli yeni bir oluşum meydana getirir ki bu, o âşık ve müştak insanın her tavrında kendini hissettirir. Onun ibadet ü taati bu alâka ve irtibattan, bu aşk ve iştiyaktan çizgiler taşır; beşerî münasebetleri bu ledünniliğin akisleri hâline gelir, topyekün içtimaî, iktisadî, siyasî, idarî hamleleri bu “ilel-merkez” güç etrafında döner durur.. sanat faaliyetleri ve kültürel aktiviteleri bu iç dinamikle şekillenir, inkişaf eder ve tamamen kalbin rengiyle, şîvesiyle ortaya çıkar. Şayet ortaya çıkan bu sanat ürünü, bir kitap, bir resim, bir şiir ya da bir beste ise, bütün bunlar, o iç enmûzeç ve özle beslenmiş olarak kalbin duyuşlarını, sezişlerini seslendirirler; seslendirir ve eser sahibinin gönül vâridâtından kaynaklanan heyecan veya hafakanlarını, aşk ve vuslat veya hicranlarını ifade ederler. Tıpkı bunun gibi, iman, mârifet, muhabbet ve ruhanî zevklerle dopdolu bir ruh da, ister sanat ve kültür, ister diğer aktiviteler adına kendi iç resmini ortaya koyar; ruhunun derinliklerinde birer öz, birer usâre haline gelmiş insan-kâinat-Allah telakkilerini seslendirir ve hep derunundaki mânâları meşk etmeye çalışır.

İnsan, her zaman böyle arayış ve kast peşinde olmasa da, gönlündeki inanç sistematiği, iradî-gayri iradî onun bütün davranışlarını belli bir hedefe yönlendireceğinden, gayet tabiî olarak, böyle birinin hayat tarzı, üslûbu, karakteri, sosyal münasebetleri de bu iç dinamiğin rengini, şîvesini aksettirecek,keza böyle birinin sanat faaliyetlerinde, kültürel aktivitelerinde de aynı şîve, aynı eda, aynı üslûp göze çarpacaktır; çarpacaktır zira, her şeyden evvel, insanın varlık içindeki yeri, yaratılışının gayesi, faaliyetlerinin hedefi ve böyle bir gaye ve hedefin, vazife ve sorumluluğun düşündürdükleri, zamanla onun bütün benliğini sarıp kuşatacak ve onu her an en yeni, en canlı, en müessir duygularla o en üstün ve aşkın varlık karşısında bir farklılık ve fâikiyete yönlendirecektir.

Bu ilk belirleyici fikir, belli bir süre sonra onun, zihnî, fikrî ve ilmî aktiviteleri üzerinde tesirini göstere göstere, onda ikinci bir tabiatın husûle gelmesini sağlayacaktır ki, bu da, onun inançlarından ibadetlerine, ahlâkından sosyal münasebetlerine, Rabbiyle irtibatından davranışlarına kadar hayatının her safhasında derinden derine kendisini hissettirecektir. Aslında insan, bu ilk belirleyici mevhibeyi inkişaf ettirebildiği ölçüde, kendi gerçek dünyasının çerçevesini de ortaya koymuş olacaktır.

Evet, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerine yönelmiş böyle birinin nasıl düşüneceği, nasıl hareket edeceği, nasıl işleyeceği, nasıl başlayacağı; ibadetlerinde ne denli hassas davranacağı, ahlâkî konularda ne ölçüde duyarlı olacağı, ne kadar murakabeye ve muhâsebeye açık bulunacağı ve sürekli kendini kontrol edip günahlara karşı ürperti duyacağı bellidir. Bu ölçüde duygu ve düşünceleriyle oturaklaşmış birisi için, artık bütün birimleriyle hayat, tıpkı mecrasını bulmuş bir çağlayan gibi hep ummana ulaşmak için akıp gidecek; o da, bu çağlayan içinde sürekli bir aşk u vuslat neşvesi yaşayacaktır. İman, inkişaf ve derinliği ölçüsünde bu hareket insanının ana dinamosu; ibadet, onun destekleyici ve koruyucu dinamiği; ahlâk ve topyekün insanî münasebetler alâmet-i farikası ve fasl-ı mümeyyizi; kültür, tabiîleşmiş en önemli buudu; sanat da, tecessüslerinin, tefahhuslarının, iç sezi ve iç müşâhedelerinin akisleridir.

Esas yeri burası olmamakla beraber ifade etmeliyim ki, İslâm sanatı; tecrit yörüngesinde televvün arayışıyla ayrı bir enginlik ihtiva eder; o, tevhidi vurgularken, teşbih ve tecsime karşı açıkça tavrını ortaya koyar ve her zaman yorum kapısının açık bırakılması esprisiyle damlada deryayı göstermeye, zerrede güneşi resmetmeye ve bir kelimede kitapları ifadeye çalışır. Bu ana dinamo ve temel dinamiklerin tesirinde oluşan İslâm kültürüne gelince –kültürün, umum insanlığın mirası olduğu hikâyesini şimdilik kurcalamayalım– o, insan realitesiyle irtibatlı fikrî ve zihnî aktivitelerinin hepsine açık, hepsinin müşterek halitasından ibaret bir öz ve usaredir. Biz onda, dünüyle-bugünüyle bize ait her şeyi hem de bütün canlılığıyla duyar, yaşar, geliştirir ve mâşerî vicdanın kadirşinaslığına emanet ederiz.

