İçeriğe geç

Biz takvayı, Hak nezdindeki yeri ve vaad ettikleriyle kavradığımızı söyleyemeyiz, söyleyemedik de; ihtimal onu semavî ufkundan çekip indirdik ve kendi idrak seviyemize göre belli ifade ve belli tariflerin darlığıyla sunduk.. ve kim bilir takva gibi daha nice hakikatleri kendi idrak darlığımıza bağlayarak semavî hakâiki sönük birer arzî mazmun hâline getirdik… eğer takva –bazılarının dediği gibi– ruhu kirletecek her şeyden uzak durma, Hak rızası söz konusu olmayan konularda dudak açmama, kelâm-ı nefsî ile dahi olsa Hak muradına muhalif tasavvur ve tahayyüllere dalmama, sürekli O’nun hoşnutluğunu arama ve hayatını yalnız O’nu görüp, O’nu duyup O’nun maiyyetine erme mülâhazasıyla yaşama, dahası kendini bütün bütün aradan çıkararak her zaman “Hû” deyip O’nunla nefes alıp vermeden ibaret ise, –buna “âzamî takva” demek de mümkündür– ki öyledir, O’nu kâmet-i kıymetine göre ifade etme, bizi de bizim idrak ufkumuzu da aşar. O’nu bu seviyede duyup yaşayanlar:

“Dîdemin envârı ‘Hû’dur, aklımın fermanı Hû,
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû.
………………………
Savmı Hû’dur, îdi Hû’dur, zühd ile takvası Hû.
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermanı Hû.”
(Abdiyâ)

der, dolaşır ve âdeta bildiğimiz buudlar ötesi derinliklerde yaşarlar. Bize gelince, ihtimal biz onları ancak kendi idrak ufkumuza indirerek ve kendi ruh atlasımızda bir yere koyarak hecelemeye çalışırız.

173