İnsan denen bu en şerefli varlık, âlem-i halka bakan cesedi ve nefsi, âlem-i emre nâzır ruhu, âlem-i melekûta açık kalbi ve âlem-i ceberûta müteveccih sırrıyla –bu son buudları itibarıyla potansiyel olarak öyledir– eşi-menendi olmayan bir nüsha-i kübrâdır. Ne var ki, bu ölçüdeki yüksek donanımına rağmen onda hem ahyâr evsâfı diyeceğimiz “sıfât-ı ruhaniye” hem de eşrâr hususiyetleri kabul ettiğimiz “sıfât-ı nefsaniye” vardır –Böyle bir taksim, ruhu ve nefsi birbirinden ayrı mütalâa edenlerce söz konusudur–. Ruhanî sıfatların da nefsanî evsâfın da tesiri ve yönlendirmesi, haricî ef’âl itibarıyladır. İtikat, niyet, azim, disiplin, kararlılık ve tabiî her şeyden evvel Hakk’a teveccüh veya O’ndan i’raz etme birer tohum gibidirler ki, esbab açısından hayır da şer de onlara bağlı olarak gelişir, genişler ve böylece insan ya “a’lâ-i illiyyîn”e yükselir ya da “esfel-i safilîn”e yuvarlanır.
Nefis ve ruhu ayrı ayrı cevherler olarak kabul edenler, nefsi, insanın derununda fena huy ve fena sıfatların merkezi, ruhu da ahlâk-ı hamîde ve insanî değerlerin kaynağı görmüş, akla ruhun lisanı, basîrete de onun tercümanı nazarıyla bakmışlardır. Bu yaklaşıma göre, akıl, nefisle değil, ruhla irtibatlıdır. Bu görüşü benimseyenlerce ruh; ilim, irfan, firaset, ilham, yakîn ve vicdan mekanizmasıyla mahiyet-i insaniyenin özü, esası ve hakikatidir. Sağlam ve arızasız bir bedende ruh; gözde basar, lisanda zevk, kulakta duyma, ağızda tatma, burunda koklamanın –esbâb planında– biricik merciidir.