Bu itibarla da, bugün bize düşen şey, yalnız ve yalnız kendi inanç ve düşünce sistemimize bağlı kalarak, kendi kültürümüz ve kültür ürünlerimize yönelip kendimiz olarak kalabilmenin mücadelesini vermek ve gerekirse yeni düşünce ve irfan iştikaklarını da kendi fikir atlasımız üzerinde gerçekleştirmeye çalışmaktır. Evet, gücümüz yettiğince hep kendi kaynaklarımıza bağlı kalmalı, kendi millî mecramızda ummana ulaşmayı düşünmeli ve kendi gök kubbemiz altında varlığı temâşâ etmeye, onu bir kitap gibi okumaya, okuyup yorumlamaya ve yeni bilgi, yeni mülâhazalar ortaya koymaya gayret etmeliyiz.

Ne var ki, İslâm’ın, başka milletlerden alınabilecek değerlere karşı sonuna kadar açık olduğu da bir gerçektir. İslâm, dünyanın ta öbür ucunda da olsa, yararlı şeyleri arar, bulur ve ona talip olur. Evet o; fizik, kimya, matematik, astronomi, hendese, tıp, ziraat, sanayi ve diğer teknolojileri bir zamanlar nereden olursa olsun alıp değerlendirdiği, geliştirip arkadan gelenlere emanet ettiği gibi, bugün de kimden olursa olsun alınabilecek her şeyi alır; gücü yetiyorsa inkişaf ettirir ve yeni mirasçılara tevdî eder.

Aslında insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olması da, Müslüman’ın derin bir hakikat aşkı, bir ilim tutkusu, bir araştırma sevdasıyla çalışmasını, öğrenmesini, her hususta maharet sahibi olmasını gerektirmektedir. Şu kadar var ki, bir mü’min, inanç ve düşünce sistemiyle alâkalı konularda, Kitap, Sünnet ve Peygamber’in temsiline bağlı mevzûlarda, siyer ve İslâm tarihi metodolojisi, sanat ve edebiyat gibi hususlarda başka kaynakları esas alması olumlu kabul edilemez; edilemez zira, bütün düşüncelerini İslâm düşmanlığı esasına bina etmiş, lâakal, İslâm’ı semavî olmanın dışında görmüş ve göstermiş kimselerin hüsn-ü niyetli davranacaklarına, Müslümanlar için hayır düşüneceklerine ve onların ilerlemelerini arzu edeceklerine ihtimal verilemez. Bu çerçevenin dışında kalan ilim ve teknolojilere gelince, bunlar, öteden beri milletler arasında teatî edilegeldiği gibi, el değiştire değiştire bundan sonraki sahiplerinin emanetçiliğinde de sürüp gidecektir. Zaten bunların dini ve milleti de söz konusu değildir. Bu itibarla, duygu, düşünce ve inançları sağlam, kendi olarak dimdik ayakta duran toplumlar, yukarıda bahis mevzû edilen bütün müsbet ilimleri, ellerinden geliyorsa ruhlarında hallaç ederek kalblerinin sesi-soluğu hâline getirir ve insanları Allah’a götüren birer vasıtaya dönüştürebilirler.

Bizim düşünce dünyamızdaki bu esnekliğe karşılık, acıdır; Avrupa’nın ilim felsefesi, ilim metodolojisi, bazı özel durumlardan ötürü, topyekün Batı’da sürekli bir ilim ve din mücadelesine, bir kalb ve kafa ayrışmasına sebebiyet vermiştir ki, bu olumsuzluk hemen bütün Batı sistemlerinde asırlarca devam edegelen bunalımların ana sebebini teşkil etmektedir. Dahası, önceleri sadece din görünümlü bir kısım organizasyonların dogmalarına karşı oluşan bu ilmî ve felsefî cephe, zamanla bütün dinî telakkileri hedef alan bir tavra dönüşmüştür, dönüşmüş ve ateizmin hamisi hâline gelmiştir. Bütün dinlere karşı bu hasmane tavırdan, maalesef, tamamen masum olan İslâm düşüncesi de nasibini almış; o da, bu saldırının gerçek muhataplarının yanında maznun sandalyesine oturtularak mazlumiyetlerin, mağduriyetlerin en şenî’i ve en insafsızcasına maruz bırakılmıştır.

