Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Melekler Savunsun Sizi

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Merhaba Arkadaşlar!
Güzel başlayan ama pişmanlıkla devam eden iki haftadan sonra yine sizinle beraberim. Yapılan hataları söylemek doğru değildir; fakat, aynı yanlışlara sizin de düşmemeniz için bu hafta bazı hatalarımı anlatmaya karar verdim.

Bizim kaldığımız evin arkasındaki binaya misafirler geldi. İçlerinde benimle yaşıt iki arkadaş da vardı. Onlarla tanıştık ve beraberce oyunlar oynadık. Kanada’da doğup büyüyen Burak, oturdukları yerde çok fazla Müslüman olmamasına rağmen namazı konusunda hassas ve iyi huylu bir arkadaştı. Hakan da buraya Türkiye’den ailesiyle birlikte on günlüğüne tatile gelmiş olan, çevresindekilere şaka yapmayı ve onları kızdırmayı biraz seven bir arkadaştı.

Yeni arkadaşlarımla futbol oynadık, koşu yarışmaları yaptık. Her şey çok güzeldi, ama bazen aramızda anlaşmazlıklar çıkıyordu. Özellikle Hakan mızıkçılık yapıyor, yenileceğini anladığı zaman oyunu bırakıp gidiyordu. Burak’sa yaptığımız esprileri tam anlayamıyor ve yanlış kelimelerden oluşan çok komik cümleler kuruyordu. Bu yüzden de onun yarım Türkçesi bizim için eğlence konusu olmuştu. Ben de sık sık konuşmasına müdahale edip hatalarını düzeltiyordum. Ama onu üzdüğümün ve kırdığımın hiç farkına varmamıştım!

Yine birbirimizle şakalaştığımız bir aralık, yanlışlıkla attığım top Hakan’ın karnına çarptı. Arkadaşımın canı çok yanmış ama ben onun numara yaptığını zannettiğim için ondan özür dilemedim. Hakan da bana kızarak benim çok bencil olduğumu, oyunda hile yaptığımı, onu kıskandığımı ve bilerek onun canını acıtmaya çalıştığımı söyledi. Aslında bu söylediklerini o yapıyordu bana göre. Ve beni nasıl da kendisi gibi zannediyordu. O kadar kızdım ki ben de başladım onun birkaç gündür yaptıklarını sıralayıp kendimi savunmaya. Onun itiraz edeceğini bildiğimden dolayı da Burak’ı şahit göstermek ihtiyacı duydum. “Öyle değil mi?” diye Burak’a birkaç defa sorup destek arayınca, o yarım Türkçesiyle sadece “Ben bilmem!” diyebildi.

Çok sinirli olduğum için o an ne dediğimin farkına varamadım ve sinirimi Burak’tan çıkarmaya kalkışarak; “Sana soru soranda kabahat!” dedim. Yüz ifadesi birden kötüleşen Burak “Namaz geldi, ben gidiyorum!” deyip yanımızdan ayrıldı. Burak’ın yüzünde o üzgün ifadeyi görünce onu kırdığımı farkettim. Hakan’a kızmış hatta o öfkeyle dilime hakim olamayıp Burak’ın da kalbini kırmıştım. Ama o cevap bile vermemişti. Sadece namaz vaktini söyleyip yanımızdan uzaklaşmıştı. O an, biraz sonra Allah’ın huzuruna durup namaz kılacağımı hatırladım. Her namaz öncesi ve sonrası günümü değerlendirmeye çalışır, Allah’ın huzuruna giysimi, bedenimi, kalbimi ve fikrimi temizlemiş olarak gitmeye gayret ederdim. Ama bu sefer çok farklıydı. Yıkanmayla çıkmayacak bir kire bulaşmıştım. Hem Burak’ı kırmış hem de kötülüğe kötülükle karşılık vermiştim.

Arkadaşlarımla aramızda geçenlerden kimseye bahsetmedim. Gözüm hep Burak’ı aradı, “Bana küstü mü, özür dilesem kırgınlığı geçer mi?” diye düşündüm durdum. Gece yatağıma yatıp gözlerimi kapattığımda hep Burak’ı ve Hakan’ı görüyordum. Kendi içimde bir savaş yaşıyordum, bir yanım hatalı olduğumu ve onlardan özür dilemem gerektiğini söylerken diğer bir yanım da haklı olduğumu ve önce onların gelip benden özür dilemelerinin lazım geldiğini fısıldıyordu. Uzayıp giden bu iç tartışma esnasında uyuyakalmışım. Gördüğüm bir kabusla yerimden fırladım ve bir daha da uyuyamadım. Işığı açıp aldım elime bir kitap ve okumaya başladım. Gözüme ilk ilişen yer sanki yüzüme bir tokat gibi inivermişti. Kitapta aynen şöyle yazıyordu:

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının arasında otururken, bir adam Hazreti Ebu Bekir’e hakaret içeren sözler sarfetti. Ancak Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) adamın kötü sözlerine cevap vermedi. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret etti. O yine sessizce durdu. Adam üçüncü sefer de eziyet edince Hazreti Ebu Bekir adama hak ettiği cevabı vererek kendisini müdafaa etti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalkıp Hazreti Ebu Bekir’in yanından uzaklaştı. Allah Rasulü’nün bu âni kalkışı karşısında endişelenen Hazreti Ebu Bekir:

“Ey Allah’ın Rasûlü, yoksa sizi üzecek bir şey mi yaptım?” diye sordu.

“Hayır” dedi Allah Rasulü, “O kişi sana hakaret ederken semadan bir melek inmiş, seni müdafaa ediyor, adamın söylediklerini yalanlıyordu. Fakat, sen kendini müdafaaya başlayınca melek gitti, şeytan gelip yanına oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada durmam.” buyurdu.

Devamını okumaya fırsat bulamadan, kapı açıldı ve annem içeri girdi. Neden uyumadığımı sordu. Normalde her şeyimi annemle paylaşırdım ama bu sefer bir türlü olanları anneme anlatmak gelmemişti içimden. O hadisi okuyup sadece Burak’a karşı değil, Allah’a karşı da hata işlediğimi öğrenince tek başıma altından kalkamayacağım bu durumla ilgili annemden yardım istemeye karar verdim ve olup bitenle beraber okuduğum o hadisi anneme anlattım. Meğerse annem arkadaşlarımla tartıştığımı tahmin etmiş, Burak’ın annesi de onun gizli gizli ağladığını söyleyince aramızda kötü bir şey geçtiğinden emin olmuş.

“Bildiğini neden söylemedin anne?”

“Ben her şeyi senin anlatmanı bekledim, benden hiçbir şey gizlemeyeceğini ve asla yalan söylemeyeceğini de bildiğim için sen konuya girmeden bir şey sormak istemedim.”

“Burak’ın kalbini kırdım, Hakan’a karşı da hatalı davrandığımı bu hadisten öğrendim, nasıl birdenbire bu kadar çok yanlış yaptım anne? Bunları nasıl telafi edeceğim şimdi?”

“Oğlum, öfke gelince akıl gider ve insan da Şeytanın tuzaklarına düşmeye hazır bir hale gelir. Hakan’ın canı acımış, sen de özür dilemeyince sinirlenmiş, onun kızgınlıkla söylediklerine sen de öfkelenince bu sefer her şey kontrolden çıkmış. Karşındaki insan hangi suçlamayla gelirse gelsin, sen münakaşaya girmezsen, ikinizin de kötü sözler söylemenize ve böylece günah işlemenize engel olursun.”

“Ama haklı olduğum zaman da kendimi savunmayacak mıyım anne? Bu sefer de herkes bana haksız ve korkak gözüyle bakmaz mı?”

“Senin için insanların sana nasıl baktığı mı daha önemli, yoksa Allah’ın sevgisini ve Cennet’i kazanmak mı?”

“Tabii ki Allah’ın sevgisiyle Cennet’i kazanmak daha önemli, zaten bunun için yapmıyor muyuz bütün ibadetlerimizi?”

“Öyleyse şu hadisi iyi dinle, ‘Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine Cennet’in kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de Cennetin ortasında bir ev kurulur.’ Yani şartlar ne olursa olsun münakaşadan uzak durmak gerekli. Sen arkadaşlarınla programdayken Ayyüzlü, Allah’ın rızasına ulaşmak isteyenlerin özelliklerini saydı; ‘Allah’ın rızasına, sevgisine ulaşmayı hedefleyen bahadırlar, sadece kendi nefislerinin eksik ve kusurlarıyla uğraşıp başkalarını hoşgörmeli; kardeşinin öfkesine, nazına ve dil sürçmesine katlanmalı; kendi nefsine karşı savcı, başkasına karşı ise avukat gibi olmalıdır.’ dedi. Müslümanların arasındaki her kavganın ellerindeki nimetlerin birer birer alınmasına sebeb olduğunu da söyledi. Şimdi sen söyle, kavgadan, tartışmadan uzak kalmak daha kârlı değil mi? Hem böylece arkadaşlarına da iyi örnek olursun.”

“İyi ama, aramızda geçenlerden sonra artık eskisi gibi olamayız Hakan’la.”

