Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

TutsaK Kedi

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Maviş, çok güzel bir kediydi. Bembeyaz, ipek gibi yumuşacık tüyleri vardı. Gözlerinin hemen üzerinden başlayıp kulaklarına kadar uzanan bir siyahlık da ona ayrı bir sevimlilik katıyordu. Kulaklarını her an bir ses duyuyor gibi dimdik tutardı.. Gözleri, mavi misketler gibi parlardı. İsmini de işte ışıl ışıl yanan mavi gözlerinden almıştı.
Maviş, evin iki çocuğu Ömer ve Zeynep’i çok severdi. Onların okuldan döneceği saatlerde Maviş’te bir canlılık gözlenirdi. Evin kapısından girdikleri zaman hemen koşar ikisinin ayaklarına sürtünür, ayrı bir sevimliliğe bürünürdü. Sanki bu onun her okul dönüşünde iki kardeş için hazırladığı bir karşılama merasimiydi.

Tatlı tatlı miyavlamaya başlayınca Ömer onu kucağına alır ve beyaz tüylerini okşadıkça neşesinden doğan mırıltılarını siz de duyabilirdiniz.

Aynı güzel dostluk Zeynep için de geçerli idi. Hatta Maviş Zeynep’in kendisini okşamasını daha çok arzulardı. Çünkü Zeynep’nin minicik elleri ağbisininkilerden daha yumuşaktı.

Maviş evin her tarafını dolaşırdı. Onun ayak basmadığı hiçbir yer yoktu. Evdeki farelerin can düşmanıydı. Onları yakalar ve kendisine güzel bir ziyafet çekerdi.
Maviş evde anneye adeta bir yardımcı ve yakın bir dost idi. Çünkü iki kardeş okula babaları da işe gittiğinde annenin evdeki tek arkadaşı bu güzel kedi oluyordu.
Çok sevimli bir kedi olan Maviş kendi cinsinin bütün özelliklerini de taşıyordu şüphesiz. Kuvvetli bir koku alma kabiliyetine sahipti. Özellikle balık, et ve peynir kokusuna dayanamıyordu. İlgilendiği bir şey karşısında büyük bir ustalıkla önce yay gibi belini esnetiyor, ayakları ile zemini iyice kavrıyordu. Yavaş yavaş ve sabırla yaklaşıp hedefine ani bir hareketle ulaştıktan sonra, aynı süratle kendine güvenli bir sığınak aramak için kayboluyordu. Birinin onu bu halde yakalayabilmesi adeta imkansızdı. Hele kapıp götürdüğünü geri almak yakalamaktan daha zor bir işti.

Şimdi sıra kahramanı Maviş olan bir olayı anlatmaya geldi:

Ömer o gün okul çantasını hazırlamakla meşguldü. Maviş onun etrafında dolaşıp paçalarına sürtünüyordu. Masanın üzerindeki yeni hazırlanmış tostu gözüne kestirmiş gibiydi. Ömer ise işine daldığı için bu hareketlerin manasını anlamamıştı. Maviş birden masanın üzerine sıçradı, tostu kaptı, aynı hızla odadan dışarı fırladı.
Ömer kendine geldiğinde çok geç kalmıştı. Maviş’in yaptığına çok kızmıştı. Bu kızgınlıkla ona bir ceza vermeyi düşündü.

Odanın içinde bir kovalamaca başladı. Her taraf birbirine karıştı. Sonunda Ömer kediyi yakaladı. Her ikisi de nefes nefese kalmışlardı. Maviş korkusundan Ömer’in elini birkaç yerden tırmalamıştı. Tabii bu arada tostun da yenilecek hali kalmamıştı.

Ömer, artık kendisinin yiyemeyeceği tostu Maviş’e de yedirmedi. Onu cezalandırmaya kararlıydı. Bir iple Maviş’i boynundan kanepenin ayağına bağladı. Neye uğradığını şaşıran hayvancağız, acı acı miyavlıyordu.

Ömer biraz önce hazırladığı çantasını alarak odasından çıktı. Kapıyı arkasından kapattı. Büyük bir iştahla yemeyi düşündüğü, tostunu kaybetmiş olmanın kızgınlığı hala üzerindeydi.

Ömer’in annesi ev işleri ile uğraşıyordu. Evi temizliyor ve akşam yemeği için hazırlık yapıyordu. Mutfağın yolu üzerindeki Ömer ve Zeynep’in odalarının önünden geçerken içeriden yükselen acı miyavlama seslerini işitince aceleyle odaya daldı. Kediyi o halde görünce şaşkına döndü. Hemen ipi çözdü, Maviş’i kucağına alarak hırçınlığını yatıştırmaya çalıştı. Onu kucağında mutfağa götürdü, önüne bir tabak süt koydu. Maviş, iştahla sütü içmeye koyuldu.

Biraz sonra karnı doyan hayvan kurtarıcısının ayaklara arasında dolaşmaya başladı. Sanki bu haliyle ona minnettarlığını iletiyordu.

