“Biz seni hak ile müjdeleyici ve inzar edici bir peygamber olarak gönderdik. Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunagelmiştir.”10
Evet, hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir nebi zuhur etmiş olmasın. Bu itibarla her ümmete mutlaka nebi gelecek, mübeşşir ve münzir olarak onlara hakikatleri tebliğ edecek ve ardından da iradeleriyle onları dinleyenler hakkında Allah (celle celâluhu) hidayetini yaratacaktır. Sapıklığı tercih edenler ise dalâlette kalacaktır ki, bu da onlar için de Cenâb-ı Hak, dalâlet murad etmiş olacaktır. وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا “Biz peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz.”11 âyeti bu hakikati ifade etmektedir.
Allah (celle celâluhu), herkese hakkı-hakikati öğretmek ve işin neticesinde itiraza hiçbir mahal bırakmamak için peygamberler gönderdi. Onlar da birer hidayet meşalesi gibi ümmetleri arasında yol gösterici oldular. Bizim payımıza düşen ise bir meşale değil bir hidayet güneşiydi. Zira bize gelen Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dı, Nebiler Sultanı’ydı.
Dolayısıyla bizler için de hiçbir mazeret söz konusu olamaz. Çünkü Efendimiz’in mübarek sesini soluğunu duyduğumuz gibi, o günden bu güne Kur’ân’ın füsunkâr ifadeleri her an içimizi okşayıp durmaktadır.
Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, ayrıca kemal-i kereminden her asrın başında birer müceddit gönderdi.12 Onlarla içimizi saran toz ve dumandan gönüllerimizi temizledi. Evet, onlar vasıtasıyla her asrın insanı, dinî hayatına yeniden bir canlılık getirdi. Fakat bütün bunlar olurken insanın iradesi nazardan uzak tutulmadı. Yani, Cenâb-ı Hak, hidayete götürücü vesile ve vasıtaları yaratarak hidayeti yaratmayı kulun istemesine bağladı. Bu bölümde cebrî bir hidayet söz konusu değildir.
Dipnotlar
- 10 Fâtır sûresi, 35/24.
- 11 İsrâ sûresi, 17/15.
- 12 Bkz.: Ebû Dâvûd, melâhim 1; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/324.