İçeriğe geç
18. Bölüm

Kur’ân

Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi odur. Yeryüzündeki bütün cazibedar güzellikler, onun ışığının varlık üzerine akseden gölgesi; en büyüleyici ses ve nağmeler, o semavî solukların sadece bir perdesidir. Onun ışıktan beyanları arasında tenezzüh, gönülden kirleri, gözlerden de günahları siler süpürür. Onun ötelere açık zümrütten iklimlerini temâşâ, düşünceye hikmet tohumlarını saçar, aklı semalar ötesi âlemlerde gezdirir.

Güneş, onun aydınlık dünyasına nispeten bir ateş böceği; Ay, çehresine ışık çalınmış bir avuç siyah topraktan ibarettir. O, dışının parlaklığı, içinin derinliği, muhtevasının zenginliği ile, gökler ötesinden gelmiş öyle bir sofradır ki; bize ulaşıncaya kadar, onu elden ele bir gül demeti gibi taşıyan melekler dahi ondan müstağni kalamamışlardır.

Yeryüzü ve onun sakinleri, bu ilâhî sofranın gelişini ihtiyaç ve iştiyak türküleriyle karşıladı ve bu köhne kürenin dört bir yanı onun gülüyle, nergisiyle âdeta Cennet yamaçlarına döndü. Onun olmadığı dönemde kapkaranlık kesilen ova, vadi, dağ, dere, tepe onun her yana saldığı nurlarla aydınlandı ve okunan bir kitap hâline geldi. Hele, onun şerh edip önümüze serdiği eşyanın hakikati âdeta ruhlarımızı dolduran bir hitap oldu.

İki cihan saadetinin yol göstericiliği ona verilmiştir. Mutluluğun altın anahtarı onun elindedir. O her yerde karşımıza çıkıp bizleri hayret ve şaşkınlıklara sevk eden muammaları çözüp aydınlatmasaydı, bu bin bir bilinmezler karşısında hayretten hayrete sürüklenip duracak, müşâhede ve düşüncelerimizi telif etme imkânını bulamayacaktık. O bir Hızır gibi imdadımıza yetişmeseydi, bu uçsuz bucaksız çöllerde garip, kimsesiz mahvolup gidecektik…

82