“Ne demek? Eskisinden bile güzel olabilir aranız, ama önce neden sevmen gerektiğini bilmelisin. Ayyüzlü yine aynı konuşmasında şöyle dedi; “Bir mü’minin din kardeşini sevmesi kalble değil, iradesiyle olur. Birçok kötü özelliği olsa bile o kardeşinde imanın bir parçacık ışığı varsa, o ışık, bütün karanlıkları aydınlatmaya, kötülükleri unutmaya yetecek kıymettedir.” Sadece ondaki imanı görmeye çalış. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki; “Her ikinizin Yaradanınız bir, Sahibiniz bir, ibadet ettiğiniz Zât bir, hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, sonra devletiniz bir, memleketiniz bir bir bir… Bu kadar ortak nokta muhabbeti, sevgiyi gerektirdiği halde, birbirinden uzak durmanın, birbirini sevmemenin Allah’a karşı ne kadar büyük bir hürmetsizlik ve arkadaşına karşı da ne kadar büyük bir zulüm olduğunu kalbin ölmemişse, aklın da sönmemişse anlarsın.” Söyle bakalım küçük bey, hâlâ aynı düşüncede misiniz?”

“Hayır, ne mümkün anne artık öyle düşünmem? Peki Burak için ne diyeceksin?”

“Bir Müslüman asla başkalarının farklılık ve kusurlarıyla alay etmez, bunu bir eğlence unsuru olarak görmez oğlum. Zira mü’min, bu dünyada yaptığı her şeyin hem de en ufak ayrıntısına kadar hesabının sorulacağına, iyiliklerin mükafatlandırılacağına, kötülüklerin de cezalandırılacağına inanır; Allah’ın ve Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in sevgisini kaybetmekten korkar. Alay etmede gizli bir kibir vardır. İnsanın kendini büyük, başkalarını da kendinden küçük, hakir, hor görmesi vardır. Halbuki, kibir olan kalbden iman çıkarmış, Allah Rasulü buyuruyor. İnsan yaratılış itibariyle, bütün varlıklar içinde en şerefli olandır. İnsanlarla alay etmek hem kul hakkına girmektir hem de insanı yaratan Allah’a karşı da bir saygısızlıktır.”

“Ama ben onun üzüldüğünü düşünmemiştim ki anne!”

“Bir mü’min, kardeşinin söylemesine gerek kalmadan onun neye üzülüp neye sevineceğini bilmeli. Bunun için de kendimizi onun yerine koymak işimizi kolaylaştırır. Gel sen de kendini arkadaşının yerine koy. Hangi sebeple olursa olsun, insanların bizimle alay etmesini istemeyiz, öyle değil mi? Nitekim Allah Teâlâ da bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor; “Ey iman edenler! Bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Umulur ki alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlıdır.” Bizim hoşumuza gitmeyecek bir hareketi düşmanımıza bile yapmamız Müslüman ahlâkına yakışmaz.”

“Bir sürü kitap okuyorum ama hiçbirinden ders almamışım. Arkadaşlarımdan tek tek özür, Allah’tan da af dilesem, bu hatalarımı telafi etmiş olur muyum anne?” diyerek ağlamaya başladım. Annem de;

“Gel oğlum, bak sabah namazı vakti henüz girmedi. Biliyorsun gece yapılan dualar kabul edilen dualardandır, hadi abdest alıp iki rekat teheccüd namazı kılalım. Sonra da, hatalarını bir daha tekrarlamamak ve kırdığın arkadaşlarının gönüllerini alabilmek için Allah’a dua et. Sabah kahvaltıdan sonra da arkadaşlarına birer mektup yazar, onları ne kadar sevdiğini, hatanı farkettiğini ve bir daha onları üzmemeye çalışacağını anlatırsın. Belki birer hediye de verebilirsin onlara.”

Annemin dediklerini yapıp en sevdiğim iki oyuncağımı arkadaşlarıma hediye ettim. Hem arkadaşlarımın gönlünü aldım, hem de yeniden huzur buldum. Bundan sonra kararlıyım; kim bana ne şekilde davranırsa davransın, ben onlara hep iyi davranmaya gayret gösterecek, beni savunma işini hep meleklere bırakacağım. Kavga etmemek, sesimi onlara yükseltmemek için gerekirse o ortamı terkedeceğim, aynı Burak’ın bana yaptığı gibi. Karşımdaki insanın yerine kendimi koymaya çalışacak ve sonradan pişman olacağım bir davranışı yapmayacağım, inşaAllah. Peygamber Efendimiz, kendisine o kadar kötü davrananlara bile hiç kötülükle mukabele etmemiş. O öyle davrandıktan sonra kime ve hangi harekete kötülükle karşılık verilebilir ki? Ben bu olaydan dersimi aldım. İnşallah siz de istifade eder ve benim düştüğüm bu hatalara düşmezsiniz.

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