Bir yeni var oluşun tan yeri ağarırken, temcid verir gibi hep haykırıp inliyoruz: Gel ey var oluşumuzun mâyesi, ümitlerimizin ruhu! Gel ey birkaç asırdan beri nesillerin beklediği feleğin karnındaki mübarek yolcu! Gel ey millet ve tarih şuuru! Gölgen başımıza düştüğü günden bu yana, bu dünyada, hem şevkle gerilip coşanlar hem de salacağın tufandan uykusu kaçanlar var. Henüz ışığının tam zuhur etmediği şu günlerde, gölgenle yanıp kül olanları gördükçe, yolunu gözleyen gariplerin sana olan iştiyakları daha da artmakta ve buğu buğu gönül gözlerini saran visal arzusuyla yürekleri bir başka atmaktadır. Gel, visale koşan gönüllerimizi şâd eyle! Gel, aslanların yüreklerine korku salan o müthiş naralarınla haykır! Haykır ki, vatansız ve mazisiz ruhlar kahrolup gitsin; her tarafa zehir çalıp geçen yılanlar, akrepler deliklerine girip saklansın ve asırlardan beri kötü duygu ve kötü tutkuların meşcereliği hâline getirilmek istenen şu mübarek topraklar, sadece, ilmin, inancın, ahlâk ve faziletin fideliği olsun!
Bu ülkede huzur ve nizam, yeryüzünde adalet ve emniyet, gölgen gibi seni her yerde takip eden ve kıvrılıp açılmalarıyla sana selâm duran şerefimizin remzi forsunun dalgalanmalarında –o forsu dalgalandıran var olsun!– cihan sulhü ve devletler muvazenesi senin o sultanlara taç giydiren kutlulardan kutlu silahının namlusundadır.
Senin re’yine müracaat edilmeden devletler planındaki her karar bir aktörlüktür ve bu kararın verildiği yerlerin de tiyatrodan farkı yoktur. Senden âdâb ve erkân öğrenmeden milletlerine baş olmuş bütün başlar, o toplumlar için bir tâli’sizlik eseri; bu tâli’sizliğe uğramış olan yığınlar da gaflet ve dalâletin esiridirler.