Öğleye doğru, Ömer ve Zeynep okuldan döndüklerinde, annesi Ömer’in bakışlarından Maviş’i bağlayanın o olduğunu anlamıştı. Bu yaptığından dolayı Ömer’i azarladı:

– Oğlum bak beni iyi dinle! Sevgili Peygamberimiz, senin yaptığın gibi küçük görünen ama sonucu fena olan bir davranışı davranışı bize nasıl anlatıyor:

– Yalnız yaşıyan yaşlı ve huysuz bir kadın vardı. Küçük evinde tek başına yaşardı. Soğuk bir kış gecesinde şiddetli bir fırtına sırasında kadın kapının önünde acı acı bağıran bir kedinin sesi ile uyandı. Kapıyı açınca, sırılsıklam ıslanmış ve soğuktan titreyen bir kedinin içeriye girmek için kapıyı tırmaladığını gördü. Kadın kediyi içeri aldı ve hemen kapıyı kapattı.

Anne bu esnada biraz durakladı. Hala kızgınlığı geçmemişti. Ömer’a biraz kırgın bir bakışla baktı. Zeynep:

-Anne! Kadın sonra ne yaptı. dedi. Anne kızarak:

-Ne yapacak, Ömer’in yaptığını yaptı. Kediyi içeri aldıktan sonra onu bir yere kapattı. Kedinin ne çıkabileceği bir delik ne de yiyebileceği bir şey vardı. Sonra kadın kendi sıcak yatağına girdi. Zavallı kedinin orada hayatını nasıl sürdüreceğini düşünmeden rahatça uyuyabilmişti. Demek ki acıma hissi bu kadardı.

Ertesi sabah hava açılmıştı. Gece her tarafı sarsan rüzgar ile şiddetli yağmur kesilmişti. Bu arada minik kedinin sesi de kesilmişti.

Yaşlı kadın kediyi kapattığı yerin kapısını kediyi cansız halde yatarken buldu. Kedi ölmüştü. Ama kadın bundan hiç etkilenmişe benzemiyordu. Onu kuyruğundan tutup, herhangi bir çöpmüş gibi merhametsizce evin dışına atıverdi. İşte kadının bu merhametsizce davranışı onun cehenneme girmesine sebeb oldu.

Ömer çok korkmuştu:

– Anneciğim! Hayvanlara kötülük yapınca ceza görür müyüz?

– Elbette ki oğlum! Onlar da Allah’ın kendilerine verdikleri bir can taşıyorlar. Acı çekiyorlar, acıkıyorlar. Onlara iyi davranmakla sevap kazandığımız gibi zarar vermekle büyük bir cezayı hak etmiş oluyoruz. Bu kadının durumu unutulmaması gereken bir örnektir.

Bakın size bu konu ile ilgili başka bir hikaye daha anlatayım. Konunun önemini daha iyi kavrayacağınızı zannediyorum. Bunu da Peygamber Efendimiz, sahabelere anlatıyor:
– Her kötülüğe bulaşmış bir adam vardı. Bütün şehir halkı onun bu kötülüklerinden bıkmıştı ve ondan çok çekinirlerdi. Bir gün toplanıp onu şehirden uzaklaştırmayı kararlaştırdılar. Adam durumu fark edince hemen şehirden kaçtı. Çölde uzun bir yolculuk yaptıktın sonra, yolunu kaybeti. Yol azığı ve suyu da tükenmişti. Güneş o kadar sıcaktı ki neredeyse beynini kavuracaktı. Susuzluktan ağzı kurumuş, dudakları çatlamıştı. Gözleri de artık hiçbir şey göremez olmuştu.

Ama Allah’ın rahmeti nerede olursa olsun kullarının imdadına yetişiyordu.
Adam birdenbire biraz ilerisinde bir kuyu olduğunu fark etti. Ayaklarında kalan son kuvveti ile kuyuya koştu. Hemen kuyuya indi ve kana kana su içti. Suyu içince biraz olsun kendisine gelmişti.

Kuyudan çıkınca birden şaşırdı. Çünkü kuyunun yakınlarında susuzluktan bitkin düşmüş bir köpek vardı. Dili sarkmıştı ve birkaç adım atıyor, sonra düşüyor, tekrar kalkıyor ve böylece yürümeye çalışıyordu.

Adam köpeğin bu halini görünce, biraz önceki kendi hali gözleri önüne geldi. Eğer şu hayvana yardım etmezse, zavallı hayvan mutlaka ölecekti. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Suyu kuyudan ne ile çıkaracaktı? Sonra aklına bir fikir geldi.
Ayakkabısını çıkardı. Kuyuya indi. Onu su ile doldurup tekrar yukarı çıktı. Suyu köpeğin önüne koydu.

Köpek suyu içince canlılığına kavuşuverdi. Başını havaya kaldırarak teşekkür edercesine havlamaya başladı.

Cenab-ı Hakk adamın yaptığı bu işten hoşnut oldu. Daha önce bir çok kötülük yapan bu adamın bütün günahlarını affetti.

Allah Rasülü’nün arkadaşları bu ilginç hadiseyi dinleyince:

– Ey Allah’ın Peygamberi! Hayvanlara yaptığımız iyilikten dolayı sevap alır mıyız? diye sordular.

Allah Rasülü:

– “Susuzluğunu giderdiğiniz her bir canlı için size bir mükafat vardır” buyurdular.
Anne diyeceklerini bitirmişti;

– Peki oğlum! Şimdi sen ne diyorsun bakalım?

Ömer annesinin kucağına koştu.

– Allahım beni affetsin. Bir daha kesinlikle hiçbir hayvana kötülük etmeyeceğime söz veriyorum anneciğim.