Ebû Hanife işte böyle bir ortamda neş’et etmiş ve bu fırkalarla yaka paça ola ola hayatını sürdürmüştü. Ne var ki, Hazretin öyle bir istidadı vardı ki her sahada söz söyleyebiliyordu. (“Fıkh-ı Ekber” adında akâide dair bir kitap ona aittir ve daha sonraları Aliyyü’l-Kârî gibi bir allâme de bu esere bir şerh yazmıştır.) Evet, Ebû Hanife önceleri akâid ve kelâmla meşguldü. Ancak o daha sonraları tamamen fıkha yöneliyordu.
İmam Âzam, talebelerine Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde, Sünnet’i kritik etmeye yardımcı olabilecek bir kısım düsturlar vaz’ ediyor ve fıkıhta kırk bin insanı başına toplayabiliyordu. Onun yetiştirdiği talebeler içinde Ebû Yusuf gibi Abbasiler’e uzun zaman şeyhülislâmlık yapan büyük zatlar da vardı. İmam Âzam’ın yetiştirdiği bu büyük insan, tebe-i tâbiîn döneminde şeyhülislâm olmuştu ki onun bu vazifeyi yaptığı coğrafyada İmam Malikler, İmam Muhammedler ve İmam Şafiîler de bulunuyordu. İmam Ebû Yusuf, o dönemde İslâm’ın tek olmasa da en büyük, âdeta Herkül burcuna, Amuderya’ya ve Çin seddine kadar uzanan ve Türkiye kadar otuz büyüklükteki koskocaman Abbasi devletine şeyhülislâmlık yapıyordu.