İkincilere gelince; bunlar, varlığa ermenin sırrını kavramış, kendi iç dünyalarında fütuhat fütuhat üstüne derinleşmeye azmetmiş, herkesle ve her şeyle bir çeşit sevgi ve duygu birliği kurmaya yönelmiş özünde istidat ve liyakatli, başkaları için de hem lüzumlu hem de çok yararlı kimselerdir. Yükselip benliklerinin zirvesine diktikleri irade sancağının gölgesinde, hep fazilet kavgası verir, hep hasbilik ve diğergâmlık takip ederler. Düşünce ateşiyle kavrulan ruhları, saflaşan dimağları, nebiler ışığının birer gölgesi gibi, daha önce onların uğradıkları her yerde meleklerle akrabalığa ulaşır, onlarla bütünleşir ve onların arasında gezerler.
Hak katında sâf sâf dizilmiş bahtiyar toplulukların merkez noktasının, hem ilerisini hem de gerisini peygamberler tutar. Onların arkasında da bu kudsîlerin bayrağı dalgalanır. –O bayrağı dalgalandırana ruhlar feda olsun!– Nebilerin emir ve direktiflerini bunlar temsil ederler. Böylece merkezi tutanlar hayat şiirini besteler; arkadakiler de, onu en tatlı melodilerle seslendirmeye çalışırlar. Merkezdekiler, çevrelerine iyinin, güzelin, mâkulün mesajlarını sunar ve her tarafta hakikatin meşalesini yakarlar; arkadakiler de, sonsuza kadar hep onun etrafında döner dururlar. Merkezdekiler, “sûr”u dudağında şaha kalkmış İsrafil gibi çevrelerine ruh ve diriliş üflerler; arkadakiler de, bu ruha ceset giydirerek onu hayatın her ünitesinde en canlı heykeller hâlinde temsil etmeye çalışırlar.
Bu kutluların seslerinin ulaşmadığı yerlerde ses adına duyulan şeyler birer hırıltı, söylenen sözler de delilerin hezeyanından farksızdır. Bu yüksek kametleri görme bahtiyarlığına erememiş körler ve onların gönüllere huzur veren soluklarını duyamamış sağırlar, bütün bir hayat boyu bülbülün nağmelerini saksağan sesine karıştırır dururlar da bunun farkına bile varamazlar.