Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Helal Mal

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Ömer, “Anne! Anne!” diye bağırarak elindekini annesine gösteriyordu.
Annesi, oğlunun böyle heyecanla bağırdığını duyunca, kötü bir şey olduğunu zannederek süratle kapıya yöneldi.

Ömerin çamura bulanmış elinde bir şey parıldıyordu. Annesi uzun bir zaman önce kaybettiği bileziğini görünce gözlerine inanamadı. Eşinin düğün hediyesi olarak aldığı bu bileziği kaybettikten sonra onu bir daha bulabileceği ümidini kaybetmişti. Bu kıymetli hediyeyi tekrar bulmanın sevinci ile gözleri yaşardı.

Oğlunu şefkatle kucakladı;

– Evladım bunu nereden buldun, dedi.

Ömer:

– Bahçedeki su yolunu tıkayan ot ve dalları temizlerken bir şeyin parladığını gördüm, üzerindeki çamuru kaldırınca ortaya çıkıverdi; bir de baktım ki bu altın bilezikmiş.
Anne derin bir nefes aldı. Ağır bir yükten kurtulmuş gibi rahatlamıştı. Pencereden gökyüzüne bakarak: “Allah ne kadar yüce! Kulları için ne büyük lütuflar gizliyor. Helal mal hiçbir zaman sahibini utandırmaz ve mahcup etmez.” dedi.

Oğlunun biraz önceki heyecanlı sesiyle uyanan Ömer’in babası da konuşulanların bir kısmını duymuştu, gözlerini ovuşturarak odaya girdi.

– Evladım nedir bu heyecanın, umarım hayırlı bir şeydir.! Hanım sen neler söylüyorsun…

Anne sevinçle elindeki bileziğini eşine gösterince baba şaşkınlıkla ve aynı sevinçle:

– Ooo! Kaybolan bilezik!

– Evet! Ömer, bahçedeki arkı temizlerken topraklar içinde onu bulmuş. Ben de Cenab-ı Hak’a şükrettim ve “Helal mal hiçbir zaman sahibini üzüntüde bırakmaz.” diyordum.
Baba:

– Evet hanım doğru söylüyorsun, helalinden elde edilen şey er veya geç mutlaka sahibine döner. Biliyor musunuz Allah’ın Sevgili Peygamber’i bu hakikatı bir hikaye anlatıyor. Ömer hemen atıldı: “Baba bana o hikayeyi anlatır mısın?”

Ömer’in babası oğlunun bu samimi ve içten isteğine sevindi:

– Olur, ama Cuma Namazı’nın vakti çok yaklaştı. Namazdan sonrasını beklemen gerekiyor. Hem bu arada kardeşin, Zeynep de gelir, böylece o da dinlemiş olur, dedi.
Ömer namazdan sonrasını sabırsızlıkla bekliyordu. Babası ile birlikte camiden eve döndüler ve baba anlatmaya başladı:

– Bir zamanlar hem sesi, hem de çehresi güzel bir adam vardı. Ticaretle uğraşıyordu. Oldukça dürüst olan bu adam etrafındaki insanlara güven veriyordu. Kazandığı ile hem geçimini sağlar hem de hayırlı işlerde bulunurdu.

Zamanla bu adam çok zenginleşti. Güzel ahlakı, zenginliğinin artmasına çok yardımcı olmuştu.

Ama dünya hali bu. Cenab-ı Hak kullarını zaman zaman bazı imtihanlardan geçirir ki onlara kendisini hatırlatsın. Kullarının kendisine olan bağlılıklarını artırmak için, sahip oldukları şeylerden onları mahrum eder. Bu deneme ve imtihanlar ile kulların Allah’a karşı bağlılıkları bir kat daha artar. İşte böyle bir imtihan ve deneme sürecini bu iyi ahlaklı adam da yaşayacaktı.

Günün birinde bu adam öyle bir zarar etti ki sahip olduğu her şey birden yok oluverdi. O eski tatlı ve güzel günlerin yerini şimdi sıkıntılı ve zor günler alıvermişti. O kadar ki sığınabilecek bir yer, karnını doyurabilecek bir ekmek dahi bulamıyordu.

Böylesi günlerin, Cenab-ı Hak tarafından kullarına bir imtihan olduğunun farkında olan bu güzel insan, kendi kendine şöyle düşünüyordu: “Bu durumumdan yine çalışma ve gayretimle kurtulabilirim. Oturarak ve üzülerek durumumu daha fazla zora sokmamalıyım.”