Önceleri, sırf hür düşünce ve ilim adına, din görünümündeki o organizasyonların dogmalarına karşı sürdürülen bu hareket, zamanla, Allah-din-diyanet düşmanlığına inkılâp ederek, dünyanın hemen her yerinde dindarlara karşı bir susturma, bir sindirme ve baskı altına alma, hatta tamamen yok etme gayretine dönüşmüştür. İslâm dünyasının kendi dinamikleri açısından, hiçbir zaman ilimle, hür düşünce ile çatışma gibi bir problemi olmasa da, bir kısım din düşmanları bu farklılığı görmezlikten gelerek, onu da Hristiyanlığa kıyas etmek suretiyle aynı hayâsızca saldırılara maruz bırakmışlardır…

Oysaki İslâm, daha ilk günden itibaren topyekün insanlığa yepyeni ve eşsiz bir hayat nizamı sunuyordu. Bu nizam, geçmişte bir benzeri olmadığı gibi, gelecekte de benzersizliğin remzi gibi görünüyordu; bir kere o, ortaya koyduğu esaslarla, insanoğlunun hayatını yeni baştan düzenliyor; dünya ve dünya ötesi âlemlere, fiziğe ve metafiziğe yeni yorumlar getiriyor; insan, kâinat ve Allah münasebetlerini fenomenlerin husûsiyetleri açısından, çok farklı şekilde yeni baştan düzenliyor ve ilâhiyat içindeki çelişkilere de son veriyordu. Onun getirdiği değerler, hayat ve memat bağlantılarıyla, insanlığın bütün beklentilerine en tatminkâr cevaplar veriyor ve muhataplarının kalblerinde-kafalarında aklî, mantıkî, fikrî, hissî hiçbir boşluk bırakmıyordu. O, her yönüyle tam dinamikti; yaşandıkça inkişaf ve inbisat ediyor ve karşısına çıkan hiçbir probleme “yarın gel” demiyordu; ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasî ve kültürel hayatın en dar koridorlarına kadar giriyor, “yaşam”ın bütün ünitelerinde, içinde bulunduğu çağın sesiyle, soluğuyla dolaşıyor ve her birimde en muhkem realitelerden daha muhkem olarak kendini hissettiriyordu.

O, Batıdaki anlamıyla bir “idealizm” de değildi; olamazdı da; zira idealizm, Kafdağı’nın arkasındaki meçhul steplerde doğan hayalî bir güneşti; öyle bir güneş ki, ışıkları hiç mi hiç yaşadığımız bu realiteler dünyasına aksetmiyor ve hayatın en küçük bir ünitesinde bile kendini ifade edebilme varlığını gösteremiyordu. O, o yalancı ışıklarıyla tıpkı bir ütopya gibi sadece hayallere çarpıyor, kırılıyor ve bir kısım tatlı rüyalar nevinden –lezzetlendirmesi tabirciye ait– hayata, hayatî realitelere ancak çok uzaktan bakabiliyordu.

Oysaki İslâm, insanoğluna, hemen her sahada uygulanabilen, uygulanmalarında alternatif gerçekleştirme yolları bulunan nev’i şahsına mahsus bir nizam vaad ediyordu. Onun çağrısına kulak verenler, kendi tabiatlarıyla, aynı döl yatağında gelişmiş bir nizamın televvün ve şivesini buluyorlardı. O, vicdanlarındaki ilk kabulden, hayatın en uç noktasındaki ahlâkî meselelere kadar, hiçbir hususu ihmal etmeme genişliğiyle, ferdî ve ailevî en küçük bir problemden en muğlâk içtimaî konulara kadar hemen her mevzûda çok farklı çözümler teklif ediyor ve en dar soluklu müntesiplerini bile kat’iyen yollarda bırakmıyordu. O, işe ferdî vicdandan başlıyor; orada tam yerleştikten sonra da, kendine has fâikiyetiyle kendini aşıyor, çevresini aşıyor ve her yeri bir filizlenme zeminine çevirerek dört bir yana ruhunun boyasını çalıyor ve çimlendiği hemen her bucakta hayatın rengini, şîvesini değiştiriyor ve gönüllere ebedî var olmanın mesajlarını duyuruyordu. Onun her mesajı evrensel sulhten bir nağme, içtimaî âhenkten bir beste, hoşgörü ve diyalogtan da birer “nefes”ti. Kabalık, hoyratlık, kin ve nefret, onun dıştaki hasımlarının ruh yapılarına ait akisler ve cahil müntesiplerinin de hazımsızlıklarından kaynaklanan gaseyanlardı. Ne var ki o, kendi aydınlığına rağmen, bazen bu düşmanlardan birinin haylûletiyle küsufa uğrarken, bazen de ikisinin birden boşalttığı zulmetlerle hüsuflar yaşadı.

Biraz olsun düşman cefadan vazgeçip dost da vefa gösterebilseydi, İslâm, magmalar gibi o “anil-merkez” feveranları veya ışık tayfları şeklindeki nur hüzmeleriyle, yeryüzündeki kin, nefret ve gayz türünden bütün karanlıkları silip süpürüp götürecek ve her tarafı, ucu gidip Cennetlere dayanan bir güven atmosferine dönüştürecekti. Onun sayesinde yeryüzünde kavgalar, cinayetler, terörler, kargaşalar unutulacak ve bunların yerine her tarafta sevgi, saygı, âhenk ve huzur esip duracaktı.

Zaten İslâm’ın girip yerleştiği bir kalbde Yaradan’dan ötürü ve yaratılanların hatırına sadece ve sadece sevgi vardır, alâka vardır, hoşgörü vardır.

