İçeriğe geç

Bu soru belki elli defa zihnime takılmıştır. Neden sonra aklıma geldi ki: Bu insanı tanıdığım günden beri o, onca kusur ve gafletinin yanında Allah’a karşı öyle vefalıydı ki, bütün zorluklara rağmen hiçbir zaman boyunduruğu yere bırakmıyor ve bir kuvvet-i zahr gibi her zaman Hakk’a sahip çıkıyordu. Demek ki, Allah, elli bin kusuru dahi olsa kulunun vefasından dolayı مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰى2 âyetinin ifadeleriyle o kulunu terk etmiyor ve onu yalnız bırakmıyordu. Zira Allah (celle celâluhu), vefalıların en vefalısıydı. Evet, Hak kapısındaki vefa, koruyucu bir sütre ve kalkandır; işte bu hakikat, o şahıs hakkında da tecellî etmişti. Esasen bu değerlendirme objektif görünmeyebilir ve benim şahsî değerlendirmem de sayılabilir; ama öyle olmuştu.

Vefa, bir mü’min vasfıdır. Bir hadis-i şerifte münafıkların özellikleri zikredilirken onların üç vasfından bahsedilir: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اْتُمِنَ خَانَ“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete hıyanet eder.” Hadis-i şerifteki وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ nin karşılığı وَإِذَا وَعَدَ وَفٰى “Söz verdiği zaman yerine getirir.” ifadesidir. Yani, hulfu’l-vaad bir münafık sıfatı olduğu gibi, va’dinde vefa da kâmil mü’min sıfatıdır. Vefa kelimesi aynı zamanda “sıdk”ı ve kendisine bir şey emanet edildiği zaman emanete riayeti de tazammun eder. Bu itibarla o, hadis-i şerifte zikredilen üç hususun hemen hepsinde Allah ve Resûlü’nün bizden beklediği çok önemli durumu ihtiva eden şümullü bir kelimedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde mü’minlerin Allah’a verdikleri söz, يُوفُونَ3 veya ism-i fâil sığasıyla وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا“Allah’a ahdettikleri zaman sürekli verdikleri sözü yerine getirme gayreti içindedirler.”4 şeklinde zikredilmektedir.

199