Burada hemen şunu da ifade etmekte fayda mülâhaza ediyorum: Hayırlı seleflerimizin kaleme aldıkları ve günümüze kadar gelen, bizim de çokça istifade ettiğimiz eserler, büyük birer emek mahsulüdürler. Şüphesiz ki onlar samimî ve ehliyetli kimselerdi; en azından İslâmî terbiyemiz bizi böyle düşünmeye sevk etmektedir. Nitekim Hz. Musa, peygamber olduğu hâlde Hz. Hızır’dan ders almış ve hatta Hz. Hızır ona muvakkat da olsa rehberlik yapmıştır. Aslında, ilim ve fikir dünyamızın şekillenmesinde, okuduğumuz eserlerin katkılarını görmezlik de nankörlük olur. Hayırlı seleflerimize saygı, Kur’ân ahlâkının bir gereğidir de aynı zamanda.1 Ayrıca ben, kültür mirasımızın tam mânâsıyla tetkik edildiğini ve onların çok iyi anlaşıldığını zannetmiyorum. Özellikle de fıkıh ve fıkıh metodolojisinin her yönüyle orijinal, zenginleşmeye açık ve asırları kucaklayabilecek bir vüs’atte olduğu kanaatindeyim.
Ancak eskiyi anlarken eskice anlamayıp ona yeni buudlar kazandırmak lâzım. Öyle eskiler vardır ki beşerin fikir muhassalasıdır ve bugünkü insanların onu sırtlarına almaları ayıptır. Ancak, bazı eskiler de vardır ki eskimez kaynaklardan geldiği için hep yenidir, âdeta zamanla yarışır gibidir ve hâlâ terütazedir. Burada yine insanın dimağı, muhakemesi, bilgi ufku ve ilhamlarına çok şey düşmektedir.
Evet, kitapları okuyup didik didik etmek, gereken yerleri fişlemek, daha sonra bunların üzerinde durmak bizim için bir vazifedir. Mutlaka yazılan her şeyin kadri bilinmelidir ve bu aynı zamanda bir kadirşinaslıktır.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Haşr sûresi, 59/10.