Evet, bir kalbde hem inanç ve Allah’la irtibat, hem de kin, nefret ve gayz olamaz. Hele bir kalb, her gün, her hafta, her sene, değişik ibadet şekilleriyle, imanını, Hakk’a intisabını, misakını yeniliyor, güçlendiriyor ve hep parlak kalabiliyorsa, böyle bir kalbin düşmanlıklara açık olmasına kat’iyen ihtimal verilemez. Bir kere her İslâmî davranış, içimizde, bütün hareketlerimizin Müslümanca olması duygusunu uyarır ve bizi mü’mince yaşamaya yönlendirir. Vicdanî müktesebatımız ve kalbî vâridâtımız, tavırlarımıza aks ede ede ahlâkımızın atkılarını oluşturur ve davranışlarımızdan taşa taşa kültürümüzün temel referansları hâline gelerek, kendimiz olarak kalmamızı sağlar. Böylece, temeli insan kalbinde Allah’a imana, itimada, güvene dayanan bir insanî mükemmeliyet, sevgi, alâka, samimiyet ve muhabbet şeklinde çevreye akmaya başlar ve Müslüman ferd, haiz bulunduğu bu câzibe-i kudsiye sayesinde ferdiyetten çıkar ve âdeta bir millet olur.

Düşünceler, tasarılar, sanat gayretleri, evvelâ insan içinde doğup, şekillenip, sonra da gelişme ortamını bulunca inkişaf ve inbisat ettiği gibi, ibadet, ahlâk, ruhî hayat, kültür ve topyekün beşerî münasebetler de, ilk önce insan derûnunda, iman ve iz’an şeklinde belirirler; derken gelişip umum hayatı kuşatır ve bütün beşerî davranışlara boyalarını çalarak, her hamle, her hareket ve her faaliyetin temel belirleyicisi olur ve her konuda kendilerini hissettirmeye başlarlar.

İslâm, insanlığa, bütün diğer din ve felsefî sistemlerden farklı olarak, evrensel buudlu, ama kendine has bir düşünce ve hayat resmi ortaya koymuştur; koymuş ve müntesiplerine onu yaşama ve uygulama sorumluluğunu yüklemiştir. Bunun şuurunda olan bir Müslüman, bütün ferdî, ailevî ve içtimaî ilişkilerinde bu çerçeveye sadık kalmaya çalışır.. geleceğini bu anlayışa göre planlar.. gücü yettiği ve şartlar elverdiği ölçüde hep yüklendiği bu mes’ûliyeti gerçekleştirmeye gayret eder. Zaten herhangi bir düşünce ve gâye-i hayal, ortam müsait olduğu ölçüde realize edilme yolunda bir kısım hamle ve aksiyonlarla desteklenmezse, o düşünce ve gâye-i hayaller, sadece rüyaların masmavi ikliminde tüllenir durur; biz de realitelerin cenderesinde ezilmeye devam ederiz.

Aslında, iç dünyamızda kök salan iman gerçeği de ancak, yaşanan hayatın içine girdiği ölçüde inkişaf ederek varlığını devam ettirebilir… Evet o, gönüllerimizde çimlendikten sonra, davranışlarımızda da doğruluk ve güvene dönüşebiliyor; namazlarımızda saygı ve huşûa inkılâp edebiliyor; sosyal ilişkilerde hakkaniyet ve istikamet düşüncesine kaynaklık yapabiliyorsa, gelişip inkişaf etme adına önü sonsuza kadar açık demektir. İşte insanda böyle bir iman, hiç bitmeyen bir güç ve enerji kaynağı olduğu gibi, hilâfet unvanıyla eşyaya müdahale etme, duygu ve düşüncelerine göre çevresini şekillendirme, kendi tabiîliği içinde sanat ruhu ve estetizm mülâhazalarıyla tevhid ve tecrid eksenli sonsuza açılmanın da biricik rampasıdır. Evet iman, estetiğe açık ruhlarda öyle derin bir sanat ruhu hâsıl eder ki, sanatkâr bir mü’min, hiç zorlanmadan birkaç fırça darbesiyle tuvalinin üzerinde meydana getirdiği bir kısım çizgi ve motiflerle, varlığın sonsuzluk menşûrundaki mahiyet-i mücerredesine ulaşır ve sanatına öyle bir ebediyet rengi işler ki, insan böyle bir sanat eserini her temâşâya alışında, bütün varlığın küçük bir minyatürü ile karşı karşıya bulunduğunu sanır; sanır ve sanat diliyle tevhid ve tecrit mülâhazalarının resimlendirilmesi içinde, çizgilerin büyülü dünyasında sınırlı objelerde sınırsızı, damlada deryayı, zerrede kâinatları temâşâ etme neşvesine erer.

