İçeriğe geç

Mükellefiyetleri ona, asırlardan beri rahne rahne üstüne sağlam yanı kalmamış millet kalesini yeniden ihya edip eski ihtişamına ulaştırma yollarını gösteriyor; her gün birkaç defa sinesini Hakk’ın nefesleriyle doldurup İsrafil gibi gerilerek bütün kurak ve çorak çöllere diriltici soluklar salmasını emrediyordu… O ise, yaptığı ve yapacağı hizmetlerden ya hakk-ı temettü arıyor veya bir pes-himmet olarak, mescid tamiri için sağda solda mendil açıp inayet dilenenlerin durumuna düşüyordu. Hizmet ve himmetin en küçüğü dahi mübecceldir; ama, büyük himmetlere ihtiyaç hissedildiği bir yerde mini gayretler gerçek hizmete ihanettir.

Bu itibarladır ki, onun da, bekledikleriyle, beklediklerini elde etme uğrunda ortaya koyduğu cehd ve gayretler arasında ciddî münasebetsizlikler ve tutarsızlıklar vardı.

Evet, acaba bu inanç kadrosu, milletin kendi özünü idrak edip ruhunda dirilmesini; gözünü açıp ilk cedleri gibi, eşya ve hâdiseleri yepyeni bir anlayışla ele alıp değerlendirmesini ve birkaç asırlık tarihî tıkanıklığa bir kısım mecralar bularak akıcılık kazandırılmasını beklerken, bu uğurda kendi mükellefiyetlerini yerine getirebilmiş miydi? Çözüm bekleyen bunca problem karşısında muvakkaten olsun şahsi haz ve zevklerini unutabilmiş miydi? Milletin asırlık dertlerini temsil makamında bulunma iddialarına karşılık, haftada birkaç defa, bu dertleri vicdanında duyup inleyebilmiş miydi? Milletine karşı aşk derecesine varan derin bir alâka ve bağlılıktan dem vururken, senede bir iki defa olsun evinin yolunu unutabilmiş miydi? Her fırsatta iddialı avukatlara has bir eda ile maznun ve dinleyicilere kendini anlatmaya çalıştığı kadar, evet o kadar olsun, peygamberlerle temsil edilen bir yüksek davada, bir ruh ve gönül insanı olarak tıpkı rabbaniler gibi “Girdim reh-i sevdaya, mecnunum! Bana ar-namus lâzım değil.” diyebilmiş miydi..?

111