Her şey insanlığın saadetine matuf olmalıdır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesi ve O’nun matmah-ı nazarıdır. Allah, kâinatı insana göre düzenlemiştir. Bu itibarla da medeniyetler insan için olmalı ve her medeniyette insanın mutluluğu hedef alınmalıdır. Bir kere o en muazzez varlıktır. Kur’ân-ı Kerim: “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; onlara güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”3 buyurur. Kur’ân’a ait bu gerçeği Şeyh Gâlib bir dizesiyle şöyle vurgular:
Evet, Allah nazarında insan, mükerrem bir varlıktır. Yeryüzündeki bütün medeniyetler, bütün siyasî, iktisadî, kültürel sistemler onun değerini kabul hamlelerinden başka bir şey değildir. Bu açıdan insanın mutluluğu hedef alınmadan kurulan sistemlerin hiçbir kıymeti yoktur ve insanlık adına hiçbir şey vaadetmeyecektir.
5. Batıda Kilise Hâkimiyeti ve Ruhbanlık
Bu konuda İslâm ile batı dünyası arasında mühim bir fark söz konusudur. Batıda ilmin galebesiyle Hristiyanlığın ve ruhbanlığın sultası yıkılmıştır. İslâm âleminde ise batının aksine, ilmin ilerlemesiyle dine yöneliş daha da artmıştır.
Rönesans ve Reform öncesi Avrupa’da, kilise hâkimiyeti altındaki fertlere ağır vergiler uygulanıyor.. kilisenin devamlı değişen kanunları karşısında herkes tedirgin, herkes huzursuz ve yarınlarından endişeliydi.
Ruhânî liderlerde ciddî bir ilim düşmanlığı vardı ve ilmî buluşlara hiç mi hiç müsamaha göstermiyorlardı. Hemen bütün ilmî buluşlar, keşifler mahiyetlerine bakılmadan tereddütsüz reddediliyordu. Değişik keşif ve tespitlerinden ötürü engizisyonlarda çok ağır cezalara çarptırılanların sayısı hiç de az değildi.
Dipnotlar
- 3 İsrâ sûresi, 17/70.