Cenâb-ı Hak da, Kur’ân’da iki yerde: إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.”251 buyuruyor. Burada “cedid bir kavim”den kastedilen hususu, dini i’lâ adına tarih sahnesine ilk defa çıkartılan yeni bir kavim olarak anlamanın yanında; eskimemiş, partallaşmamış, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemiş, dini bütün derinliğiyle ter ü taze ruhunda duyan Hakk’a adanmış ruhlar ve heyecan insanları şeklinde de anlayabiliriz. Fâtır sûresi’ndeki âyeti müteakip: وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ“Bunu yapmak, Allah’a ağır gelmez.”252 buyruluyor. Çünkü O, murat buyurduğu zaman “Ol” der, hemen oluverir.253 Şimdiye kadar da hep böyle olmuştur. Evet, eski eşya hâline gelen, partallaşan, dinî heyecanını kaybedenler, ister enbiya-i izâmın hayat-ı seniyyeleriyle, ister müçtehidîn-i kiram efendilerimizin ortaya koydukları faaliyetleriyle, isterse müceddidîn-i izâm efendilerimizin tecditleriyle götürülüp onların yerine ter ü taze yeni bir kavim getirilmiştir.
İlâhî lütuf sağanakları altında dirilişe mazhar olanların aidiyet müâhazasına bağlı olarak “Biz, o kavm-i cedidiz.” demeleri gurur olur. Bu ise rahmet-i ilâhiyeden mahrumiyete sebebiyet verir ve Cenâb-ı Hakk’ın teyidini keser. İlâhî inayetin devamı, iddialı olmaktan kaçınarak mahviyet ve tevazu içinde gayrete bağlıdır. Öyleyse, bize bir sorumluluk verildiğinde bir yandan “vazife cümleden âlâ” diyerek ona sahip çıkıp hakkını vermeye çalışmalı, diğer yandan da “nefis cümleden edna” diyerek her zaman kulluğumuzun farkında bulunmalıyız.254 İşte ancak böyle bir anlayışla bir yerde aktif bekleyiş içinde bulunurken, üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bile geçse yine de mesafelere meydan okuyup yepyeni bir heyecan ve ter ü taze bir adanmışlık ruhuyla geleceğe yürüyebiliriz.