Celâl, kalblerde mehâfet, mehâbet, tâzim, mezâhir ve merâyâsındaki âsârıyla da hayret ve dehşet uyarır. Bununla beraber bu tecellî ve tezahür, netice ve akıbetleri itibarıyla fevkalâde yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği de haizdir. Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vahidiyete ait âsâr müşâhede edildiği gibi, celâl ufkunda da çok defa –biraz da müşahidin durum ve seviyesine göre– cemal meltemleri duyulup yaşanır. Bunu; “Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celâldir.” şeklinde de ifade edebiliriz.
Aslında biz “Cemalullah” dediğimizde, hep sıfât-ı ulyâ ve esmâ-i hüsnânın merâyâ, mecâlî ve mezâhirdeki durumlarını düşünürüz. Zira, Zât, şuûn ve sıfât dairesinde bir mütalâada bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur. Biz, âsâra bakar, ef’âli değerlendirir; esmâyı mütalâaya alır, sıfât-ı sübhaniye mülâhazalarına dalarız. Tabir-i diğerle biz, mâverâ-i tabiata ait esrar, cemal, âhenk ve mânâları, tabiat meşherinde, varlık kitabında, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalışır ve satır aralarında ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla –tabiî onları iyi anlayıp, iyi değerlendirmek şartıyla– iktifa ederiz. Eşya ve hâdiseler iyi okunup yerinde yorumlandığı takdirde, kim bilir belki de bazılarımızın çok önem atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç gerek kalmaz.