Evet artık, ne Cibril’in dolaştığı yerlerde hayat emaresi ne de Hızır’ın bıraktığı yemyeşil izlerden eser kalmamıştı. Düşünce ümide inat gidip gidip karanlık iklimlerde dolaşıyor, ümit düşünceden habersiz ve ölüm solukluyordu.
Tam bu zifiri karanlık içinde, biz bitkin, iradelerimiz de bîtâb yürürken, asırlar ötesinden Yüce Rehber’in sesi tın tın bir kere daha duyuldu. Nağmeleri kor gibi yakıcı, haykırışları yaman, solukları da gürül gürüldü. O, yoldakilere “Gel gel” diyor, âvâz âvâz bir şafağı müjdeliyor ve geçmişin şanlı yamaçlarına doğru yollar vuruyordu. Sesten, sözden anlayan herkes O’na doğru koşuyor.. mesafeler O’na ve arkasındakilere selâm duruyor ve her yana âdeta emniyet yağıyordu. Yeniden gökler ve yer izdivaca hazırlanıyor gibi el ele ve yüz yüze gelmişti.. yeniden ruhanîlerle insanlar aynı safta birleşiyordu. Her sıkıntılı dönemde, varlığını başımızın üstünde bir güneş gibi hissettiğimiz Yüce Rehber –Allah gölgesini başımızdan eksik etmesin!– bizi bir kere daha vesâyâsı altına alıyor ve “ümmetî..!” deyip inliyordu.. vicdanlarımız da bu arş u ferşi çınlatan sese: “Sensizlik işimizi bitirdi.. mumumuz sönmek üzere; çerağın nerde?.” çığlıklarıyla mukabele ediyordu.