Ertesi sabah erkenden, eski tanıdıklarından birinin yanına gitti. Bu eski dostundan, kendisine bir kese altın borç vermesini istedi. O çevrede bu iyi insanı herkes tanırdı. Ayrıca onun iyi bir tüccür olduğunu herkes kabul ederdi. Arkadaşı ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:

– Arkadaşım! Ben seni çok iyi tanırım ve sana güvenirim. Ama ben senden sana verdiğim bu borca karşılık bir şahit istiyorum.

Ahlaklı tüccar, arkadaşının bu isteğine karşı, kendinden gayet emin bir şekilde:

– Aramızdaki anlaşmaya Allah şahittir! dedi.

Adam;

– Allah elbette her şeye şahittir, ancak, sana verdiğim bu bir kese altın için birisini şahit göstermen gerekiyor, deyince o yine:

– Bu konuştuklarımıza şahit sadece “Allah’tır” dedi.

Bu samimi ısrar karşısında, arkadaşına güvenen adam kasasından bir kese altın çıkardı, dürüstlüğü ile bilinen arkadaşına:

– Al! Tamam, aramızda şahit Allah’tır. O, senin çalışmanın ve gayretinin mükafatını verecektir, haydi uğurlar olsun! dedi.

Aralarındaki bu ticari anlaşma için bir süre belirlemeleri gerekiyordu. Bu sürenin bir ay olmasına karar verdiler. Yani her şeyini kaybeden kahramanımızın borcunu ödemek için bir aylık bir zamanı vardı.

Hemen işe koyuldu. Yeni işi için bir gemi ile başka bir şehre gitmesi gerekiyordu. Bir gemi sahibi ile bu yolculuk için anlaştı. Borç aldığı yakın dostu ile vedalaştıktan sonra Allah’a dua ederek yola çıktı. Gemi limandan ayrıldı, adam yolculuk boyunca yeni işinde başarılı olması ve arkadaşına verdiği sözü yerine getirebilmesi için Allah’ın yardımını istedi ve dua etti.

Yolculuk oldukça tatlıydı. Hoş bir rüzgar eşliğinde bir tüy gibi süzülen gemi kısa bir süre sonra şehre ulaştı; mallarını indirdi. İyi kalbli tüccar, mallarını limana indirirdi, işleri çok iyi gitti; fazla beklemeden getirdiği mallarını çok kar elde ederek sattı. Bu işler olurken sevgili dostumuz hep Allah’a şükrediyordu; çünkü işlerinin bu kadar yolunda gitmesinin hep Allah tarafından olduğunu biliyordu.

İşlerini tamamladı. Çok kar etmişti ve dönüş vakti gelmişti. Ama bir problem ortaya çıkmıştı. Dönüş için bir gemi bulamıyordu.

Her sabah erkenden limana geliyor yeni bir gemi gelmesini bekliyordu. Günler geçiyor ama beklediği gemi bir türlü gelmiyordu. Her geçen gün endişesi bir kat daha artıyordu. Arkadaşı ile anlaştıkları gün hızla yaklaşıyordu. Evet, dostuna söz vermişti. Bu sözünün gereğini yerine getirmeliydi. Ama nasıl? Bu sıkıntıyı nasıl aşacaktı? Verdiği söze nasıl bağlı kalacaktı? Bu imkansız gibiydi, zira şartlar oldukça elverişsizdi.

Sonra aklına bir çare geldi. Bir mektup yazdı. Bu mektupta elinde olmayan gecikmeden dolayı arkadaşından özür diliyordu. Borcu olan bir kese altını ve yazdığı mektubu alarak denizin kıyısına geldi. Deniz tatlı bir rüzgarla sallanırken pırıl pırıl parlıyordu. Kıyıda kalın bir ağaç parçası buldu. Cebindeki çakıyı çıkardı. Ağaç parçasının arkasına ustaca bir oyuk açtı. Altın kesesini ve arkadaşına yazdığı mektubu güzelce bu boşluğa yerleştirdi. Sonra bu ağaç parçasını denizin dalgalarına bıraktı. Allah’a şimdiye kadar kendisine yardım ettiği gibi şimdi de verdiği sözü tutabilmesi için dua dua yalvardı.

Denizin dalgaları ağaç parçasını her dalgalanışta biraz daha uzağa götürüyordu. Biraz sonra mektup ve altın kesesini taşıyan ağaç parçası görünmeyecek kadar uzaktaydı. Uzun uzun denizin dalgalarını seyreden adam gözyaşlarını tutamadı. Daha sonraki günlerini de gemi bekleyerek geçirdi.

