Eğer bu gerçeği unutur veya göz ardı eder, hizmet adına yapılan faaliyet ve projelerle kendimizi ifade etmeye başlar, alkışlanma arzusuna kapılır, müşârun bi’l-benân olma (parmakla gösterilme) mülâhazasına girer, başarılarımızı takdir ve tebcile bağlarsak, işte o zaman biz de –Allah muhafaza– hiç farkına varmadan dünya-ukbâ hasareti yaşar ve yaptığımız bütün hizmetleri heba edebiliriz.
Bu konuda istikameti kaybetmemenin yolu şudur: Allah, sizi çok önemli işlerde istihdam edebilir. Seleflerinizin ideallerinin ötesinde başarılara imza atmış olabilirsiniz. İşte böyle bir başarı karşısında bile denilmesi gereken: “İhtimal ki bizim yerimizde başkaları olsaydı, bu işleri çok daha ötelere götürmüş olurlardı. Ne yapalım, bizim güç ve takatimiz bu kadarmış. İyi insanların yerini işgal ettiğimizden, onlara gölge ettiğimizden ve topyekûn bütün bir insanlığın yüzünü güldüremediğimizden ötürü Allah bizi affetsin.”
Eğer bu mülâhazalar bırakılıp bunun yerine, elde edilen başarılar karşısında gurur ve kibre girilir ve yapılanların mükâfatı alkış ve takdir olarak dünyada talep edilirse işte o zaman kazanma kuşağında kayıp yaşanır. Ve hele tamamen dalâlet ve hüsran sayabileceğimiz ve küfre/fıska ait birer sıfat olduğundan hiç şüphe etmediğimiz; elde edilen makamların şahsî menfaatler adına istismar edilmesi, onlarla çıkar çarklarının kurulması, Allah yolunda kazanılan itibar kredisinin zenginlik yolunda kullanılması, elde edilen imkânlarla krallar gibi yaşama arzusuna düşülmesi, lüks arabaların ve villaların peşinden gidilmesi gibi tavır ve davranışlara girilirse, bu takdirde –Allah muhafaza– yukarıdaki âyet-i kerimenin zemmettiği güruha dâhil olunabilir, güzel işler yapıldığı zannedilirken, uhrevî hüsran yaşanabilir.