İçeriğe geç

Sahabeyi durup dinlenmeden Allah yolunda koşturan, onların bu dert ve ızdıraplarıydı, i’lâ-yı kelimetullah mülâhazalarıydı. Ebû Eyyüb el-Ensârî Hazretleri, ızdırapsızlığın ve çilesizliğin bir nevi ölüm olduğunu bildiği için ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul önlerine kadar gelmişti. Onun gibi yaşlı ve hasta niceleri de kendilerini bineklerinin üzerine bağlatmış ve öyle sefere çıkmışlardı. Çünkü onlar, Rablerinin adını âleme duyurmadan daha önemli bir şey bilmiyorlardı. Allah Resûlü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bunu görmüş, bunu öğrenmişlerdi. O’ndan tevarüs ettikleri anlayış ve felsefeyi ömürlerinin sonuna kadar sürdürmek istiyorlardı. Böyle bir yolda katlanacakları meşakkatin, sıkıntı ve ızdırabın kendilerine çok farklı şekilde geri döneceğine inanmışlardı. Çok iyi inanmış, işin hakikatini anlamış, Kur’ân ve Sünnet’i derinliğiyle kavramış, Allah’a aşk u iştiyak içinde bir ömür geçirmiş ve ötelere açık yaşamışlardı.

Biz de Kur’ân okuyoruz, kitaplar mütalaa ediyoruz, hocaları dinliyoruz fakat bir türlü onların kıvamını yakalayamıyoruz. Muhtemelen sahabe, kütüphanelerimizi gelip görseydi bize güler, “Allah’ı bilmek için bu kadar malumata ne lüzum var!” derlerdi. Çok sağlam inanmışlardı. Bu inançları sayesinde sizin boyunuzu aşkın kitaplarla çözemeyeceğiniz meseleleri çözmüşlerdi. Dünyanın hiçbir döneminde ümmilikten böyle bir ilim ve irfana geçen bir topluluk gösterilemez. Cahiliye’den çıkmış insanlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında yerlerini aldıktan sonra kendilerini bulmuş, duymuş ve doğru okumuşlardı. Marifet ve muhabbet adına amûdî (dikey) bir yükseliş yaşamış, öbür âlemleri net görmüş ve bir an evvel bu güzelliklere ulaşmak ve başkalarını da bu güzelliklerle tanıştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Günümüzde onların yaşadıkları hayatın öşrünü (onda birini) bile yaşayamadığımız için ne onların duyduğu ızdırabı ne de zevk-i ruhanîyi takdir edebiliyoruz.

122