Biz, İslâm sanatını, sadece o objektife, şu sübjektife başkaldırma ya da bir maharet teşhiri şeklinde anlama yerine, onu, varlık ve hâdiseler arasında görülüp duyulan, sezilip anlaşılan veya sezilip anlaşılması gereken ruh, mânâ ve muhtevayı, kalb, şuur ve his lisanıyla sentezleyip, her zaman anlaşılması gerekli olan gerçeğin, her bakışta yeni bir buuduyla duyulabilecek esneklikte, fakat kıblenümâsı hep aynı istikamette ve değişik kombinezon imalarıyla sürekli o Mevcûd-u Meçhûl’e göndermelerde bulunan bir çerçeve içinde ve çerçeveleri aşkın bir kısım sihirli çizgilerin kesrette vahdeti, vahdette de kesreti göstermesinden ibaret görüyoruz.

Hulâsa İslâm, kâinat kitabının hem sesi, soluğu, tefsiri, yorumu; hem de onun dününün, bugününün, yarınının resmi, fotoğrafı, haritası ve kapalı gibi görünen kapılarının da esrarlı anahtarıdır. O, bu hususların bütününü ifade eden bir külldür. Parçalanması ve parçalarına, bütüne yüklenecek değerlerin yüklenmesi mümkün olmayan bir küll. Onu, parçalara ayırmak, sonra da bu parçalardan tam bir şey anlamaya çalışmak yanlıştır ve onun ruhuna ihanettir. Onu, mev’izeci bir üslûpla bir-iki âyet ve hadîsin tefsiri içinde ele alıp izah etmeye kalkışanlar, ömür boyu bu muhteşem besteler mecmuasını duymaya çalışsalar da, vicdanları hep ciddî bir eksikliğin sezileriyle sarsılacak ve ruhları sürekli bir boşluk yaşayacaktır.

İslâm; imandır, ibadettir, ahlâktır, insanî değerleri yükseltme sistemidir, düşüncedir, ilimdir ve sanattır. O, hayatı bir bütün olarak ele alır-yorumlar, kendi değerleriyle değerlendirir ve müntesiplerine eksiksiz bir semavî sofra takdim eder. O, her zaman hayatı realitelerle iç içe yorumlar ve kat’iyen hükümlerini hayata kapalı hayal koylarında haykırmayı düşünmez. Emirlerini, direktiflerini yaşanırlığa bağlar ve düşler âlemi üzerine hükümler bina etmez. İslâm, itikadî meselelerden, sanat ve kültür faaliyetlerine kadar her yerde hayatın içinde ve dinamiktir; böyle olması da, onun hem her zaman canlı kalmasının hem de evrenselliğinin en önemli emâresi ve esasıdır.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Nisan-1999 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Ayasofya

Herkul | | HERKUL NAGME

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

***

Mezopotamya yamaçlarındaki muhteşem kubbelerin inşasına ait usûlün en parlak örneği, en sadık temsilcisi ve Suriye ilhamlarının en can alıcı timsali, en kalıcı mâkesi Ayasofya, şarkın ilk “metropolitik” kilisesi ve “feth-i mübîn”e kadar da Hristiyan dünyasının biricik “büyük mabed”i büyük fetihle “iki bahr” arasında salîbin savleti kırılınca “Konstantiniyye” İstanbul, “büyük kilise” de Ayasofya Camii olur. Bu kutlu vazife ve mübarek unvan, 1934’te “fezasında ezanın susup” kubbesinde “Mevlâ’nın yâdının silineceği” ve asırlarca milletimizin ruhî hayatıyla iç içe olan ulu mabedin, kolu kanadı kırılıp bir müze hâline getirileceği âna kadar da devam eder.

Ayasofya, ilk basit şekliyle ve sıradan bir mabet hüviyetiyle Konstantin ve oğlunun eseri. Değişik aralıklarla üç müthiş yangın ve eski hâline benzetme istikametinde sürekli inşa ve onarımlar, bu tarihî katedralin, bugünkü sisli dumanlı durumuna denk bir tâli’sizlik… İmparator “Jüstinianus”un emriyle Hazreti Meryem’e armağan edilmek üzere, kâmilen tuğladan yapılması, camileşen bu büyük kilise uğrunda sergilenmiş en büyük tarihî gayret misali… Mimarî güzellik, iç debdebe, dış ihtişam ve Meryem Valideye ithaf gibi yürekleri hoplatan maddî-mânevî bütün güzellik unsurlarını ihtiva eden ulu mabet, görkemine uygun muhteşem bir küşâdla ibadete açılır. O güne göre her şey o kadar eksiksiz, o kadar parlak, o kadar büyüleyici düşmüştür ki, bir tarafta kendinden geçip naralar atan halk yığınları, Hazreti Mesih’i hoşnut ettiklerini sayıklarken, diğer yanda imparator, yapıp ortaya koyduğu bu büyük eserle meşhur, Hazreti Süleyman’ı kastederek “Süleyman seni geçtim!” diye haykırmaktadır. Gariptir; bu şatafatlı açılış üzerinden henüz çeyrek asır geçmemiştir ki, ulu mabet bu defa da şiddetli bir zelzele ile sarsılır.. o muhteşem kubbenin bir yanı çöker.. vaiz kürsüsü ve Hristiyanlarca mukaddes ekmek ve şarap dolapları paramparça olur. Derken mabet yeniden onarıma alınır.. inşa, tezyin.. çok geçmeden, arkadan Lâtin’lerin Konstantiniyye’yi işgalleri ve yüce mabedi yakıp yıkmaları.. içindeki kıymetli eşyayı yağmalamaları ulu mabedin bir türlü bitmeyen çileli ve sisli hayatından sadece birkaç satır… Yapıldığı günden itibaren hiçbir zaman belini doğrultma fırsatını bulamayan Ayasofya, ancak on beşinci asrın son yarısına doğru, gerçek sahiplerinin eline geçince beş asırlık bir gül devri idrak edebilecektir.

