İçeriğe geç

“Vatandaşlarım, gelin yalnız Allah’a ibadet edin; edin ki sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Bunu yapmazsanız müthiş bir günün azabının gelip tepenize ineceğinden korkarım.”2 (Bu iniltiler Nuh Nebi’ye ait nevhalardan sadece bazıları..);

“Ey kavmim, sadece ve sadece Allah’a kullukta bulunun; sizin O’ndan başka bir mâbudunuz yoktur. Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”3 (Bunlar da Hûd Peygamber’in çığlıkları..);

“Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; şimdi Allah’a karşı gelmekten sakının da beni dinleyin! Ben bu hizmetimden ötürü de sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan Rabbülâlemin’dir.”4 (Bu samimî ifadeler de o adanmış ruhların müşterek beyanı..) der, her zaman gönlünün nağmelerini duyurur ya da duyuranların yardımına koşar; koşar da: “Ey kavmim, uyun o elçilere, uyun ki, hizmetleri karşılığında sizden bir ücret istemiyorlar ve kendileri de dosdoğru bir yoldalar. Hem ne oluyor ki bana, ibadet etmeyeyim o beni Yaratana? Ve zaten hepimizin dönüşü de O’na. Ben, Cenâb-ı Hak dilemeyince, hiçbir zarar vermeyecek olan ve şefaatleri de bir işe yaramayan, nihayet beni kurtaramayan kimseleri mâbut edinir miyim?. Edinirsem, o zaman apaçık bir sapıklık içindeyim demektir. Şimdi iyi dinleyin; ben o herkesin Rabbi Rabbimize iman ediyorum.” der ve ardından ona “Haydi buyur Cennet’e.” fermanı gelir (şehit edilir). O ise (derin bir civanmertlik hissiyle) “Âh keşke halkım, Rabbimin beni affedip ikramlara mazhar kıldığını bilselerdi!”5 şeklinde mırıldanarak, Allah ve onlar karşısında tavır ve duruşunu ortaya koyar. (Gökte meleklerin soluklarına denk bu gönül çığlıkları da, menkıbelerin “Habibüneccâr” diye naklettiği koçyiğite ait.)

124