Fakat Efendimiz’in kendi adına bu âyetten anladığı mânâ, bunlardan çok daha farklıdır. Belki de bu yüzden O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakları şişinceye kadar geceleri ibadet ediyordu. Hususiyle yaşının ilerlediği dönemlerde ayakta duramayacak duruma geldiğinde nafile namazlarını oturarak devam ettiriyordu. Sahabeden öğrendiğimize göre bazen tek bir rekâtta Bakara, Âl-i İmrân ve Nisa sûrelerini bitirdiği oluyordu. Secdeye kapanıyor, mü’minleri kâinat kitabı üzerinde tefekkür etmeye davet eden âyetleri tekrarlıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir gün O’nun bu durumu karşısında, “Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği hâlde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye soran Hazreti Âişe’ye, “Şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?” cevabını vermişti.88 Demek Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikameti böyle bir enginlikte anlamıştı.
Bu sebepledir ki sahabeden öğrendiğimize göre bu âyet indikten sonra O’nun saçlarında beyazlar görülmeye başlamıştı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında da, “Beni Hûd sûresi yaşlandırdı.” mukabelesinde bulunmuştu. İsterseniz siz buna, “Hûd suresi belimi büktü ve beni iki büklüm hâle getirdi.” diyebilirsiniz. Zira söz konusu âyet öyle mutlak bir hüküm ortaya koymuştu ki onun belirli amelleri ifa etmek suretiyle kayıtlanması mümkün değildi. İstikametin sınırı belli olmadığı için ne kadar amel yapılırsa yapılsın yine de âyetin gereğinin yerine getirildiği iddia edilemezdi. Bu açıdan Allah’tan gelen bütün emirler karşısında tam bir sabır, tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sika kahramanı olan Nebiyy-i Ekrem’e bu âyet çok ağır gelmişti. Zira O’nun duyuşu, anlayışı çok derindi.