Tam akide boğuşmalarının azgınlaştığı, Bizans’ın temelinden sarsıldığı, Ayasofya’nın da mânâ ve muhtevasıyla müntesiplerinin elinde sürüm sürüm hâle geldiği çok buhranlı bir dönemde, bu defa da statiğin vefasızlığı en ürpertici şekilde kendini hissettirir. Ve âdeta, Bizans’taki yıkılış çalkantılarına, Ayasofya’nın kubbe ve duvarları da bütünüyle iştirak ediyormuş gibi, kubbe ve kubbe istinatları arasında bir iftirak, bir kaçış baş gösterir.

Konstantiniyye’nin İstanbul olma “sath-ı mâili”ne girdiği bu esnada mail-i inhidam ulu mabede, hayırlı el mimar Hayreddin’in dâhiyane tedbirleri imdada koşar.. onu çevresinden payandalar ve mukadder bir çöküşten kurtarır ki, rivayete nazaran Edirne’de hükümdarın karşısına çıkan koca mimar: “Hünkârım! Ayasofyanın minarelerinin ayaklarını hazırladım. Artık onu cami yapmak da size kalıyor.” der; padişahın rüyalarını onunla paylaştığını gösterir. Böylece Ayasofya son bir kere daha ölüm çukuruna yuvarlanmayı Müslüman Türk’ün kolları arasında atlatır. Ve sağlam bir zemine oturur; ölümsüzlüğe erer.

Fatih ve fetih ordusu ilk cuma namazlarını Ayasofya’da eda ederler.. daha sonra cami olma yolunda evolüsyon görüyor gibi minareleri, sağında-solundaki ilaveleri ve her yeni hükümdarın, devrinin sanat anlayışı içinde ona değişik bir boya çalmasıyla yüce mabet, şekillene şekillene bugünkü halini iktisap eder ve bugünlere gelir ulaşır…

Bağrında eda edilen ilk cuma namazından itibaren Müslümanların gönlüne giren ve daha sonra günde beş defa onların ruhî hayatıyla bütünleşen Ayasofya, bize o kadar ısınmış bizimle o kadar içli dışlı olmuştu ki; bir gün İstanbul’u işgal edip camileşen bütün kilise ve manastırları eski hâline çevirerek, minarelerine çan takmak isteyen “ehl-i salîb”e karşı, en yüksek ve gür sadâ onun kubbesinden taşıp Anadolu’nun dört bir yanında yankılanmıştı. Bu mânâlı ve görkemli kükreyişle milletimiz istiklale giden yolları bulmuş ve Ayasofya da kubbesine salîb yerleştirilmeden kurtulmuştu. Kurtulmuştu ama; bugüne kadar hep ruh ve irade nesilleriyle temsil edilen, daha çok da bir “kuvve-i kudsiye”ye musahhar olan ulu mabet, bir zamanlar, bütün bütün maddîleşen bir dünyadan kaçıp, mânânın temsilcisi Muhammedî ruha teslim olduğu gibi, bu defa da beş asır boyunca kendisine sahip çıkanların, materyalist Batı ile zifaf sevdasına düşmeleri karşısında cami-kilise arası bir berzaha yuvarlanmış ve bir kurtarıcı ruh beklemeye başlamıştı… Ayasofya’yı düştüğü bu son berzahtan kurtarıp yeni bir dirilişin Arasat’ına ulaştırmak için Hızır çeşmesinden su içmiş Hızır Çelebi’lere, Ulubatlı Hasan’lara, Akşemseddin’lere ve Fatih’lere ihtiyaç var. Yani, medresenin ilim ruhuna, tekyenin gönül hayatına, kışlanın disiplinine ve bu sacayağını bütünleştirecek bir baş yüceye ihtiyaç var…

Ayasofya, milletimizin ruhuyla o kadar bütünleşmiş ve onun benliğine o kadar sinmiştir ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen onun hâlâ, o kendine has ışıktan atmosferi sessizliğe boğulmuş nurlu minareleri ve aydınlık devirlerini tedai ettiren çevresi, iklimine uğrayan hemen herkese, kadimden onların dostuymuş gibi bir şeyler mırıldanır, bir şeyler sayıklar ve bir şeyler anlatmaya çalışır.. bizler, her semtine uğrayışımızda onu şanlı geçmişimizden ve muhteşem cedlerimizden bize intikal etmiş bir pırlanta gibi seyrederiz; o da gözlerimizin içine gülerek bizlere bazı imalarda bulunur ve ruhlarımıza bir kısım gizli duygular fısıldar.

