Sofîlere göre akıl, insanın en kıymetli latîfelerinden biri olduğu gibi aynı zamanda onun felaketine de sebebiyet verecek meş’ûm bir alettir; evet, bir yönüyle o, insanı hayvaniyet ve cismaniyetin üstünde önemli bir noktaya yükseltir; ona kalb ve ruhun ihtisasları adına kendi diliyle ötelere ait pek çok müteâl şeyler mırıldanır ve en aşkın şeylere hem âhizelik hem de nâkilelik yapar; yapar ve yaptığı hizmetin değeriyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) ruh ufkunun bütün mevhibelerinden istifade eder. Bu itibarla da o, paha biçilmez bir kıymete yükselir ve âdeta ruh olur, kalb olur ve sır ufkuna âşina hâle gelir. Böyle bir aklın karşılığı ahmaklıktır ve Allah nazarında O’na muhatap olamayacak kadar da önemsizdir. Mevlâna Hazretleri Mesnevî’sinde Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm): “Kim akılsız ahmak ise o bizim düşmanımız ve yol kesen eşkıyamızdır.” şeklindeki bir sözünü nakilden sonra şu ilavede bulunur: “Akıllı insan bizim canımızdır. Ondan gelen serin meltem bize reyhân ve fesleğen kokusu getirir. Akıl kızıp bana sövse de, ben rıza gösterir ona ses çıkarmam… Aksine ahmak gelip ağzıma helva koysa, ben onun helvasından ateşlenip hastalanırım.” der. Başka bir münasebetle ise o: “Akıl, nuranî ve iyiliğe tâlip bir hakikat arayıcısıdır.” buyurur.. ve ayrıca, imanla tenevvür etmiş bir akıl için de şu övgüde bulunur: “İmanlı akıl, âdil bir zabıta memuru gibidir; o, gönül şehrinin hem hâkimi hem de muhafızıdır.” İman, adalet ve istikametle düzene girmiş bir akıl için böyle düşünen âşıklar sultanı Mevlâna, Allah’a müteveccih olmayan aklı da ahmaklığa eş tutar ve “Eğer aklın hak yolunda sana ayak bağı oluyorsa, oakıl değil bir yılan ve akreptir.” der. Aynı mülâhazalara kendi üslûbuyla iştirak eden Fuzûlî ise: