Aslında, ne hasımların ardı-arkası kesilmeyen ihanetleri, ne de dostların vefasızlığı, onun, benliğimizde meknûz şuuraltı ihtişamına hiç mi hiç dokunamadı ve onun renklerini asla solduramadı. Aksine o hep kadirşinas gönüllerle hasbıhal etti ve mânâ köklerine bağlı vicdanlara kendi sesinden ne besteler ne besteler sundu! Kim ne derse desin o hâlâ, değişik çağrışımlara açık hülyalarımıza, harfsiz-kelimesiz, fakat çok engin, çok muhtevâlı, en renkli beyanlardan daha beliğ hutbeler îrad etmekte ve bir gün mutlaka geriye döneceği bişâretiyle yüreklerimizi hoplatmaktadır.
Bize göre, geçmişten tevârüs ettiğimiz millî ve dinî değerler, milletimizin canı-kanı mesâbesinde ve olmazsa olmaz hususlardandır. Biz onları yaşarken âdeta, mazinin kalb atışlarını, hâlin hesap, plân ve aktivitelerini, geleceğin de ümitlerini, hülyalarını duyar ve kendimizi cedlerimizin “hayhuy”ları arasında sanırız; sanırız da bu büyülü rüyadan bir daha da uyanmak istemeyiz. Kim bilir şimdiye kadar kaç kere geçmişin sessizlikten örülmüş melodileriyle değişik hafakanlarımızdan sıyrılmış ve yürüdüğümüz o upuzun ve çetrefilli yollarda, onun refâkat ve vesâyetinde serinlemişizdir.! Kaç kere hülyalarımızın menfezleriyle onu temâşâ etmiş ve atalarımızın azm u ikdâmıyla şahlanıp kendimiz olmaya doğru yürümüş ve hemen her zaman sağlam düşünen, yaşadığı dönemi iyi okuyan, okuduklarını da doğru yorumlayan o üstün karakterlerin vesâyetine koşmuşuzdur..!