İçeriğe geç

Ondan evvel de bu zaviyeden ruhanî zevkleri duyan, yaşayan bir hayli âşık ve muhib gelip geçmişti; ama, duyup hissettiklerini seslendirmesi –hususiyle de Divan-ı Kebîr’deki üslûba emanet– her mülâhazasını cesurca ortaya koyması açısından onun başkalarına karşı bir fâikiyetinin bulunduğu da açıktı. Vâkıa, daha sonraki dönemlerden Devr-i Risaletpenâhî’nin koçyiğitlerine kadar umumî fazilette Hazret’e üstünlüğü müsellem bir hayli devâsâ insan da gelip geçmişti; ama, Hazreti Pir’in fâikiyeti “Hususî fazilette mercûhun râcihe tereccühü” mânâsınaydı. İşte bu açıdan onu, bu vadinin biricik gözdesi ve dilrubâsı sayabiliriz. O, bu hususta çok güzeldir, güzellere peyrevdir ve aşk yoluyla insanları Güzeller Güzeli’ne ulaştırmada da güzîde bir rehnümâdır.

Bir insan için, Cenâb-ı Hakk’ı gönülden sevmek ve her zaman O’nu derin bir aşk u iştiyakla yâd etmek yüce bir pâyedir. Bundan daha yüksek bir mansıp varsa o da, insandaki bütün bu aşkların, iştiyakların, cezb ü incizapların O’nun teveccüh ve iltifatından kaynaklandığının şuurunda olmaktır. Hazreti Mevlâna, her nefes alış verişinde sürekli O’nu soluklanıyordu; bu hâlini de yine O’nun nazar ve hususî teveccühüne bağlıyordu. Ufku bu noktaya ulaşmayanlar bunu anlamayabilirler. Ne var ki, “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi / Ebr-i Nisandan ef’î semm, sadef dürdane kapar.” fehvasınca, donanım ve istidatların, elfâzın meâniye kalıp olduğu gibi, ilâhî mevhibe ve vâridlere şart-ı âdi plânında bir dâi olduğunda da şüphe yoktu.

165