Öbür tarafta borcu veren arkadaşı süratle geçen zamanın farkındaydı. Birkaç kez tüccar arkadaşına rastlar ümidi ile gemilerden inen yolculara baktı.

Günlerden bir gün dalgalar kıyıya iyice ıslanmış bir odun parçası taşımıştı. Bu tahta parçası kıyıda dolaşmakta olan bir adamın dikkatini çekti. Bu, tüccara borç veren arkadaşından başkası değildi. “Ocakta yakarım, ya da başka bir iş için kullanabilirim” düşüncesiyle aldığı tahta, onu çok şaşırtacaktı.

Adam kıyıdan omuzlanıp getirdiği ağaç parçası içinde bir mektup ve bir kese altını görünce şaşkına döndü. Mektubu okudu, kesenin içindeki altınları saydı. Sevinç ve şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırır bir hale geldi. Bu ilginç hadise karşısında Cenab-ı Hakk’a çok şükretti.

Denizin bu tarafında ise kahramanımız, hala kendisini götürecek bir gemi beklemekteydi. İşte o gün de gelmişti, şimdi limana yanaşan gemi, yarın dostumuzu vatanına ulaştıracak gemiydi.

Eşyalarını topladı, hazırlığını yaptı, kendisini gemiye attı. Güneş daha doğmadan, sabahın üfül üfül esen rüzgarı ile gemi hareket etmişti. Denizin dalgaları üzerinde bir kuş gibi salınıyordu; uçsuz bucaksız deniz suları geminin altında adeta atlastan bir halı gibiydi.

Günler ve geceler böyle geçti. Ne var ki, bu süre kahramanımız için hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Çünkü o hala arkadaşına verdiği sözü yerine getirememenin utancını yaşıyordu. Gemi, kıyıya yanaştığında ilk inen o oldu. Çok telaşlı görünüyordu. Daha evine uğramayı bile düşünmeden süratli adımlarla borç aldığı arkadaşını bulmak için çarşıya yöneldi.

Arkadaşını buldu, gecikmesinin sebeplerini anlattı, kendisini affetmesini istedi. Sonra bir kese altını çıkarıp arkadaşına uzattı ve şöyle dedi:

– Sevgili dostum, al bu sana olan borcum. Sana çok teşekkür borçluyum, bu iyiliğini hayat boyunca unutmayacağım. Sayende daha önce kaybettiğim mallarımı tekrar kazandım. Geç kaldığım ve sana olan borcumu geciktirdiğim için beni affetmeni isterim.

Arkadaşı bu içten sözleri dinlerken tebessüm ediyordu:

– Ey aziz dostum bunu vermene gerek yok. Allah umulmadık bir şekilde seninle aramızda olan hesabı gördü, dedi ve arkadaşının gönderdiği mektup ile bir kese altının eline nasıl ulaştığını anlattı. Sonra şöyle dedi:

– Hani hatırlıyor musun, benden borç istediğini gün, ben senden bir şahit istemiştim. Sen de hiç tereddüt etmeden “Allah aramızdaki anlaşmaya şahittir. Şahit olarak Allah yeter!” demiştin. İşin sonucunu büyük bir güvenle Cenab-ı Hakk’a bırakman senin içtenliğini gösteriyordu. Allah da kendisine bu derece bağlı olan kullarının işlerini boşa çıkarmaz, dedi.

Sonra iki arkadaş büyük bir sevinçle birbirlerine sarıldılar. Bundan böyle bir dertleri olduğunda birbirlerine destek olacaklarına dair anlaştılar.

– Ömer’in kız kardeşi Zeynep, hikayeyi can kulağı ile dinliyordu:
– Allah Allah! Sevgili Peygamberimiz’in anlattığı bu hadise ne kadar ilginç, dedi.

Ömer’in annesi:

– Evet! Helal mal hiçbir zaman sahibini mahcup etmez, görüyorsunuz. Deniz ağaç parçasını yutmadı, onu omuzlarına yüklenmiş bir emanet gibi sahibine ulaştırdı.

Zeynep’in babası söze karıştı;

– O namuslu tüccar arkadaşından borç alırken söz verdiği günde gelip borcunu ödeyeceği ümidini taşıyordu. Bunda çok kararlıydı, çok samimi idi. Allah da onun bu samimiyet ve ciddiyetine her şeyi yardımcı kıldı.

Ayrıca zaten namuslu olan bu insan malını elinin emeği ve alnının teri ile kazanmıştı; yani kazandıkları helal idi.