Kur’ân’ın mânâsına nüfûz eden bir insan, tekrar tekrar okumaktan dolayı, Kur’ân’ın zâhirî lafız ve mânâsından usansa dahi, bu nefsî mânâdan asla usanmaz ve insana bıkkınlık arız olmaz. İşte keyfiyeti bizce meçhul bu nefsî mânâ hissedilir, fakat bulunup bilinemez. Ondan alınan ruhanî zevki ise anlatmak mümkün değildir. Nasıl ki, vahyin mahiyetini bilemiyoruz ve bu mevzudaki bütün bilgimiz hayretimizden ibarettir; öyle de, istenilen mânâda okunan ve dinlenen Kur’ân-ı Kerim’de de, zâhirî kelime ve mânâların çok verâsında öyle mânâlar anlaşılır ve hissedilir ki, bu mevzuda da mârifetimiz sadece hayretimizden ibaret kalır.
Bunu bu kadar anladıktan sonra artık Mutezile mezhebinin: “Mütekellim demek, kelâmı yaratan demektir.”; Haricî, Haşeviye ve İmamiye’nin: “Allah’ın kelâmı harflerden, seslerden ibarettir.” safsatalarının bir mânâsı kalmayacaktır. Sesler, harfler, kelimeler, cümleler bize bakan yanları itibarıyla; bize ait lafızlarla ifade edilmiş olmaları itibarıyla mahluktur. Evet, Allah’ın kelâmında harfler, kelimeler vardır; fakat bu harfler, kelimeler esas değildir. Esas olan o büyük mânâ; harflerin, kelimelerin içinde ve idrakimizin çok çok ötesinde kendisini hissettirmektedir. Bu hâliyle Allah’ın kelâmı, Kur’ân’ın içinde de, insanların ağzında da, hafızların sinesinde de kendine has buuduyla veya buudlar ve keyfiyetler üstü hâliyle hep o kelâm-ı ezelîdir.