Evet o, bugünkü hüzünlü hâli, yürekler acısı yalnızlığı ve zaman karşısında morlaşan mağlup hevasıyla dahi, hep kendinden söz ettirmek, kendini sevdirmek isteyen bir çocuk gibi, ne yapıp yapıp, bir yolunu bulup gözlere, gönüllere girmeye çalışmakta ve geçmişteki rengi, ışığı ve atmosferiyle bir şiir olup ruhlarımıza akmaktadır.

Ayasofya, hafif sisli görünüşü, ince turuncu havası ve şimalli tabiatıyla, Anadolu’dan daha çok, Batı yamaçlarının vahşi gülleri gibi, ilk bakışta duygularımıza biraz sertçe çarpar geçer.. ama arkadan beş asırlık dostluk ve ünsiyetin bütün ışıkları, bütün renkleri, bütün incelikleri buğu buğu zevk dalgaları hâlinde dört bir yanımızı sarınca, onu en sıcak duygularla kucaklar ve öz be öz kendi bahçemizin gülü gibi koklamaya başlarız. Geçmişin hülyalı mavilikleri içinde onu, pırıl pırıl, taze tenli, gencecik günleriyle tahayyül eder ve gönüllere girdiği mânâ derinlikleriyle duymaya çalışırız. Bu esnada o, kendi mûsıkîsini mırıldanmak için bir mızrap gibi eski hatıralar üzerine inip kalkmaya başlar ve bir ses yumağı, ses paketi misillü bağrında sakladığı ak-kara, acı-tatlı, hoş-nâhoş bin yedi yüz senelik bütün geçmişini, bütün sergüzeştini haykırmak ister. İster de ağzına bant yapıştırılmış veya fermuar vurulmuş bir insan gibi, yutkunur.. bir şeyler anlatmaya çalışır; fakat anlatamaz.. anlatamaz da hicranla iki büklüm olur.. mosmor kesilir ve bir tuğla yığını gibi yerinde kala kalır.

Ayasofya, asırlar ve asırlar boyu bizim dünyamızla o kadar kaynaşıp bütünleşmiştir ki, ona halis bir İstanbul nazarıyla bakabiliriz. Evet, dört bir yanında onu destekleyip ayakta kalmasını sağlayan istinat duvarları, harimindeki irili ufaklı Osmanlı hükümdarlarına ait ilaveleri, cihan devletinin dört asır boyu idare merkezi sayılan Topkapı sarayının himaye, vesaye ve komşuluğuna mazhariyeti.. nihayet, yanı başındaki Sultanahmet Camii ile bunca zaman içli dışlı yaşaması onu bizim dünyamızın kopmaz bir parçası hâline getirmiştir.

Her gün güneş doğarken onun minareleri arasından dalga dalga ışıklar yayılır; kubbesini yalar geçer ve gider Sultanahmet Camiine ulaşır.. batarken de Sultanahmet Camiini kucaklayan ziya hüzmeleri, ikindi sonrasının hüzünlü esintileri ile Ayasofya’yı okşar ve Topkapı sarayının üstünden boşluğa kayar. Işık, günde iki defa, bu iki ulu mabet arasında gelir-gider.. ve âdeta Hazreti Mesih’den Hazreti Ahmed’e Hazreti Ahmed’den Hazreti Mesih’e birer tahiyye akisleri sergiler durur.

Bilhassa hüzne açık sineler bu iki mabet arasında ve Topkapı sarayı güzergâhında sürekli doğudan batıya doğru, sisli ve serin bir havanın estiğini duyar; bu esinti ile beraber ruhlarına çarpan çaresizlikle burkulur ve inlerler. Bazen ufukları bütün bütün sis ve duman kesilir. Bazen de, hafakan hâline gelen ızdırapları, Kudreti Sonsuz’un inayetiyle bütünleşir ve birer şehadet parmağı gibi hep öteleri gösteren minareler arasında, değişik bir temâşâ zevkine ulaşır ve ye’sini parçalayacak bir büyü bulmuş gibi iradesine fer gelir.. ve bir adım daha atınca, bizler için her zaman ardına kadar açık bulunan Rahmeti Sonsuz’un rahmet kapısından içeriye girer.. bütün kalbiyle ona yönelir ve “Ey açılmaz kapıları açan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, Ayasofya’nın paslı kilitlerinin pasını çöz, kapılarını aç artık ve yıllardan beri secdesizlikten simsiyah kesilmiş zeminini secdeli başlarla nurlandır..!” hicran dolu niyazlarıyla yakarışa geçerler.

Ayasofya’nın bugünkü durumu, hemen herkese dâhiyane; fakat ızdıraplı bir şeyler söyletecek mahiyettedir. Evet onun, yüreklere oturan buruk halini, yüzümüze bakıp bakıp konuşamayan bir insanınkine benzer şekildeki melâlini her müşâhede edişimizde ruhumuzun derinliklerine, iç âlemimize benzeyen emeller ve hülyalarımıza benzeyen arzular aşılar.. bu esnada, uykuya yatmış gibi olan bütün duygularımız uyanır, onu bir sabah aydınlığı içinde kucaklar.. çehresindeki geçmişe ait rüyalarımızı, gelecekle alâkalı hülyalarımızı bir kere daha temâşâ eder ve o sis-duman içinde kendimizi en tatlı düşlerin akıntısına salıveririz.

