Evet, ruhun her türlü denâet ve sefalete karşı korunabilmesi, ancak sağlam bir inanç, engin bir irfan ve sürekli bir murakabeden oluşan mazbut bir zırha sığınmakla mümkün olabilecektir. Böyle bir donanımla ruhun doygunluğa ve itminana ulaşması, insana beden ve cismaniyetin çok çok üstünde daha önemli ve hayatî şeylerin bulunduğunu gösterir. Aksine, böyle bir donanımdan mahrum bulunan kimselerin gerçek insanî değerleri korumaları ve uzun zaman ayakta kalmaları oldukça zordur. Zira, ruh sefaleti ferdi kendi olmadan uzaklaştırarak, her tarafa çekilebilen, her kalıba sokulabilen öyle bir kopukluğa sürükler ki, artık böyle birinin er-geç kapıkulu durumuna düşüp köleleşmesi kaçınılmazdır.
Bizler, İslâm inancının imanlı gönüllerde oluşturduğu/oluşturacağı dinamizmi kavrayabildiğimiz takdirde, ferdî ve içtimaî bütün iniş ve çıkışların, çöküş ve yükselişlerin gerçek sâiklerini anlamanın yanında, yeniden derlenip toparlanmanın, kendimize gelip kaçırdığımız kervana yetişmenin temel esaslarını da idrak edebileceğimizi düşünüyoruz. Bu hususta, başta Saadet Asrı insanları olmak üzere bütün itilâ dönemlerimizin bayraktarı sayılan altın soyumuz bizim için ciddî birer örnek sayılabilir. Eğer onların anlayış çizgisinde şanlı geçmişimizi, “anilmerkez” bir hız kaynağı olarak arkamıza alır ve kendi mânâ köklerimize sımsıkı tutunarak, Âkifçe bir üslûpla, “Allah’a tevekkül eder, sa’ye sarılır, hikmete râm olursak”; –olmalıyız da– işte o zaman, önümüzdeki bütün aşılmaz gibi görünen tepelerin dümdüz ve düzlüklerin de pürüzsüz hâle geleceğinde şüphe edilmemelidir.