İçeriğe geç

Herkes kesrette vahdeti görüp duyamayabilir; zâhirde bâtını temâşâ gibi çoklukta Bir’i bilip, Bir’i duymak imkân-ı aklîyle mümkün olsa da her babayiğidin kârı değildir. İlk insan, ilk peygamber Âdem nebi, aynı zamanda kesrete açık ve fakat müntehâ-i vahdete çağıran ilk mürşiddi. O, kesretin tahminleri aşan boğuculuğu, dağıtıcılığı, cazibesi karşısında başı dönmeden, bakışı bulanmadan, hemen her zaman vahidiyetin celâlî tecellîleri içinde ehadiyetin cemalî cilvelerini görmüş, hissetmiş ve her nesnede, hususiyle de canlılarda ilâhî isimlerin tecellîlerini müşâhede ile, bu iç içe celevât ve füyûzât arasında, kendi hakkındaki –tabiî insanoğlu adına– hususî bir teveccühün unvanı sayacağımız cemalî esintileri de duymuş; kalbinin kapılarını ardına kadar Zât-ı Akdes’e açarak O’ndan gelen ışıklar sayesinde gönlünün gözleriyle her varlığın çehresindeki vahdet sikkesini okumuş ve her şeyin en önemli derinliğinin O’na baktığını görüp anlamış, sonra da birer birer her varlık ve toptan bütün eşyadaki değişimlerin-dönüşümlerin hep o Kudreti Sonsuz’un tezgâhından çıktığını, “ayne’l-yakîn” müşâhede etmiş ve derin bir iz’anla ne rubûbiyetinde ne de ulûhiyetinde O’nun eşi-menendi, muîni ve veziri bulunmadığını ilan ederek mahiyet ve donanımının hakkını yerine getirip meleklerin önüne geçmişti; geçmiş ve kapıyı da her müstaiddin geçeceği şekilde aralık bırakmıştı.

129