Fakat ne acıdır ki, bugün bazıları Hazreti Mevlâna’yı sadece bir anlık hissiyatla cûş u huruşa gelip kıyam eden, tennuresini giyerek dönmeye başlayan, dönerken de bu dönmenin keyfini çıkaran, sonra da başkalarının kalkıp onunla birlikte dönmeye başladığı biri olarak görüyor. Hâlbuki mesele, mücerred bir dönme meselesi değildir. Hazreti Mevlâna, insan, kâinat ve Allah arasında mekiğini sürekli gezdirmek suretiyle çok ciddî bir mârifet örgüsü ortaya koymuş, mârifet-i ilâhî adına doymuş ve onunla insanlarda bir aşk u şevk uyarmıştır. Hazreti Pîr de bu mevzuda düşünce açısından bir güzergâh takip ederken, önce iman-ı billâh, sonra mârifetullah, sonra muhabbetullah ve son olarak da zevk-i ruhanî diyor.268 Demek ki, insan önce kâmil bir imana sahip olmalı, ardından arızasız kusursuz İslâmiyet’i yaşamalı, daha sonra bütün derinliğiyle ihlâsı vicdanında duymaya, ihsan şuuruna ulaşmaya çalışmalı, vicdan bilgisiyle Allah’ı tam bilme yolunda olmalı, yaptığı amelleri tabiatının bir derinliği haline getirmeli ki zevk-i ruhanîye, şevk-i ilâhîye ulaşsın. Yani sağlam bir iman, sağlam bir İslâmiyet, sağlam bir ihsan şuuru, derin bir mârifetullah ve muhabbetullah olmadan aşk u şevke ulaşmak mümkün değildir. İşte Hazreti Mevlâna’nın cezbeye gelip, aşk u şevkle gerilip kendinden geçmesini bu zaviyeden ele almak gerekir.
Temel Disiplinlere Bağlı Engin Hoşgörü