İçeriğe geç

Tekyenin, gümüş bir fanustan sızıyor gibi dökülen ışığı her zaman ayrı bir büyü taşırdı. Zikr u fikr için insandaki romantik duyguların coştuğu gecelerin seçilmesinden, mekânın uhrevîliklerle dopdolu olmasına, ondan da müdavimlerin simalarındaki esrâra ve ledünnîliğe kadar her şey çok çarpıcıydı. Evet, sanki zikr u fikrin atlas ikliminde bir kısım sırlı âlemlerin kapılarını zorlama ile geceler ve onun loş, ürperten, düşündüren havası beraber seçilmiş gibiydi…

Bin seneden beri feyzini, bereketini, ışığını ve romantizmini bir baştan bir başa ülkemize neşrederek gürleyen tekye, bilhassa çok mübarek bir zaman diliminde, milletin hayat damarlarında kan olmuş, can olmuş akmış ve hep bir kalb gibi, bir nabız gibi atmıştır.

Tekye, halli güç bir bilmece ve kapalı, karanlık bir bilinmez değil; o teneffüs edilen uhrevî bir nesîm, yaşanan bir lezzet, duyulan bir haz ve ruhun derinliklerinin rasat edildiği bir rasathaneydi. Orada, gözler, gönüller idrak üstü aydınlıklara ulaşır ve gördüklerimiz inanılmaz bir rüya ve bir hülya hâlini alırdı.

Bazen tekye, o güçlü tesiriyle sâlikleri, âdeta beden ve cesetlerinden uzaklaştırır, onları bütün bütün kalbin ve ruhun bendeleri hâline getirir ve tıpkı bahara uyanan canlıların neşeyle şuraya-buraya koştukları gibi, onları şevk u târâbla coştururdu.

Tekye bazen, bütün mânâ ve derinlikleriyle, sezilmedik şekilde ruhlarımıza siner, bizi, insanî muhtevamızla avucunun içine alır; şekillerimizi bozup yeni bir hâle ifrağ etmek için sallar, çalkalar, ezer, öğütür, eritir ve âdeta uhrevîlik adına her şey olmaya müsait bir mâyi hâline getirirdi.

Tekye bazen, o derece, his ve gönüllerimizi aşan mânâ-larla inlerdi ki, serzâkir veya muğannînin:

74