Bazen, Sultanahmet minarelerinden yükselip, ta Topkapı Sarayı’na kadar ulaşan ezan seslerini, Ayasofya’dan kopup gelen çığlıklar hâlinde dinler; mazinin tat ve şivesi ile gönüllerimizi bir büyünün sardığını duyar ve âdeta sihirli kanatlarla geçmişin semalarında uçuyor gibi oluruz. Bazen ezanla gelen tedailerle, ruhlarımıza o kadar derin şeyler siner ki, sanki minarelerden yükselen “emr-i bülend”e fetih ordusu da mehteriyle, gülbanklarıyla refakat ediyormuş gibi ihtişam esintileri duyulur her yanda…

Ayasofya’nın çevresindeki o ihtiyar ağaçlar, ihtiyar duvarlar ve kim bilir hangi hatıralarla dolup-taşan kubbeler, kubbecikler, zaman zaman ruhlarımızda öyle anlaşılmaz hisler hâsıl eder ki, onun bugünkü gecesinden kopup gelen bu duygular tıpkı birer matkap gibi sinelerimizi deler ve gönüllerimizde silinmeyecek izler bırakır geçerler. Ne var ki, bu hâl çok uzun sürmez; birdenbire inanç ve ümit ufkumuzda şafaklar tüllenmeye başlar.. ve kışın bahar emareleri karşısında bozguna uğradığı; gecenin, şafağın pençesinde hırıltıya düştüğü gibi, Ayasofya’yı saran bunca zamanlık kasvetli bulutlar da birer birer dağılır ve yerlerini bize ait o masmavi günlere bırakırlar.

Evet, hiçbir zaman karanlıklar ebedî olmamıştır ve olamaz! Hiçbir zaman boşluk sonsuza kadar sürüp gidemez! Hiçbir zaman sükût ilanihaye devam edemez..! Onun içindir ki, gönüllerimize göre olmasa bile, gecenin en karanlık demlerinde dahi, bize ümitle göz kırpan ışıklar, ruhlarımızı doldurup içlerimize inşirah salan ilâhî soluklar ve iradelerimize fer veren esinti ve kıpırdanışlar hiçbir zaman eksik olmamıştır, olmamaktadır ve olmayacaktır!

Bilhassa, şu anda dünyanın dört bir yanında, birbirinden parlak, birbirinden güzel baharlar tüllenmeye başlamıştır. Her yerde yeşeren bu umumî bahardan Ayasofya’da mutlaka nasibini alacaktır ve alması da tabiîdir. Bizler, onun bu upuzun hicranlı döneminde bile, bu inancımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybetmek şöyle dursun, her gün yeni bir ümitle onun kapılarının aralandığını görüyor gibi olduk, ruhlarımızda şehrayinler yaşamaya başladık.

Her gün, onun için biraz daha gürleşen soluklar, heyecanla çarpan sineler, pekişen ruhî rabıtalar, coşan arzular ve sımsıcak dudaklar gibi gönüllerimize konup kalkan vâridâtlar, ilhamlar.. yıllardan beri yaşanan hafakanlarla yer değiştiren ümitler, aşklar, iştiyaklar, inbisatlar ise, bu mübarek fecrin aldatmayan emareleri…

Yıllarca, ışıkların, renklerin ağlayışıyla sararıp solan ve yorgun düşen Ayasofya, yüzümüze hep mecalsiz mecalsiz baktı ve sitemle burkuldu. Yıllarca çevresindeki çiçeklerin ekşi çehrelerinden şadırvanın hüzünlü akışına, güvercinlerinin gamlı gamlı uçuşundan koskoca âbidenin inkıraz rengine bürünmüş olmasına kadar burada her şey bir ölü evi matemiyle inledi ve Heraklit bekledi.

Bu kadar çileden sonra biz ve o, gecenin şu sisli anında “İşteddî ezmetü tenfericî!”[1] der gibi, gök kapılarının birdenbire sırlı bir açılışla ardına kadar açılacağını; gözlerimize gönüllerimize öteden ışıklar, ümitler yağacağını; boynunu büküp hüzün murâkabesine dalmış gibi duran selvilerin silkinip neşe ile salınacağını ve Ayasofya’nın semalarında peşi peşine sökün eden şafaklarla çevresini saran sislerin silinip gideceğini… Hâsılı bir kısım sırlı ışıkların bu karanlık geceyi delip gül devrine giden yollara nurlar salacağını bekleyen bir hâlimiz var.. bir Fatih, bir Ulubatlı Hasan, bir Hızır Çelebi ve bir Akşemseddin bekleyen inançlarımız var, ümitlerimiz var düşlerimiz var…

           Gözlerimde yaş, gönlümde hüzünden bir derya,

           Aç artık kapılarını bize Ayasofya!




[1]   “Karar kararabildiğin kadar! Karar ki, karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar.” Bkz.: el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/436; ed-Deylemî, el-Müsned 1/426.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.