İçeriğe geç

Evvel-Âhir, Kur’ân’a göre, leyl-nehâr, Cennet-nâr, mü’minîn-küffâr… gibi mütekabil esmâ ve mesânîdendir. Zât-ı Ulûhiyet mülâhazaya alınıp “Evvel” dediğimizde; her şeyden ve herkesten müstağni, sâbıkı bulunmayan, kıdem tahtının Sultanı ve varlığı kendinden “Vâcibu’l-Vücud” kastedilir. كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْئٌ “O evvellerden evvel vardı ve beraberinde de hiçbir şey mevcut değildi.”3 gerçeği, böyle bir evveliyet ve kıdemi ifade etmektedir. Bazıları bu hadise وَهُوَ الْاٰنَ عَلٰى مَا كَانَ عَلَيْهِ“O şu anda da olduğu gibi bulunmaktadır.”4ilavesini yapmaktadırlar ki, eğer bu sözle, “O’nun varlığı kendinden ve vacip, eşyanın vücudu ise O’nunla kâim.” demek istiyorlarsa bunda bir mahzur olmasa gerek; yok, var olan sadece O, varlık ve hâdiseler bütünüyle vehim ve hayalden ibaret olduğunu iddia ediyorlarsa, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ5 gerçeğine zıt böyle bir çarpıklığı kabul etmemiz mümkün değildir.

O, kendinden başka her şeyden (mâsivâ) mukaddem bir “Evvel”; her şeyin encam ve nihayetine hâkim, varı yok yoku da var eden bir “Âhir”; vücudu varlığın her satır, her kelimesinde netlerden daha net, apaçık okunan bir Zâhir; her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde kâinat ve hâdiselerin biricik mercii bir Bâtın; ama hem evveliyeti hem âhiriyeti, hem zâhiriyeti hem de bâtıniyeti birbirinden ayrı olmayan bir Evvel u Âhir ve bir Zâhir u Bâtın’dır. O, evveliyetiyle ezeliyetin ve âhiriyetiyle lâyezâliyetin biricik Sultanıdır. O’nun evveliyetindeki takdirleri, âhiriyette yine O’nun ilmî planlarına göre zuhur eder, derken her şey bir inkişaf sürecine girer.

103